içsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2009

Alevler Arasında

Aralık 13, 2009
8 Kasım 2008'de hayatımda ilk defa yangın söndürdüm. İşin açığı aynı tarihte yangın denen felakete ilk defa bu kadar yakındım. Bu sefer yanan çok önemli değildi, bir yığın çöp tutuşmuştu bir şekilde... İtfaiye gelene kadar da biz elimizden geleni yaptık. İşin tehlikeli boyutu bu yanan bir yığın çöpün ahşap evlerden ibaret bir sokakta olması idi. Yangını söndürdükten sonra geriye kalanlar mutluluktu o zaman için. Biraz da macera olmuştu, anlattık da anlattık...

Doğduğum ve büyüdüğüm sokaktan yükselen dumanları gördüğümde durum hiç de aynı değildi... Önce büyük bir panikle ne olup bittiğini kavramaya çalıştım. Bir an için evimizin önüne dizilmiş insanlar korkuyu daha da büyütmüştü ancak karşı evde çıkan yangını izleyen insanlardı onlar...

Karşı ev dediğime bakmayın, bizim sokakta herhangi bir ev kendimizin olduğu kadar yakındır. Sokağın başında gördüğümde alevleri eve doğru koşup ceketimi ablama bıraktıktan sonra içeriye daldım. Çok akıllıca değildi yaptığım lakin babam da, ben de aynı şeyi yaptık ilk anda... Çünkü hemen karşı evimizde yanan çatı katında pazarcı olan karşı komşumuzun deposu bulunmaktaydı. Evde olup biteni kontrol ettikten sonra, ilk olarak evin küçük kızı Mevlidiye'yi evden çıkarmak oldu işim. Yangına müdahale etmeye ve mümkün olduğu kadar eşyayı kurtarmaya çalışmanın yanında, bu sefer maceradan çok uzaktı yaşananlar. O anda oluşan telaş ve panik sonrasında yerini acıya bıraktı, hele karşı evde oturup yanan çatıyı gördükçe...

İçimde, içimizde olup bitenleri tarif etmeyi beceremem ya, o gün anladım ne büyük bir felaket olduğunu... O gün anladım bir cana mâl olabileceğini, acıttığını...

29 Kasım 2009

İçinden Geldiği Gibi

Kasım 29, 2009
Bunu yazmak birazcık garip geldi, birazcık da yazmak istedim. Aslında genel olarak baktığımızda bunu yazmak içimden geldi....

Birazcık garip geldi çünkü ne zaman bir insana (öğretmenlerim konusunda çok oldu bu) hayran olduğumu ve benim için bir önemi olduğunu ciddi bir şekilde fark etsem, bunu itiraf etmek, yanlış anlaşılabileceği (yalaka, yalaka...) gerekçesiyle garip geldi. Birazcık da yazmak istedim lakin aslında çok fazla yazmak istedim, bu da itiraf etme isteğimle alakalı idi. Çünkü hiçbir şeyi içimde tutmayı sevmedim.

Neyse uzatmayayım...

Kore'deki kongrelerin hazırlıkları ile ilgili son viraja girdiğimiz andan itibaren blogları takip etmeyi nerede ise bıraktım. Kore'ye gittim, döndüm, üstünden beş hafta geçti lakin ben hâlâ elimdeki blogları okumayı bitirmedim. Açıkçası halen hayatımı düzenlemekten blogları okumaya pek vakit ayıramadım.

"İçimden Geldiği Gibi" hariç... Kore'de en yoğun günümde bile reader'a girip girip, yeni bir şeyler yazmış mı diye kontrol ettim. Artık readerda ilk işim onun iletilerini kontrol etmek oldu...

Böyle bakınca olaya biraz saçma ve anlamsız gelebilir bu denli bir heyecan. Ancak sevdiği yazarın (Amin Maalouf) yeni bir kitabı çıktığında alana kadar heyecanından ölen, gözüne uyku girmeyen; her ay takip ettiği dergiyi bir ay aksattıktan sonra aldığı sayısında yazarlarla hasret gideren, mutluluğunu sayfalara damlatan bir insan için normal şeyler.

Ne var ki, beni okumak konusunda sadece bu denli insanların anlayacağını biliyorum. Ancak benim için bir insanın kaleminden bir şeyler okumak, anılarından, yaşanmışlıklarından bir şeyler kapmak çok büyük bir mutluluk arz ediyor.

İşte bu yüzden teşekkür ediyorum...

25 Ekim 2009

Evim, Güzel Evim...

Ekim 25, 2009
Uzun süredir evimden uzaktaydım, yaşam tarzımdan uzaktaydım, eşimden dostumdan bile uzaktaydım. Tabi bu süreçte güzel bir vakit geçirdim gerek Kore'de gerekse Japonya'da... Önce odamı toparlayayım, sonra blogu toparlayacağım. Daha doğrusu kafamdakileri bir düzene koyup yazmaya başlayacağım...

Şu geçtiğimiz 3 günde evimin tadını çıkardım biraz. Güzel'de oldu. Şimdi yaşam yeniden başlıyor. Tekrar Kayseri'den, evimden hepinize selamlar...

26 Eylül 2009

Notlar... Anılar...

Eylül 26, 2009
1 yıl 6 ay 23 gün oluyor bu eve taşınalı. Epey bir vakit geçmiş. Zannedersem taşındıktan bir gün sonra yani 1 yıl 6 ay 22 gün önce panomu duvardaki yerine astım.

Fakat panonun geçmişi biraz daha uzun. Panomu ilk alıp duvara yerleştireli 3 yıl kadar oluyor. Gariptir geçen 3 yılda panomun üzerinden kaldırdığım not çok ama çok az... Dolayısı ile pano bir sürü not ile dolu, çoğu eski olan ve hatta belki artık hiç kullanılmayan. Lâkin, panonun üzerindeki notları kaldırmamamın sebebi tembellik değil hepsinin ufak tefek anılar olması.

Yaklaşık 2,5 aydır evimde değildim. Döndüğümde ise yeni bir not beklemekteydi beni, ben yokken panoma bırakılmış yeni bir hatıra diyelim. Şimdi karar verdim, artık toparlamalı ve sandığıma yerleştirmeliyim bunları da... Her şey o kadar üst üste ki... Beni ne kadar şu anda iyi hissettiriyor olsalar da artık artık yenilenmeli, düzenlenmeli, yeni notlar bırakmalı insanlar...

17 Eylül 2009

Битола, Бабам Битола!

Eylül 17, 2009
Zamanı ile bir aşkın yaşandığı şehre gittim, tarih sayfalarından bir aşk hikayesine tanık olmaya...


“До Кемал Ататурк, некаде и некогаш!

Потинаа толку години, а јас сеуште, секој ден, чекам абер од тебе. Ако некогаш го добиеш ова писмо, сети се и види ги солзите на хартијата. Годините си врват, овде сешто се зборува за тебе, нешто се случува.
Ако го читаш писмово додека љубиш друга жена, искини го и ирашај ја дали верува дека некоја си Елени Каринте од Битола, го потрошила цел живот за човек со кого била само еден ден? А, ако ја љубиш неа, како што јас те лубам тебе, не и кажувај ништо, нека биде среќна како што си ти! Ако пак сеуште ја паметиш девојкама од балконот и не љубиш друга, знај дека те чекам и дека ќе те чекам цел живом! Знам дека ќе се вратит, дека не си ме заборавил. Татко ми умре. Има цела година од оној ден од кога ме грабна од тебе, ме заклучи дома и не ме пушти цел месец. Не плачев, знаев дека цабе му се сите катанци и затвори. Човекот со кој тој сакаше да се венчам го видов само еднаш и ме праша дали ќе можам да го љубам? А јас му реков: “Не, јас си го љубам првото лубе!„ И повеќе не го видов. Татко ми никогаш не ми просми, а ни јас нему. Не сум веќе млада и убава како тогаш...
Цел живот во еден ден!

Бечно те сака и секогаш ќе те чека твојата Елени Каринте.„


"Kemal Atatürk'e, herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde!

Yıllar oldu ve ben hâlâ, her gün, senden bir kelime bekliyorum. Eğer bu mektubu alırsan, beni hatırla ve kağıdın üstündeki gözyaşlarını gör. Yıllar geçiyor. Senin hakkında çok şey duydum. Bir şeyler oluyor!
Eğer, bu mektubu başka bir kadını öpüyorken okuyorsan, yırt ve ona Bitola'dan Eleni Karinte adında bir kızın tüm hayatını sadece bir gece için birlikte olduğu adam için harcadığına inanıp inanmadığını sor?! Fakat, eğer onu beni sevdiğin kadar çok seviyorsan, bir şey söyleme ve en az mutlu olduğun kadar mutlu olmasını sağla! Fakat, eğer hâlâ balkondaki kızı hatırlıyor ve başka kimseyi sevmiyorsan, bil ki senin için bekliyorum ve bekliyor olacağım, hayatımın sonuna kadar! Geri geleceğini ve beni unutmadığını biliyorum! Babam öldü! Beni senden kopardığı, eve kilitlediği ve bir ay boyunca dışarı çıkarmadığı zamandan beri bir yıl geçti. Hiç ağlamadım çünkü biliyordum ki kilitler ve hapisler hiçbir şeyi değiştiremez. Beni evlendirmek istediği adamı sadece bir kere gördüm ve bana onu sevip sevemeyeceğimi sordu. Ben ona, “Hayır, ben ilk aşkımı seviyorum!” dedim. Babam beni hiç affetmedi, ben de onu affetmedim! Hep olduğum kadar genç ve güzel değilim.
Tüm yaşam bir günde geçti!

Sonsuza kadar seni seven ve daima senin için bekleyecek olan, Eleni Karinte."

27 Ağustos 2009

11

Ağustos 27, 2009
Dün gibi... Sanki 6 saat sonra yataktan uyanacağım ve evdeki yokluk dikkatimi çekecek: Annem, Babam ve Ablam. Kafamda oluşanlar belli lâkin her ihtimale karşı komşu Mehmet abiden alınır haber, Murat yoldadır ve ablamın sancıları artınca sabahın köründe hastaneye giderler...

11 yıl geçti üzerinden bu günün. 11 yıl doldu, Murat ilkokulu bitirdi, bir ay içerisinde takımlar içinde 6. sınıfa başlayacak. İlginç bir duygu. Ben sanki hiç değişmedim bu 11 yıllık zaman zarfı boyunca, hep çocuktum, hâlâ çocuğum her ne kadar arkamdan "Dayı! Dayı!" diye seslenen bir ufaklık olsa da...

İki senedir okulun ilk gününde onu ben götüremiyorum okula ama bu sene ben götüreceğim. Hangimiz daha heyecanlıyız bilmiyorum...

Ama yarın mumlarını üfledikten sonra alacağı hediyeler ile en heyecanlı ve mutlu olacak olan o zannedersem. Benim hediyem mi? Hazır tabi ki...


24 Ağustos 2009

Baloncuk

Ağustos 24, 2009
Bir gün içimdeki öfke son zerresini bulacak... Hayır, hayır! Son zerresi kalacak sadece içimde ve ben hayatımdaki en büyük umursızlıkla onu da atacağım içimden. Böylece içimde öfkenin en ufak bir zerresi bile kalmayacak...

Biliyor musunuz o gün ne olacak? Şimdiye kadar dünyanın belki de en mutlu insanı olmuş ben, belki biraz daha mutlu olacağım ama biliyor musunuz o gün ne olacak?

O gün her şey huzur bulacak, HER ŞEY!!! Ne sadece ben, ne sadece benim yaşantım... Fakat aynı zamanda tüm dünya.

Barış, işte o zaman hüküm sürecek!!!

21 Ağustos 2009

Ahmet Nedim Kilci

Ağustos 21, 2009
Biraz interneti karıştırdım aslında bu yazıyı yazmadan önce, amacım güzel bir foto bulmaktı. Lakin ben fotoğraftan çok yorumları buldum hakkında ve şunlar deniyordu:
  • "Kalender adam vallahi..."
  • "On numara hoca!"
  • "Bir tanedir Nedim Kilci!"
  • " -Yangın çıksa kurtaracağınız ilk hoca? -Kesinlikle Nedim Kilci, yoksa kim anlatır bize tarihi..."
O ne kadar "tiyatrocu değilim ki ben, çıkıp oraya avazım çıktığı kadar bağırıyorum..." dese de, selamlamaya çıktığında salonu yıkan alkışlar gösteriyor aslında, ne denli müthiş bir insan olduğunu...

Ahmet Nedim Kilci, Erciyes Üniversitesi'nde bir tarihçi lakin hoca olmasının, tarihi mükemmel anlatıyor olmasının yanında onu apayrı kılan bir yönü var öğrencileri için: Onlarla diyaloğu!

5 sene geçti Ahmet Nedim Kilci bizim sınıfımıza tarih dersine gireli ve o her derse geldiğinde tıklım tıklım olurdu sınıf, bahar şenliklerinde bile...

Uzatmayayım lafı fazlaca, uzun süredir doya doya görüşemiyorduk -Nedim hocaya doyum olmaz o apayrı ama- nihayetinde dün bunun acısını bir nebze gidermiş oldum. Bir nebze hasret giderdim, bir nebze yine o güzel muhabbetine doydum.

Güzel muhabbetin için sonsuz teşekkürler Nedim hocam. Şu an onu pek göremiyorum ama, umarım bizden sonraki nesiller de sizin yada en azından sizin bize aşıladığınız kadar bizim bakış açımıza sahip olurlar.

Siz hep var olun, saygılarımla...

10 Ağustos 2009

Aidiyet

Ağustos 10, 2009
Kendimi bildim bileli bir aidiyet sorunu yaşamadım. Çünkü ben Denizliliyim. Annem ve babam da öyle. Dedemler de... Onların dedeleri de... Onların dedeleri de...

Demem o ki neredeyse ezelden beridir Denizli'deyiz biz. Annem tarafımdan rahatça şunu söyleyebilirim ki Truvalılar zamanından beri buralardayız...

Babam'ın tarafı biraz karışıyor lakin o da ancak 1100'lü yıllardan önce. Çünkü kaynaklara göre biliniyor ki babamın köyü zamanında ülkelerini terketmek zorunda kalan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş. Uzunca bir süre herşeye rağmen hristiyanlığı terketmemişler. Babam'ın dedesinin anlattığına göre son kilise onun zamanında kapanmış (1878 - 1900 arasında bir zamanda)... Kilise kapanmış çünkü müslümanlığa geçen onca kişiden sonra azınlık konumuna düşen hristiyanlar göç etmişler.

Aslında bu kadar detayı anlattım da, asıl söylemek istediklerimle pek bir alakası yok. Konu tamamen benim kendi kişisel aidiyetimle ilgili. Onca kuşak insan gibi ben de Denizli'de doğdum, Denizli'de büyüdüm.

Lakin ne tuhaftır ki, artık Denizli'de yaşamıyorum. Görünen o ki, ben bu zinciri kırmış bulunuyorum. Yani benim çocuğum aidiyeti ile bu kadar gurur duyamayacak çünkü içinde bu denli güçlü bir aidiyet olmayacak.

"Nereden biliyorsun belki Denizli'ye dönüp, aynı aidiyete sahip birisi ile evleneceksin!" dediğinizi duyar gibiyim. Tabi bu da bir olasılık lakin benim Denizli'ye dönüşüm artık pek olası görünmüyor. Bu kadar yazdığım şeyden sonra bunun benim isteğim dışında gerçekleşen bir süreç olduğunu anlamışsınızdır.

Artık maalesef bu şehirde, benim için dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan şehirde yaşamıyorum. Evet, dünyanın en güzel şehirlerinden biri çünkü ben hayallerimi bu şehirde boyadım gökkuşağında bile bulamayacağınız türden güzel renklerle... Kültürümün bana kattığı o güzel renklerle... Bir insanın hayatının en güzel devresi olan o güzel çocukluk yıllarımda en güzel hayallerimi bu şehirde kurdum ben, bu şehirde, doğup büyüdüğüm ve şu an bu yazıyı yazdığım bu çatının altında... Ama işte ne var ki, ben artık bu güzel dünyada yaşamıyorum...

Bugün evde, dolabımın alt rafında duran dergilerimin, kitaplarımın ve yağlıboya malzemelerimin de paketlenip aşağıdaki kilere indirildiğini farkettim. Pek gocunmadım ama biraz burktu ister istemez. İçinde olduğunuz süreci durduramazsınız lakin bunu yüzünüze vuran şeyler sadece biraz hüzünle doldurur sizi.

Yarın saat 18.00'dan itibaren Son 5 yılda bu evde aralıksız geçirdiğim en uzun süre rekorunu kırmış olacağım çünkü son 5 yılda en fazla 2 hafta durmuştum burada aralıksız. Bu sefer 3 hafta buradayım ve bu bir yandan çok güzel iken, diğer yandan çok garip.

Bunu galiba ne ben hissettiğim kadar açık anlatabilirim, ne de yaşamayan benim hissettiğim şekilde anlayabilir...

07 Ağustos 2009

Anlamsız

Ağustos 07, 2009
Anlamıyorum, anlamayacağım da...

Başıma ağrılar giriyor gecenin şu bir saatinde, ama ben ne bu düzeni, ne bu yaşamı anlıyorum... Birileri gidiyor ve ben bunu anlamıyorum. Sonra bir melodi kalıyor kulağımda, üstüne sadece hüzün katıyor...

03 Ağustos 2009

Kabus!

Ağustos 03, 2009
Temmuz başından beri gündemi takip edememek böyle bir şey olsa gerek... En güvendiğin ve en çok kullandığın firmanın haberlerini alamamak...

Ama bu bir kabus olmalı. Öyle olmalı, birisi beni dürtmeli ve ben uyanmalıyım. Doğum günümde de attığım fırçayı geri alıyorum şimdi.

Mavi Bilgisayar'dan bahsediyorum. Denizli'ye döndükten sonra sitelerine girdiğimde gördüğüm yazıya anlam verememiş, web sitesinde problem var zannetmiştim. Bunu takiben sorunu öğrenmek üzere Mavi Bilgisayar Denizli şubesine gitmeye karar verdim ki 5 katlı koca binanın kepenkleri indirilmiş ve kapıda "Kapandık!" yazıyor.

Aklıma gelen ilk düşüncelerden kurtlulmak istedim o an, lakin ben ne kadar kurtulmak istesem de acı haberi bugün bizzat almış oldum...

Böylesine büyük bir firmanın batması çok acı ve büyük bir kayıp. Gerçekten çok üzüldüm.

Sağlam bir araştırmadan sonra kimseyi mağdur etmediklerini, aksine mağdur olan müşteriler için ellerinden geleni yaptıklarını öğrendim. Mavi Bilgisayar'ın yapması gereken güzel ve adil davranış da bu olmalıydı zaten. En kötüsü de (aslı var mı bilmiyorum) üst düzey yöneticilerden birinin yaşanan süreç sonunda kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş olması.

Velhasıl-ı kelam, bu sektör seni özleyecek Mavi Bilgisayar...

30 Temmuz 2009

Çeyrek Yüzyıl

Temmuz 30, 2009

Ben bir çeyrek yüzyılı geride bırakmak üzereyken, bugünün bir kısmını benimle geçiren, hislerimi - hislerini paylaşan, beni alabildiğine mutlu eden AİLEM, Aslı Su ADALI, Nur Filiz AK, Erdem NİZAMOĞLU, Ferhat Fikri ÖZEREN, Serkan YILDIZ, Ali Onur MANGA, Metehan SEZGİN ve Arda ÖZELGİN'e ve Fb aracılığı ile kutlamalarını ileten 75 kişiye, sistematik dahi olsa tebriklerini yollayan Teknosa, Hepsiburada, İdeefixe, Anadolu Sigorta ve Bonus Card'a (alacağınız olsun Turkcell ve Mavi Bilgisayar...) şükranlarımı ve iyi dileklerimi sunarım...

Günlerin önemi yoktur, insanların bana olan hislerinin de.... Herkesi severim ben hayatımdaki gerisi önemli değildir.

Bir 30 Temmuz daha geçti gitti. 24 yıl önce sabah 06.04'te dünyaya gelen ben, ne garptir ki saçlı sakallı kocaman adam oldum...

Hayat, hayatımda olan her bir insana en az benim istediğim kadar mutluluk saçsın!

29 Temmuz 2009

5000 km

Temmuz 29, 2009
5000 km,

4 şehir,

onlarca aktivite,

yüzlerce insan...




Yaşananların güzelliği kelimelere sığmaz.

Herşeyden sonra sakin, sessiz ve yalnız bir yaşam.

Ama her anı ile güzel.

05 Temmuz 2009

Kalem Kağıda Dökülür

Temmuz 05, 2009
Yazacak çok şey var... Aslında yazacak değil düzenleyecek toparlayacak ve kurgulayacak çok şey var.

İki yıl kadar önce basılmaya hazırlanmış şekilde ilk kitabımı derledim (böyle ilk kitap deyince çok karizmatik duruyormuş). Kitabı basmaları üzerine arkadaşımın firması olan Sümüklüböcek Yapım ile görüştüm. Çok bir öngörüşme niteliğinde idi. Sorasında ben kitabı biraz daha düzenlemek, ekleme çıkarma yapmak için ek süre istedim. Onları da bir yıl kadar önce yaptım. Sonrasında arkadaşımdan fiyat istedim. Lakin şu anda hâlâ bekliyorum. Galiba Aralık 2009 gibi bu iş neticelenmiş olacak ve ben de ilk kitabıma kavuşmuş olacağım.

Tüm bu süreçler esnasında ikinci bir kitap üzerine yazmaya başladım: Hayatnâme!

Böyle söyleyince kişisel gelişim kitabı gibi durdu. ZizÃ'da yollar etiketi altındaki, başlıkları şehir isimleri olan kısa hikayelerden oluşan bir kitap olacak bu. Gittiğim şehrin o dönem bana kattığı duyguları, heyecanları farklı bir yaşanmışlık üzerinden kurgulayan bir yazı dizisi gibi.. Şimdiye kadar 11 tanesi yazıldı ve daha kağıda dökülecek çok hikaye var.

Tüm bunların üzerine bir de üçüncü kitap peydah oldu başıma henüz iki gün önce... Uzun süredir istiyordum roman tadında birşeyler. Yeni karalamalarımız da bu yönde oldu, hadi bakalım.

Kitaplar bir kenara senaryolar da bitmedi henüz. 9 yıl önce yazdığım Çıkmaz Sokak adlı hikayenin sahne uyarlamasını 8 sene önce yazmaya başladım. Ne var ki ondan 2 sene sonra yazmaya başladığım Hatred isimli senaryo tamamlanmış ve iki kez sahnelenmiş olduğu halde Çıkmaz Sokak'ın senaryosu henüz bitmedi.

Bu yetmezmiş gibi 1 sene önce bir senaryo daha çıktı ortaya: Adamolulu Adamoğlu Adem! 30 tabloluk oyunun 5 tablosunu yazarak büyük aşama(!) kaydetmiş olsam da, yazmam lazım.

İşte bu yüzden daha çok yazmam lazım. Kafada, sağda, solda, karalamalarda, çeşitli defterlede, bir sürü yerde; bir çok şey yazıldı, çizildi lakin adam akıllı düzenlenmedi... Yok, yok oturup yazmam lazım...

30 Haziran 2009

Evet, Bu Bir Aşk!

Haziran 30, 2009
Özellikle son 2 haftada gittikçe güçleşen, derinleşen bir aşk. İçtiğin her bir bardak suyu onunla paylaşmak, balkonda oturup beraber güneşlenmek, onun güzel kokusunu doyasıya içine çekmek....

Aslında daha var anlatılabilecek. Ama gün be gün güzelleştiğini, büyüyüp, serpildiğini görmek çok ayrı bir duygu, çok ayrı bir heyecan... Evet, bu bir aşk! Olur mu demeyin, bunları yaşadığını bildiğim bir sürü insan var aranızda... Saklamayın.



Ahh, bir de bu var, kuma diyebiliriz belki de...



Ama ne var ki, hiçbir şey ama hiçbir şey benim kaktüslerim kadar değerli olamaz bu açıdan. Ama yakında olacak, yine kocaman bir kaktüs bahçem olacak...

(NFA'ya teşekkürler!)

04 Haziran 2009

Once Upon A Time In My Life - III

Haziran 04, 2009
Bu yaşıma kadar 5 defa hastaneye yatırıldım. Birini hiç hatırlamıyorum zira 3 günlük iken yatırılmıştım Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ne. 2 ay gibi uzun bir süreden sonra ancak ayrıldım hastaneden. Bugünkü karaciğer sorunlarımın hepsi de o günlerden miras'tır bana. Zira söylendiği üzere benim yaşamam bile mucize imiş. Ne var ki "Madem yaşayacaksın, al o zaman bu ömür boyu seninle olacak" diye bir adet Gilbert Sendromu vermişler yanıma...

Sonrasında ise 3 defa bağırsak iltihabından 1 defada burