31 Aralık 2008

Once Upon A Time In My Life - I

Çarşamba, Aralık 31, 2008


Hayatımda en sevdiğim olaydır, bir yıl biterken o geçen yılda neler olduğunu okumak, izlemek, dinlemek... Bu yüzden gazete, televizyon karıştırır dururum. Bu sefer de bırakıp dünyayı, kendimi görmek istedim. Buyurun:

1 Ocak 2008:

Yeni yıl kutlaması için gittiğimiz eğlence mekanının vestiyerinde ceketlerimiz kayboldu. Gece 1'de ayrılmak istediğimiz yerden 2.30'da ayrıldık. Çıkışta gittiğimiz çorbacıda Arzu hiç sevmediği halde işkembe çorbası istedi. İçmekte olduğu işkembe çorbasının içinde tavuk derileri (işkembe parçalarını kastediyor) olduğunu iddia ederek çorbayı geri vermek istedi. Proximal kartların (indirimli otobüs kartı) vizesi saat 00.00 itibarı ile dolduğu için daha önceden vize yaptırmamış olan bizler otobüste küçük sorunlar yaşadık.

22 Şubat 2008:
4 yıl boyunca yaşadığım, gözüm gibi bakıp, dayayıp döşediğim, güzel manzaralı evimden taşınma kararı aldım. Hayatında ilk defa taşınacak olan ben için çok zordu ayrılmak...

1 Mart 2008:
Ferhat hocamla aynı eve taşındık. Burası bir çok açıdan çok daha avantajlı ve güzel olsa da, eski evi unutabilmiş değilim... (evlerle aşk yaşıyorumda, housexual diyebiliriz buna :D )

9 Mart 2008:
Sevgili cücüklerimle Polonya'ya gittik. Bir hafta boyunca gezdik, tozduk. Süper eğlendik...

20 Mart 2008:
Süper insan James Lee Patton ile tanıştım :D (as he says: Süperim ben!)

12 Nisan 2008:
Şimdiye kadar ki en güzel, en büyük ve en eğlenceli Yuri Gecesi Uzay Partisini düzenledik. Bütün gece koptuk, eğlendik.

1 Mayıs 2008:
Space Generation'ın Türkiye Temsilciliği için yaptığım başvuru kabul edildi.

29 Mayıs 2008:
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Amatör Astronomlar Kulübü'nün düzenlediği Geleneksel Mayıs etkinliklerine gittim yine... Sunum yaptım, gezdim eğlendim. Yasemin Eldem adında muhteşem bir öğretmen ve muhteşem öğrencileri ile tanıştım.

16 Haziran 2008:
Hayatımın anlamı olan 5 insan (annem, babam, yeğenim, ablamx2) Kayseri'ye geldiler. Onları ağırlamak kadar güzel bir şey daha olamazdı benim için. Gezdirdim, dolaştırdım...

30 Temmuz 2008:
Yine doğdum!

3 Ağustos 2008
Yine, yeni, yeniden bir gözlem şenliği....

11 Ağustos 2008:
İstanbul Kültür Üniversitesi'ndeki Tayfsal İndirgeme yaz okuluna katıldım. Çok öğrendim, çok eğlendim.

18 Ağustos 2008:
Onurcuk Yüksek Lisans mülakat sınavını geçti. :)

24 Ağustos 2008:
Erdal abim evlendi. Nikahta herkes kulağıma "sıra sende" diye fısıldadı. İnsanların bu gizemli mesajından bir anlam çıkaramadım... (??!)

12 Eylül 2008:
Acısıyla tatlısıyla bir Astronomi Kongresini daha atlattık. Çanakkale'yi gezdik. 2 sözlü bildiri, 2 poster bildiri sunduk.

30 Eylül 2008:
İlk defa bir bayramı ailemden uzakta geçirdim...

28 Ekim 2008:
14,5 saatlik Yüzüklerin Efendisi maratonunu başarıyla tamamladık. (Extended serisi)

9 Kasım 2008:
Hayatımda ilk defa ciddi bir yangın söndürdüm.

10 Kasım 2008:
Hızlı bir Ankara çıkarması yapıp O'nu ziyaret ettik. Bir kez daha teşekkür ettim, bir kez daha ve bir kez daha ve.....

2 Aralık 2008:
Yasemin hocanın muhteşem öğrencilerine bir seminer verdim.

31 Aralık 2008:
Kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum.... :)

(Fotoğraflar (sırasıyla) Onur ŞATIR, H. Aziz KAYIHAN, Emre AYDIN ve Dicle KOLUKISA tarafından çekilmiştir. Poster tasarımı Kemal HÜSMENOĞLU tarafından yapılmıştır.)

29 Aralık 2008

Yaşam...

Pazartesi, Aralık 29, 2008
Bazen neyin ne kadar önemli olduğunu vurgulamasam da hayatta, bazı şeylerin önemini de olduğundan fazla gösteriyorum. Aslında olduğundan fazla da göstermek değil. Gerçekten önemli bir şey olduğunu herkese duyurmak diyelim. Bazense bazı şeyleri öyle içten yaşıyorum ki, alakalı insanların bile haberleri olmuyor...

Zaman zaman insanlara ne kadar çok değer verdiğim üzerinde düşünüyorum. Acaba çok mu abartıyorum ben diye... Sonra bir siktir çekiyorum bu düşüncelere ve yine insanları kendim istediğim kadar seviyorum, gerisini düşünmeden; elma meselesinde olduğu gibi...

Nadirende insanlara duyduğum minnet duygusunu, onlara verdiğim değeri kalbimde çok fazla taşımama rağmen, yetmezmiş gibi geliyor. Bir de üstüne üstlük bunlardan o insanlara o kadar kolayda bahsedemiyorum. Bahsetmek de bazen işime gelmiyor bir yandan. Biraz bencilce "bana ne benim içimdeki değerden, değer verdiğim insanlara" diyorum.

Saat sabah 5'e geliyor. Arkamdan yükselen horultular duyuyorum. :) Umursamıyorum, zaten dinlediğim müzik türü itibarı ile de öyle gürültüden pek rahatsız olan biri değilim. 29 Aralık bugün. 25 yıl olmuş bugün, dünyaya yeni bir birey katılalı. Saatini bilmiyorum işin açığı. Yakın civarlarda... Katıldı, katılacak. Aynı gün içinde saatin ne önemi var. İnsanlara doğum günlerinde teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum bazen: "Azmedip, milyonların içinden birinci SEN olmuşsun ya, ne kadar teşekkür etsem azdır!"

Ya da belki de ebeveynlere bir teşekkür etmek gerekir. İşin o kısmını kestiremiyorum işin açığı. Biraz garip düşünceler. Belki de bizi bu günlere sürükleyen hayata... Ne bileyim ben, hangi koşullar hazırladı bugünü bize...

18 Ağustos'u hatırlıyorum da, yüksek lisansı ben kazanmış olsam bu kadar sevinmezdim herhalde. O gün için o kadar sevince ne hacetti bilmiyorum ama anladığım kadarıyla ben çok büyük bir dostluğa, çok önemli ve değerli bir dostun varlığına sevinmiş de olabilirim (çok ileri görüşlüyümdür). :)

Tamam, uzatmıyorum daha fazla. İnsanlara neden "İyi ki varsın" demenin daha mantıklı olduğunu çözdüm şimdi. Hiç uzatmaya gerek olmadan varlığının o insana ne kadar önemli olduğunu öz bir şekilde vurguluyor.

Bilmem sen ne dersin de, bunlar naçizhane düşüncelerimdi. Hani o sırıtma var ya bizim yüzümüzdeki, işte onu en pis şu an yaşıyorum. İyi ki varsın! Ayrıca, teşekkür ederim milyonlarca kişinin arasından SEN birinci geldiğin için. Sen bu azimle göbeğini de eritirsin merak etme :)

Nice güzel ve mutlu yıllara...

27 Aralık 2008

Yokluk

Cumartesi, Aralık 27, 2008
Şiire oturdum bu gece,
Kendimi kaleme bıraktım,
Kalem seni yazar diye...
Kalem, kağıda bıraktı kendini,
Kağıt seni düşünür diye...
Sonra mısralara bıraktım kendimi,
Sen varsın diye...
Sen yoktun içinde!
Sonra "Yokluk" dedim şiire,
İçimdeki yokluğunu,
O anlatsın diye...


Ekim 2004
K. Maraş

25 Aralık 2008

Duygusal Diyaloglar - II

Perşembe, Aralık 25, 2008
Sıradan bir günde arkadaşlarla kantinde oturulur. Arkadaşlardan birinin uzun süredir, kantinde gördüğü bir kız vardır. Bu kız her gün kantine aynı saatte gelir, çayını sigarasını içer ve gider. Söz konusu arkadaş kıza artık yanıktır. Kantindeki bu takip süreci daha sonra arkadaşın ağzından şu cümlelerle yankılanacaktır: "Her gün iki saat kesişip gidiyorduk yaa!..." (??!)

İki gün, üç gün, beş gün, hafta derken artık konuşmanın zamanı gelmiştir. Konuşulacaktır fakat arkadaş bir türlü cesaret edememektedir. Arkadaşın adına konuşmak için bir kurban seçilir: Duygu!

Duygu, kızla tanışıp durumu anlatmak için yanına gider. Olaylar gelişir:
Duygu: Merhaba, oturabilir miyim?
O kız: Düşündüğüm şeyse oturamazsınız! (düşündüğü?)
Duygu:Hayır düşündüğünüz gibi değil... (??!)
O kız: Ee, ne peki?
Duygu: Ya biz arkadaşlarla tek başına oturan, göze batan arkadaşların masasına otururuz, onlarla tanışır, ortamımıza davet ederiz. O açıdan...

Ters bir duruma düştün madem çevir kazı yanmasın. Hayır anlamadığım şey, kız ne düşündü, Duygu ne düşündü? Ama işin en kötüsü herhalde toparlayamadan batırmak olurdu...


(April Daize)

24 Aralık 2008

Bir Güzel Gün...

Çarşamba, Aralık 24, 2008
Bahsettim aslında, witchie buradaydı bugün, lakin hep bahsettiği Zerrinciği de yanındaydı. İki süper insan misafir olmuş bize bundan daha güzel ne olabilir ki...

Aslında bahsettiğim gibi sabahın köründe gelmediler, kıyamamışlar, uyuduğumuzu düşündükleri için direk okula geçmişler. Bizde okula gidip kaptık geldik onları eve, kahvaltılarını yaptırmak üzere. Geldik, kahvaltılık reçelimizi, peynirimizi çıkardık... Sabah sabah bu kadar güzel şey yetmiyormuş gibi, Onurcuk bize meşhur menemeninden yaptı, yanında da peynir tavalanmış (kendisi ballandıra ballandıra anlatsın diye topu buradan ona atıyorum). Trabzondan gelen Trabzon Ekmeklerimizi ısıttık ve tereyağı ile boca ettik. Ellerimle (Alet işler el övünür) yapmış olduğum ekmekleri de peynir tavalanmış'a daldıraraktan mükemmel kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı biter de muhabbet biter mi hiç... Saatlerce oturduk masada çay eşliğinde oradan buradan muhabbet ettik.

Salona geçtikten sonra bize katılan Seval ve James ile birlikte kah muhabbet, kah geyik, kah eğlence derken akşamı ettik.

Sonra vakit geldi uğurladık dünyalar tatlısı iki insanı. Bize kalan, birer derin tebessüm oldu yüzlerimize, hala geçmeyen...

En derin teşekkürlerimle, iyi ki varsınız...

23 Aralık 2008

Witchie...

Salı, Aralık 23, 2008
Efenim, sabahın köründe ne yazısı, ne blogu diyebilirsiniz... Yaklaşık bir saat içinde witchie teşrif edecek. Güzel bir kahvaltı planladık hazırlamak üzere, ekmek yapma makinemizde de ekmekler yaptık, sabah sıcacık ekmek süper olur diye.. Ortalığıda derledik toparladık biraz (biraz?)... Şimdi de oturduk bekliyoruz. Güzel bir gün olacağa benzer... Mutluyum en azından.

Mandalina-Portakal çayı almıştım, ondan yapayım bari kendime beklerken... :)

20 Aralık 2008

Arzulu Diyaloglar - I

Cumartesi, Aralık 20, 2008
Sıradan bir günde yapılan bir telefon konuşması ne kadar eğlenceli bir hale gelebilir? Ne kadar insanı güldürebilir? Olayı gerçek kılan şahıs bu tarz şeyleri sürekli yapıyorsa, ço...ook daha eğlenceli olabilir, emin olun!

Telefon konuşması başlayalı çok olmuştur, sonlara yakın olaylar gelişir:
.....
Arzu: Aaa, öyle mi babacığım?
Baba: (kimbilir ne diyo, ne anlatıyo karşı tarafta var ya... )
Arzu: İnanmıyorum yaaa, çok sevindim, çok güzel bişi buuu!!!
Baba: (Yine bir şeyler söylüyor zannedersem)
Arzu: Çok güzel babacım, görmek için çok dişimi sabredicem! (??!)
.......
Arzu: Tamam babacığım, iyi akşamlar.
Aziz: Yemliha!
Yemliha: Efendim abi?
Aziz: Az önce Arzu'nun telefonda söylediği deyim ile dalga geçmemek için çok dişimi SABREDİYORUM! :)

ve Perde....

17 Aralık 2008

Büyükşehir Çalışıyor!

Çarşamba, Aralık 17, 2008
Bu mevzu son 7 yıldır kafamı kurcalamaktaydı. Fakat 14 Aralık gecesi Konya'ya varınca "Yeter!" dedim. Büyükşehir Çalışmıyor efenim, yok öyle bir şey. Tabelalarda falan yazılanlara asla inanmayın.

Öyle bir şehirden bahsetmiyorum: İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Antalya, Kayseri...

Bahsettiğim öyle basit kanalizasyondu, altyapıydı gibi işler değil. Şehirdeki koca bir semti etkileyebilecek, yüzlerce insanı mağdur edecek çalışmalar. İstanbul ve Ankara böyleydiler, böyle gidecekler. İzmir Ahmet Piriştina'nın vefatından sonra, Antalya 7, Konya 6 ve Kayseri Büyükşehir Belediyesi 4 yıldır hala çalışıyor. Bahsettiğim çalışmaların çoğuda yazdığım yıllar sürecinde devam eden projeler. Çalışıyorlar da bu kadar çok, neyi bitiremediler merak ediyorum. Bazılarında yine yok ama Konya, Antalya ve İstanbul'daki "Büyükşehir Çalışıyor" Tabelaları yok mu, işte insanı çileden çıkaran asıl onlar zaten..

"Büyükşehir Çalışıyor"... Çok güzel tabii ki de. Amaç sorunlara çözüm getirmek veya bir iş üretmek değil ki.. Amaç sadece çalışmak, aynı iş üzerinde çalışıyor imajı yaratmak. Büyükşehir Belediyelerine benden bir tavsiye. Lütfen o tabelaları değiştirin ve şunları yazın:

"Büyükşehir işleri zamanında bitirmekten çok çalışmayı seviyor.
Çalışmayı o kadar çok seviyor ki, hiçbir işi bitiremiyor..."

16 Aralık 2008

Bayramlarda Yapılmaması Gerekenler

Salı, Aralık 16, 2008

Takvim yaprakları sağ olsun her yıl bayram günlerinde yapılması gerekenleri öğreniyoruz. Ben de yapılmaması gerekenleri anlatayım dedim. Buyurun:

  • Kocaman yüzükleri asla ve asla takmayın. Çok gençseniz yada kimseye elinizi öptürmüyorsanız eyvallah ama diğer türlü asla.. Alnım delindi bayramda yaa, hem de kaç kere..
  • Misafirliğe gittiğiniz yerde bahsettiğiniz şahsın kendisi orada iken lütfen kendisi ile konuşun. 3. tekil şahıs ile soru sormayın.
Örn:
Misafir: Hasan nerede okuyor şimdi?
Hasan: Kayseri'de okuyorum BEN! -Burdayım hani burada şşştt..-
Misafir: Aman maaşallah, eee, ne olcak bitirince?
Hasan: Astronom olucam ben -bana sorsana soruları be kadıınn...!!-
  • İstirham ediyorum, 50 - 100 YTL gibi yüksek meblağdaki bayram harçlıklarını vermeyin bacak kadar çocuklara. Üniversite öğrencilerine falan verin, emin olun daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz. Ha, "yok ben kazık kadar kişilere vermem bayram harçlığı" diyorsanız en azından bir 5 lira falan verin, ayıptır, günahtır...
  • Kurban eti hayırı hayvanın yemediğiniz kısımlarını dağıtarak yapılmaz. İnsanlar mecbur mu sizin yemediğiniz kısımları yemeye.. Yazık! Hadi yapıyorsunuz bari "Biz yemiyoz oolanı (oralarını) dağıtıvedik gonuya gomşuya" diye çok güzel bir halt yemiş gibi anlatmayın!
  • Ev sahiplerine: Gelen konuklar tatlı yemek zorunda değildirler!
  • Şeker alıp giden misafirlere tanık oldum. Yaşınızdan başınızdan utanın ya.. Bari 10 dakika otursaydınız. Tamam ziyaretin kısası makbuldür lakin bu kadar da değil...
  • Efenim bayramda ziyaret etmeyeceğiniz insanlarla karşılaştığınızda lütfen "Biz de tam size geliyorduk" demeyin. Hangi bayram geldiniz ki o bayram gelesiniz. Hayır kızan eden de yok, gelmek zorunda değilsiniz zaten ama gereksiz bir savunma mekanizması yaratmayın.
  • Yaşlılara: Gençleri lütfen anlayışla karşılayın, unutmayın ki onların da ancak bayramdan bayrama gördüğü dostları var. Her koşulda yargısızca kızmayın.
  • Gençlere: Elbette ki dostlarınızla da görüşeceksiniz bayramlarda lakin en azından bir ninenizin, dedenizin, hala-amcanızın falan gidin elini öpün, halini hatrını sorun. Unutmayın ki yıllar yılı size ilk destek olacaklardan biri de akraba çevrenizdir.
Aslında var daha yazılacak şey de, bu bayram için bu kadar yeter. Gelecek bayram bu hususlara berabercek dikkat ediyor, harfiyen uyuyoruz. Hadi yukarıdakileri yapmak istemiyorsunuz diyelim, eyvallah, anlayışla karşılarım ama lütfen KOCAMAN YÜZÜKLER TAKMAYIN!

15 Aralık 2008

İnatla Gıda Estetiği

Pazartesi, Aralık 15, 2008
Cesetizleri'ni okuyordum:

Gazete okuyordum:



Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



O ne be, gıda estetiği ne ki dedim..

Meğer




Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



imiş.

E aynı şey değil mi, ben mi anlamadım dedim..
Meğer

Gazete okuyordum:



Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



O ne be, gıda estetiği ne ki dedim..

Meğer




Gıdı estetiği yaşı 30'a indi.



imiş.

imiş.

14 Aralık 2008

Özlemişim...

Pazar, Aralık 14, 2008
Seni gördüm dün gece rüyamda... Nasıl içim cız etti uyandığımda, nasıl ağladım var yaa... Ama nasıl bir özlemişim anlatamam ki....

Etrafa öyle güzel bir ışık saçıyordun ki.. Herkes sana hayran, herkes seni dinler, herkes seni izler.. O sarı güzel saçların.. O kadar muhteşemdi ki her şey... Bilseydim rüya olduğunu uyanır mıydım hiç ben! Hala gözlerim doluyor, bir kötü oluyorum düşündükçe.

Gözlemle biten bir gecenin sabahında kahvaltıya gidiyorduk Onur'la ikimiz. Rüya bu ya, nedense İstanbul'dayız. Onur'un bildiği güzel bir kahvaltı mekanı varmış. Oraya gidiyoruz. İki katlı, balkonlu eski ahşap bir evi kahvaltı salonu yapmışlar. Balkonun hemen dibindeki Çınar ağacı oraya o kadar güzel bir hava katıyordu ki... Biz ikinci katın balkonuna kurulduk. Tam kahvaltılıklarımız geldi ki, o anda o güzel sesini duydum, duyduk... Orada oturan herkes duydu. Herkes şaşkın, herkes hüzünlü, herkes mutlu... Ne olduğuna, nasıl olduğuna akıl sır erdiremedim...Sadece seni izlemeye, seni dinlemeye daldım. Öyle bir ışık saçıyordun ki...

Sen de seviyormuşsun orayı ve her sabah esrarengiz bir şekilde kahvaltı etmeye gelirmişsin. Öyle diyor oranın çalışanları. O an sana bakmaya, seni dinlemeye doyamıyorum.

Uyandığımda fark ettim, rüyaydı, bitti... Oturdum ağladım gecenin bir yarısı. Bakma sen, düşündükçe, gözlerim hala dolsa da; biliyorum ya ne anlatmak istediğini, ne istediğini, mutluyum o yüzden merak etme sen. Ne ben senden ve senin yolundan vazgeçerim, ne de bunun olmasına izin veririm. Rüyamda bile olsa yüzünü gördüm ya, teşekkür ederim. Sana etmem gereken binlerce teşekkürün yanında bu belki çok az ama...

10 Aralık 2008

Kim Demiş Kediler Sırt Üstü Yatmaz Diye...

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Efenim, kendi yaşamımı geçtim, annemin yaşamını ele alıyorum. Annem 63 yaşında.. Şimdi "ne anlatıyor bu?" diyebilirsiniz... Haklısınız, açıklayayım. Kedilerimizden bahsediyorum. Şimdiye kadar beslediğimiz kedilerden. Annemle aramda 40 yaş olunca benim hayatımda kediler daha az yer tutuyor (Yaşadığım 23 yılda 40 kedi sayabilirim). Tabii ki annemin tanık olduğu kediler benimkini sayı olarak kat ve kat geçiyor. Tabii, ben konuya hala bir netlik getirmedim, değil mi? Kedilere tanık olmak falan...

Yıllar yılı beslediğimiz bir sürü kedimiz oldu. Bu yıllar sürecini bazı ilginç notlarla açıklayayım size:
  • En fazla kedi beslediğimiz bir dönemde 9 kedi besledik. Kedilerin bizim evde edindiği en kötü huylardan birisi annemi nereye giderse gitsin takip etmeleridir. Söz konusu 9 kedi olunca ve bunlar annemi karşıdan karşıya geçerken tek sıra halinde takip etmeye kalkınca trafik kazası içten bile değilmiş...
  • Kedi beslediğimiz tek hayvan değildi elbet. Mesela 90'lı yılların sonunda popüler olunca bizde muhabbet kuşu besledik fakat bizim o dönem beslediğimiz kediler muhabbet kuşuna yönelik bir tehdit olmadığı gibi, kuştan korkmaktaydılar.
  • Annemin gençliğinde beslediği kedisi Sevcan mahalledeki fotoğrafçıyı her gördüğünde peşine düşermiş, foto-model olacakmış herhalde..
  • Şu anda hala yaşayan (6,5 yaşında) kedimiz İpek ilk yavrularını yedi... (Aslında bu kedilerde sık görülen bir vakadır, bilmeyen varsa şaşırsın diye yazdım)
  • Bir dönem beslediğimiz tekir cinsi bir kedimiz, annemin bir anlık sinirle savurduğu "defol git bu evden" tehdidinden sonra bir daha görülmedi.
  • Patlamış, közlenmiş veya haşlanmış mısır; kızarmış veya haşlanmış patates, marul, mandalina, cips, pet tabak, alüminyum folyo ve urgan kedilerimizin yediği en ilginç yiyecekler olarak listenin başında bulunmaktalar...
Aslına bakarsanız anlatılmaya değer o kadar çok şey var ki... Yukarıdakiler arasında en çok ilginizi çeken folyo ve urgan olsa gerek. Yazının en başında görülen sevimli ufaklığımız Köpük yaptı efenim bunları. Zorlasanız avucunuza sığıyabilecek 5,5 aylık bir kedi. Fakat gariplikleri bu kadar değil. Zira onu kedilerimiz arasında birinci sıraya oturtan ise bu gariplikler olsa gerek efenim. Sıralayayım:
  • Ablamla birlikte bilgisayarda dizi izliyor.
  • Annem mutfakta iş yaparken sürekli annemin omzunda yatıyor (Kuş misali).
  • Yediği şeyleri çiğnemek gibi bir yetisi maalesef yok. Bütün bütün yutuyor ve bu yüzden hazımsızlık çekiyor. (Midesi kaldırmayacak olan bu maddenin kalanını lütfen atlasın). Bazı durumlarda yediklerini kusuyor. Eee tabi mide kaldırmıyor. Lakin yedikleri aynen bütün parçalar halinde çıkıyor midesinden.
  • Kim demiş kediler sırtı üstü yatmaz diye.. Çektiği hazımsızlıklardan dolayı sırtüstü bile yatıyor. Hem de ayıla bayıla...


Ama bakar mısınız ne kadar da tatlı.... Sizce de değil mi... :)

05 Aralık 2008

Playtime!!!

Cuma, Aralık 05, 2008
Denizli'ye her dönüşümde benim dışımda sevince ve mutluluğa boğulan bir kişi var. Evet, yeğenim Murat. Benim gelmeme ve birlikte geçireceğimiz vakitlere sevinmesi dışında sevincinin en büyük sebeplerinden birisi getirdiğim oyuncaklar. Tabi bu noktada işler biraz karışık. Çünkü aldığım oyuncaklardan ben de bol bol nasipleniyorum. Hevesimi alacak kadar oynuyorum ve gerisi tamamen ona kalıyor. Bencil bir dayı değilim, aksine zevklerimizin uyuşması mı diyeyim, yoksa bu açıdan Murat'ı benim yetiştirmiş olmam mı diyeyim beraber süper oyun oynuyor ve süper vakit geçiriyoruz.

Teferruatları atlarsak efenim, bunları niye yazıdığıma gelelim. İstanbul dönüşü Murat için uzaktan kumandalı bir helikopter aldım. İki gündür süper eğleniyorum. Yada eğleniyoruz da diyebilirim. Ama alet mükemmel bir şey, resmen havada uçuyor ve ben kontrol edebiliyorum. kumanda ile helikopterin kontrolü başlangıçta çok karmaşık ve zor fakat kumandayı kullandıkça helikopteri sağa sola çarptıra çarptıra öğreniyor insan kontrol etmeyi. Çocukluğumda ben böyle bir şeyi ancak hayal edebilirdim. İnanılmaz mutluyum, inanılmaz süper günler geçiriyorum. Bir tane de kendime alsam demeye başladım, ne dersiniz? Güzel olmaz mı?

04 Aralık 2008

Tavuklu Pilav

Perşembe, Aralık 04, 2008
Bu da oldu efenim. Sabahın köründe Tavuklu Pilav yedim. Aslında pişman falan değilim. Gayette mutluyum. Çok da güzeldi, ellerine sağlık annemle ablamın.

Ama yine de kendimi düşüncelerden alamadım. "Nasıl bir mide öküzlüğüdür acaba?" dedim kendi kendime... Biraz zaman yolculuğu yapalım da daha iyi anlayı n beni...

Yıl:2002
Mekan: Antalya-Saklıkent

Tübitak'ın 5. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği'ndeyiz arkadaşımla. Gözlem şenlikleri Antalya'da yapıldığı zaman büyük bir katılımcı çoğunluğu kamp yapmayı tercih eder. Sabahları gerçekleşen olay ise şudur: Güneş doğar, ve çadırın içinde bunalan insanlar güneşin doğmasından itibaren en geç yarım saat içinde fırlarlar çadırlardan. En azından bizim başımıza gelen buydu. Kalktık efenim saat 8.30'da... Şenliğin ikinci günü. Büfe'ye doğru ilerledim ve yarım ekmek arası inegöl köfte istedim. Büfedeki kişinin midemi çöplük olarak nitelendirmesini atlıyorum.. Ama sabah sabah yapılmış bir öküzlüktü yaşanan...

Yıl:2008
Mekan: Kayseri-Kendi evim

Arkadaşlara sene sonu verilen bir çiğ köfte ziyafeti.. Fakat arkadaşlar fazla olduğu için iki güne iki gruba ayırdık. İlk akşam çiğ köfteyi yaptık, bol bol yedik. Ertesi gün uyanıp koşuşturmacadan ne sabah kahvaltısı yapabildik, ne de öğle yemeği yiyebildik. Arkadaşları toparladık ve kendi adımıza 24 saat sonrasında ilk öğün olarak yine bir yığın çiğ köfte yedik...

Sonuç olarak bu sabah, annemin misafirleri için yapmış olduğu tavuklu pilavdan kahvaltı niyetine bir koca tabak indirdim mideye. Çok da mutluyum. Süper de oldu. Öküz müyüm? Yerine göre... Zaten böyle giderse cüsse olarak öküzden farkım kalmayacak. Bilen biliyor kurcalamak istemiyorum.

29 Kasım 2008

Sobe!

Cumartesi, Kasım 29, 2008
Onurcuk lakaplı arkadaş geçen gün, "ben de seni sobeledim, bende seni sobeledim" dediğinde başıma gelenleri gayet iyi anladım aslında... Gelip enseme bir şaplak patlatmadığına şükrediyorum, zira aynı çatı altında yaşadığımızdan bizzat sobeleyebilirdi bu şekilde..

Neyse ki sadece sözle ifade etti. Bu açıdan ne kadar bahtiyar olduğumu anlatamam. :)

Peki efenim gelelim cevaplamamız gereken sorularımıza, nedir ne değildir:

1.Blog yazmaya ne zaman başladın?
27 Temmuz 2007 gecesi Tübitak Ulusal Gözlemevi'nde gözlemde iken gözlemden sıkıldığımız bir anda başladım diyebilirim. O zaman için uzun süredir düşünmekteydim yazdığım şiir, öykü ve denemeler için bir blog açmayı. Bir gün öncesinde Yağmur KIRKAĞAÇ ile yaptığım konuşma sonrasında içindeki o güzel ve saf sevgi içimi doldurdu. Onun cümleleriyle dizdiğim şiirimsiyi yayınlamak istedim bir blog üzerinde ve bu şekilde başladı. Yaklaşık 3 hafta öncesine kadar zizaastrozombie.blogspot.com olan blog adresimi şimdiki adres ile değiştirdim.

2.Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
Aslında bloga göz gezdirince anlayabilirsiniz bunu. Sadece yazdığım şiir, öykü ve denemeleri barındırıyorum bu blog altında, o yüzden belli bir çizgi ve düzen altında. Her yazdığımı da blogda yayınlamıyorum esasen... En son 20 gün önce girdi yapmış olmamın sebebi de bu. Fakat belli bir düzen ve intizam içinde olmaktan sıkıldığım zamanlarda kafama eseni yazmak için 11 gün önce yeni bir blog daha oluşturdum kendime. Orada ise herhangi bir düzen ve intizam mevcut değil. Kafama ne eserse öyle..


3.Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Ömrüm oldukça. Paylaşmayı çok sevdiğim için kafamdan geçen her düşünceyi sonsuza kadar paylaşmaya devam edeceğim. Dolayısı ile blog da devam edecek.

4.Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden senin için bir zorunluluk haline geldi mi ?
Hiç kimseyi umursamam bu açıdan. Lakin herhangi bir günde sıradan bir insan bile, "Çok güzel şeyler yazıyorsun buraya, uzun süredir birşey eklenmiyor. Yeni yazılarını okumak istiyorum" derse, o halde açarım defterimi güzel bir kaç şey daha paylaşırım. Ama bu benim için asla bir zorunluluk haline gelmez. Kaldı ki zaten insanlar istiyor diye şiirdi, öyküydü yazamam. Ancak elimde olanları yayınlayabilirim.

5.Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ?
Çok fazla girdim olmadığını düşünürsek (16 ayda 19 girdi) bu soru benim için biraz hükümsüz kalıyor. Fakat yine de cevap olması için şunu belirtebilirim: Her gün yüzlerce şey yayınlıyor olsaydım dahi bu diğer şeylerden feragat etmemi gerektirmezdi.

6- Bloga yazılan yazıları ve yorumları en fazla yazarının okuması gerçeği hakkındaki fikirlerin nedir ?
Defalarca okurum kendi yazılarımı, okudukça farklı bir şeyle karşılaşır, okudukça düzeltmem gerekenleri, kullandığım ifadelerle ne ima etmek istediğimi tekrar tekrar görürüm. Aynaya bakmak gibi düşünüyorum bunu. Abartmayacak kadar ayna ile haşır neşir olmak lazımdır ya, abartmayacak kadar kendi yazılarını dönüp okumak lazım diye düşünüyorum. Yorumları ise kesinlikle atlayamam. İnsanların eleştirileri (hakaret seviyesine varmadıkça) her zaman kafamda bir fikir oluşturur. Belki %1 doğrudur belki %100, hepsini önemserim.


Sonuç olarak efenim bunlar benim cevaplarım, yerine göre uzun yerine göre kısa... Sonuç olarak, olması gerektiği kadar.

Bende o halde çok Neşeli bir insanı sobeliyorum. Buyurunuz.

Saygılarımla...

Sobe!

Cumartesi, Kasım 29, 2008
Onurcuk lakaplı arkadaş geçen gün, "ben de seni sobeledim, bende seni sobeledim" dediğinde başıma gelenleri gayet iyi anladım aslında... Gelip enseme bir şaplak patlatmadığına şükrediyorum, zira aynı çatı altında yaşadığımızdan bizzat sobeleyebilirdi bu şekilde..

Neyse ki sadece sözle ifade etti. Bu açıdan ne kadar bahtiyar olduğumu anlatamam. :)

Peki efenim gelelim cevaplamamız gereken sorularımıza, nedir ne değildir:

1.Blog yazmaya ne zaman başladın?
Henüz 11 gün önce başladım. Sabahın köründe çok uykum vardı. Yatmadan önce açtım, girdimi yazdım sonra gittim uyudum. Kafama ne eserse yazmayı planladığım bir yer olsun istedim. Çok yeniyim bu blog adına...

2.Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
İlk girdiye bakılınca aslında bir düzen, bir konsept olmadığı çok açık. Kafama ne eserse öyle... Yeri gelsin geyik olsun, yeri gelsin bir bilgisayar sorunu olsun, yeri gelsin kuantum olsun... (Kuantum sınavı çok koydu bana) Rahatım yani bir konseptim yok. Zira düzen dışı bişiler karalamak için bu blogu açtım. Yoksa yaklaşık 1,5 yıldır diğer blogumda yazılar yayınlıyorum fakat orada belirli bir konsept var, onun dışına çıkmak da istemiyorum.


3.Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Ömrüm oldukça. Paylaşmayı çok sevdiğim için kafamdan geçen her düşünceyi sonsuza kadar paylaşmaya devam edeceğim. Dolayısı ile blog da devam edecek.

4.Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden senin için bir zorunluluk haline geldi mi ?
Hiç kimseyi umursamam bu açıdan. Kafama göre yazıyorum zaten burada. Onun için kimsenin bir beklentisi olacağını da zannetmem.

5.Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ?
Kesinlikle hayır. Gün gelir yüzlerce şey yayınlamaya başlarsam dahi bu diğer şeylerden feragat etmemi gerektirmez.

6- Bloga yazılan yazıları ve yorumları en fazla yazarının okuması gerçeği hakkındaki fikirlerin nedir ?
Defalarca okurum kendi yazılarımı, okudukça farklı bir şeyle karşılaşır, okudukça düzeltmem gerekenleri, kullandığım ifadelerle ne ima etmek istediğimi tekrar tekrar görürüm. Aynaya bakmak gibi düşünüyorum bunu. Abartmayacak kadar ayna ile haşır neşir olmak lazımdır ya, abartmayacak kadar kendi yazılarını dönüp okumak lazım diye düşünüyorum. Yorumları ise kesinlikle atlayamam. İnsanların eleştirileri (hakaret seviyesine varmadıkça) her zaman kafamda bir fikir oluşturur. Belki %1 doğrudur belki %100, hepsini önemserim.


Sonuç olarak efenim bunlar benim cevaplarım, yerine göre uzun yerine göre kısa... Sonuç olarak, olması gerektiği kadar.

Bende o halde çok Neşeli bir insanı sobeliyorum. Buyurunuz.

Saygılarımla...

28 Kasım 2008

Duygusal Diyaloglar - I

Cuma, Kasım 28, 2008
Aslında tüm hikaye basit bir tren yolculuğundan ibaret olabilirdi.. Ama illa ki yaşamamız gereken ilginç bir vaka olmazsa o yolculuğun tadı tuzu da olmaz zaten.

Tren yolculuğu çok ayrı bir hikaye iken, yolculuğun 7. saatine doğru yaklaştığımızda bizi bir düşünce sardı Metehan efendi ile: "Ya uyursak da Kayseri'ye geldiğimizi farketmezsek!"

Tabi ki acı verici bir durum olurdu, önce Sivas'a gidip oradan otobüs bileti alıp Kayseri'ye dönmemiz gerekirdi ki bu bizim için o anki ekonomi ile göçmemiz anlamı taşımaktaydı.

Tam bu diyalog esnasında Duygu uyanır ve olaylar zuhur eder...


Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Mete: Bir problemimiz var, tren Kayseri'yi geçmiş biz uyurken. Kondüktör de uyuya kalmış.
Aziz: Biz de çözümleri tartışıyorduk, Sivas'ta inip otobüsle geri döneceğiz. Çok kötü oldu...
Duygu: Hadi yaa...
Duygu: ZzZzZzzzzz......
Mete: Oğlum, hiç tepki vermedi lan, keşke "treni teröristler bastı, şu kadar ölü, şu kadar yaralı var. Şu an kaçırılıyoruz" deseydik.
Aziz: Cidden ya, hiç sallamadı..
.............
1,5 - 2 dakika sonrası Duygu yine uyanır...
Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Mete: Duygu çok kötü birşey oldu, treni teröristler bastı 8 ölü, 12 yaralı var.
Aziz: Şu anda treni de kaçırıyorlar, ne yapacağımızı bilmiyoruz..
Duygu: Aaaa!... Çok kötü yaa, o zaman ben gözlerimi kapatmayayım bundan sonra.....
Duygu: ZzZzZzzzzz......
Mete: Abi yuh! Kız uyudu yaaa...
Aziz: Son nokta daha ötesi olamaz..
............
1,5 - 2 dakika sonrası Duygu yine uyanır...
Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Aziz: Bakıyorum hiçbir şeyi sallamıyoruz, o kadar kötü şey söyledik bana mısın demedin uyudun yaa..
Duygu: Hadi ya...
Aziz: "Kayseri'yi geçtik" dedik, "treni teröristler bastı" dedik, hadi ya dedin uyudun..
Duygu: ohaaa...
Karşılıklı kahkahalar....
Duygu: ZzZzZzzzz......

Kayseri'ye indikten sonra Duygu'yla durum tekrar konuşulacak ve eğlenilecektir fakat şahsın kendisi 3. diyalog paketini de hatırlamamaktadır. Sonrasında kara kara düşündük, acaba bu neye uyandı, neye güldü o kadar diye.. Düşündük düşündük de çıkamadık işin içinden...

Onurlu Diyaloglar - I

Cuma, Kasım 28, 2008
Ferhat hocanın tabiri ile uzun süredir evimi, odamı istila etmiş bir insan var efenim.. Bu insanla aynı odada yaşıyor olmamızın dışında bir anormallik var. Genelde uyuduğumuz saatler birbiri ile çakışmamakta.. Şimdi bunda ne sorun var diyebilirsiniz, açıklayayım: Efenim bahsettiğim arkadaş uykusunda konuşma yetisine sahip... Bazen bir cümle, bazen serzeniş, bazense uzunca diyaloglar..

İşte bu diyalogların en ilginçlerinden birisi dün sabaha karşı saat 5'te zuhur etti. Henüz uyumamışken yataklarımıza çekilmiş muhabbet ediyorduk. Yada ben öyle zannediyordum...

Diyalogun başını pek hatırlamıyorum, bir yerden Onur çat diye böyle dalıyor:

Onur: Olma mıı!
Aziz: Ne Olma mı?
Onur: Hea, yok bişi...
Aziz: Anlamadım ya...
Onur: Sana cevap veriyordum.
Aziz: Nasıl yaaa??!
Onur: Ya rüya gördüm, rüyamda soru sordun sen bana..
Aziz: Ne sordum?
Onur: "Sizde ipragaz var mı?" diye sordun.
Aziz: ??!!

Tabi ipragaz iyidir hoştur, ama rüyaya girip muhabbetin içine ettiği görülmemiştir daha önce...

26 Kasım 2008

Doğ ey Güneş, Doğ ve Yüksel...

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Gündoğumunu izlemeyeli o kadar çok vakit olmuş ki.. Sabah sıcacık bir duştan sonra, masanda çayını yudumlarken çalışmanın, bir yandan da yüzünü aydınlatmaya başlayan Güneş'in doğuşunu izlemek... Gerçekten keyifliymiş. Özlemişim...

" 'Özlemişim, özlemişim' diyorsun da sanki sürekli yapıyordun aynı işi daha önce" diyebilirsiniz belki. Lakin en büyük keyfimdi herhalde lisede ve üniversite 2. sınıfta bunu yapmak. Hayatımın en keyifli günleriydi belki onlar. Ama ben nedense son yıllarda kendimi bir gece hayatına, rintliğe, eğlenceye vurdum ki sormayın gitsin. Ne kadar eğlenceyi sevsem de, bugünlerde doğan her güneşin içime doğduğunu hissediyorum..

Anlayacağınız bir garibim bu aralar bu açıdan, bir gün akşam gün batımına yakın uyanıyorum, diğer gün gün doğumundan 1 - 1,5 saat önce çoktan uyanmış ve eni güne hazırlanmış oluyorum.

En iyisi ben bugünkü Güneş batmadan bir silkineyim, kendime geleyim...

BD+13 4708

Çarşamba, Kasım 26, 2008
Sabahın bu saatinde ruhu sıkılmış bir halde çalışmama geçici olarak ara vereyim dedim. Öncelikle bir önceki girdi'ye nazaran Kuantum faicasından bahsetmek istiyorum. Efenim sölmesayıp* lakin birazcık sıçıp sıvazladım sınavda... Herşeyi bir yüzüme gözüme bulaştırdım ki sormayın gitsin. Tabi benim beklediğim değerler İbrahim hocanın sorduğu öz değer'den çok farklı olduğu için öz değerle ilgili bir şey yapabildiğim söylenemez.

Şu anda da yarın BD+13 4708 kod adlı yıldızla ilgili konferansa hazırlanmaktayım. Hayır anlatırım süper anlatırım, lakin hocalardan her türlü de tırsarım. İbrahim hoca ve Hasan hoca'nın sorabileceklerinden yana bir çekincem yok, zira konuya hakimim ancak benim korkum Nur hocanın Çift yıldız analiz çalışması ile de ilgili olarak beni biraz sıkıp boğazlamak istemesi olabilir. Eee, haklı kadın..

Ruhumun sıkıntısının %80 sebebi de galiba aç olmam, dolapta türlü durmakta akşam yemeğinden kalma yumulayım diyorum... Hatta mümkünse ben mutfağa doğru kaçayım.

Kaçtım bile..

(*sölmesayıp: Söylemesi ayıp, çok ayıp. resmen terbiyesizlik yani bunu söylemek. :P)

20 Kasım 2008

Kuantize

Perşembe, Kasım 20, 2008
Bugün saat 17.00 itibari ile ya kuantize olacağım, yada klasik fizikle idare etmeye devam edeceğim..

"Bize Kuantum dünyasını tanıtan bilim adamlarına sonsuz teşekkürler. Onları çok seviyoruz."

18 Kasım 2008

%38

Salı, Kasım 18, 2008


Bazen dertler birikiyor içeride.. Her insanda birikir ya zaten.. Sıkıntı, dert, tasa -adı her neyse artık- birikip %38 olunca bir shot yapıp içiyorum hepsini. Sonra bulunmuyor benden iyisi!

17 Kasım 2008

Özgürlük İçin

Pazartesi, Kasım 17, 2008
Hafta sonu bilgisayarımla ilgili hummalı bir çalışmaya giriştim. Bir yıl önce toparladığım masaüstü bilgisayarımda Wİndows XP ve Pardus 2007.3 yüklü idi. Kısa sürede önce windows virüslerden dolayı kendinden geçti. Sonra yapılan yanlış güncellemeler, wine ile kurulan gereksiz programlar nedeni ile Pardus'ta öteki tarafa intikal etmek üzereydi.

Sonuç olarak format atmaya karar verdim, fakat işletim sistemlerinde de güncellemeye ve değişikliğe gidilecekti. Öncelikle uzun bir süredir istediğim üzre Windows XP 64-bit edindim kendime bir adet. Neden 64-bit derseniz, kurguydu, montajdı çok daha rahat. 250 gb sabitdiskimin 20 gb kadar olan bölümünü windowsa ayırdım ve windowsu kurma işlemini başarılı bir şekilde gerçekleştirdim.

İkinci olarak karar kıldığım işletim sistemi ise Pardus 2008.1 idi. Sabitdiskin 20 gb kadar bir bölümünü root 170 gb kadar bir bölümünüde home olarak belirledim. Mevcut haldeki cd kalıbını yazdırdıktan sonra Pardus kurulumunu da tamamladım. İlk kurulum sonrasında bilgisayarı yeniden başlattığımda grub kurulumunda sorun olduğu için tekrardan grub yükledim. Artık herşey sorunsuzdu...

Ve sıra geldi üçüncü işletim sistemimiz olan Fedora 9'un kurulumuna. Neden Fedora 9 derseniz, iraf kullanımı açısından çok uygun olduğu için. Ya da Pardus'ta iraf kullanımı biraz uyuz olduğu için de diyebilirim. 20 gb'da Fedora için ayırıp bu kurulumu da tamamladım.

Herşey bu noktaya kadar iyi hoş ancak bu sefer Pardus'un grubu ile Fedora'nın grubu arasında bir uyuşmazlık olduğunu da öğrenmiş oldum. boot ayarlarından girip bu sorunu da çözdüm ve ta daaaaamm.... :D

Kurulumları sırasında çeşitli sorunlarıyla beraber 8 saatimi yiyen 3 yeni işletim sistemimi seviyorum, mutluyum...

07 Kasım 2008

Bir Heyecan

Cuma, Kasım 07, 2008
Bir gece,
bir yığın hasret,
bir çift eldiven,
bir nefeslik nargile,
bir kaç tane yüzük
bir güzel rakı masası,
iki kadeh,
bir yatak,
iki insan
ve bir dizi güzellik...

Muğla

Cuma, Kasım 07, 2008
Bir yol aynı anda kaç yolla birden kesişir? Ya da cümleyi toparlayıp söylersek: Bir kalp aynı anda kaç sevgi ile kesişir. Ben insanların “insan bir kişiyi sever” ya da “bir yüreğe bir sevda sığar” gibi klişe laflarını hiç sevmem. Hem annesini hem de babasını sevemez mi mesela bir insan? Elbette ki yapabilir. Bir kalp birden fazla kişiyi sevebilir. Bir yol onlarca başka yolla kesişebilir.

Evet tam olarak anılardan ve depreşip yerinde duramayan duygulardan bahsediyorum. Ancak işin sadece soyut kısmında değilim. Bazen duygular bir noktada, bir coğrafi bölgede o kadar depreşir ki... Sebebi de sizin, o duyguları üzerinize serptiren anıların hepsini orada yaşamış olmanızdır belki de..

Aslında hepsinden önce derin bir sevda vardı sadece... Yollar kesişmeden önce... Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Her şeyi altüst etmeye yeten...

Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi. Aşk'ın kimyasını bilseydi belki, belki de kadınları bilseydi biraz; almazdı başına böyle bir bela... Lakin ziyaretçimiz her şeyden habersiz kalakalmıştı güzelin karşısında. Belli belirsiz bir 'merhaba' ise her şeye davetkar. 13 gün sonra aynı odada, hemen yanındaki yatakta yattığı zaman uyumanın ne kadar zor olabileceğini o an kestirebilseydi, 'merhaba' biraz daha net ve kesin olurdu belki de...

Sorun da burada ya zaten, yeni ve küçük ziyaretçimiz geldiği bu yeri tanımlayamadığı gibi, içinde bulunduğu anı da tanımlayamayacak kadar yeni ve küçük bir ziyaretçiydi. Eğer dünyadan soyutlanmamış olsaydı o an, karşıdan gelen 'merhaba' cevabı ile birlikte öğrenebilirdi, iki kelimenin iki insanı ebediyen nasıl bir arada tutabileceğini... Zaten yeni ve küçük ziyaretçimiz o an anlayabilseydi durumun vahimetini, hiç uyuyamadığı o 13. gecenin sabahında nasıl olup da yan yatakta uyandığını sorgulamazdı sonrasında. Duysaydı 'merhaba'yı güzelin ağzından, iki kelimenin büyük bir bağlılık olduğuna o an tanık olabilirdi...

13. gecenin sabahında kollarında gülümseyen o güzel'in, bu güzel olduğunu kestirebilseydi o an, her şey daha farklı olabilirdi yeni ve küçük ziyaretçi için.

Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi.

O an bilseydi... Büyük bir duyguyla dolmayacaktı. O duygu, tutkuyu doğurmayacaktı. O tutku, yatağı doldurmayacaktı. A yatak, aşkı tanımlayamayacaktı. O aşk, beraber yaşanan güzel bir ömrü getirmeyecekti yeni ve küçük ziyaretçiye.

Ya da.... Siktir et, iyi ki bilmiyordu...

01 Kasım 2008

Denizli

Cumartesi, Kasım 01, 2008
Bundan yıllar öncesiydi... İşin açığı hatırlıyorum dersem yalan olur. Ama zihnimin bir yerlerinde kazılı olduğunu biliyorum bu anların. Bir çığlık yankılanıyor kulaklarımda, hıçkırıklar arasında.... Birilerinin canının yandığı kesin. Fakat hıçkırıkların sahibi dışında herkesi sevince boğan bir çığlık bu. Anlam veremiyorum bir an. Sonra içimden bir ses “hayat başlıyor” diyor. Doğrusu içimdeki sesten fazlası aynı şeyi söylüyor, tasdik edercesine: Gördüklerim, işittiklerim...

O kadar sakin o kadar sessiz ki, ortam... İşin açığını söyleyeyim, bu sessizlik ve sakinliği yaratan, içten içe bir gerginlik herkesteki... Bakmayın sessizlik diyorum lakin evden yükselen ardı arkası kesilmeyen çığlıkları saymadığımızda oluşan bir durum bu. Yalnız, dediğim gibi çığlıkları saymazsak ortam aşırı sessiz ve sakin. Bu aşırılık içindeki üç insanın içsel veya fiziksel hislerini ele alacak olursak, ikisi inanılmaz acı çekiyor. Üçüncüsü ise aslında mutlu. Ancak bu aşırı durum uzun sürmeyecek. Her şeyin bitmesinin ardından gerginliğin sebep olduğu sessiz ve sakin havanın yerini, bir curcuna ve telaş ortamı alacak. Yukarıda bahsi geçen 3 kişinin durumunda da değişiklikler olacak. Bu sefer ikisi mutlu, biri acı çekiyor olacak. Tamam, bu kadar yeter açıklıyorum durumu: 3 kişiden hala acı çekenin acısının sebebi ciğerlerine birden oksijen dolması. Tabi, henüz yeni yapılanmış organizmanın oksijen'e adapte olmamasından kaynaklanan bir acı bu. Olay sonuçlanmadan önce acı çeken diğer kişinin acısını ise 1989 yapımı “Bak Şu Konuşana” isimli bir filmden alıntı yaparak tasvir edebilirim galiba: “Limon kadar delikten, karpuz çıkarmanın kolay olduğunu mu zannediyorsun!?”.

Her iki durumda da mutlu olan, tek değişikliği, mutluluğunun milyonlarla çarpılması olan üçüncü kişinin mutluluğunu tasvir etmeme gerek yok zannedersem. Zaten bu işe kalkışsam da pek beceremeyeceğimin farkındayım.

Yeni bireyimizin acı dolu ilk nefesi aslında o oda da, o çatı altında, yeni teşrif ettiği bu dünyada neler yaşayacağının kısa bir özeti oluyor. Şu noktadan sonra kendince bilinçli, ebeveynlerince bilinçsiz yaşayacak olan arkadaşımıza hayat zaten süper bir karşılama hazırlamıştır: Sarılık!

Dostumuza yol görünmüş olur böylece, henüz ilk gününde... Oysa yıllar boyu tepilecek yüz binlerce kilometrenin sadece başlangıcıdır bu!

07 Ağustos 2008

İkilem

Perşembe, Ağustos 07, 2008
Aşk,
Yakın dendiğinde,
Bir o kadar uzak mıdır sana?
Yoksa uzak dendiğinde,
Aşk,
Bir o kadar yakın mıdır vücuda?

Mesafeler dile gelir mi bu kadar yakından?
Yoksa yakınlaşmayı mı beklerler
Anlatabilmek için.
Ya da bu kadar uzaktan
Susmak yeterli midir,
Herşeyi vücuda bırakıp
Anlayabilmek için...

Yakın dediğin,
Gerçekten de uzak mıdır?
Yoksa uzak dediğin,
Gözgöze geldiğin an mıdır?...


1 Ağustos 2008
Sabaha karşı Antalya yakınları...

01 Mayıs 2008

Güneşler

Perşembe, Mayıs 01, 2008
Gün batımını izliyorum...
Güneş öyle sade ve güzel ki...
Ama bir o kadar da farklı.
Her zaman ki sarı güneş değil ki...
Sanki daha bir turuncu,
Daha bir kızıl...
Gün batımını izliyorum,
Susuyorum, dilim ifade etmeye varmıyor,
Kelimeler boğazımda diziliyor...
......
Alacakaranlığı izliyorum...
Sema öyle sade ve güzel ki...
Ama bir o kadar da farklı.
Her zaman ki gibi mavi değil ki...
Sanki daha bir sarı,
Daha bir turuncu...
Alacakaranlığı izliyorum,
İşte o zaman anlıyorum güneşin battığını.
Susamıyorum, günün bittiğini inkar ediyorum.
Gözlerimden süzülen yaşlar
Çığlık oluyor da inkar ediyor geceyi.
Bir ağrı saplanıyor,
Tam diyaframımın üzerine...
Susuyorum ondan sonra.
Kapanıyor gözlerim.
Son gördüğüm yıldızlar oluyor...
....
Yıldızlar,
Güneş'in bizden sakladığı
Diğer güneşler....

05 Mart 2008

Salıncak

Çarşamba, Mart 05, 2008
Sallanırmış salıncak,
Üstündeki hafifliğin ne olduğunu anlamadan.
O an sevindirdiği çocuk,
Hala onunla sallanır sanırmış..
Çocuksa bir ayrı hüzünde,
Bir eli babasıyla sürüklenmekte,
Diğer eli Salıncağa doğru uzanmış....
Gözlerinden süzülen yaşlarsa cabası.
Sallanırmış salıncak,
Çocuğun gittiğini anlayınca,
boş ve ümitsizce...
Salıncak ümitsiz,
Çocuk ümitsiz,
Bilmezlermiş,
Yine görüşeceklerini...


05 Mart 2008
Kayseri - Talas

27 Şubat 2008

Paradoks

Çarşamba, Şubat 27, 2008
Kendim, kendi içinde,
Kalbim benim içimde bir döngü.
Benden habersiz ota boka konan...
Kendim, kendi içinde,
Beynim benim içimde bir döngü.
Benden habersiz çalışıp duran...
Kendim, kendi içinde,
Aziz benim içimde bir döngü.
Benden habersiz paradoks yaratan...


Ocak 2008
Burdur

21 Şubat 2008

Ceasarea

Perşembe, Şubat 21, 2008
Ölen bir şehri izliyorum
Henüz akşamın 7'si,
Semada ezan sesi...
...
Ölen bir şehri izliyorum,
Henüz on dakika geçti,
Semada alacakaranlık izleri...
...

Henüz ölen bir şehri izliyorum,
Ne bir ses,
Ne bir insan.
Akşamın 7'sinde,
Aşksız,
Sevgisiz,
Heyecansız bir şehri izliyorum...



Eylül 2007
Kayseri - Talas

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza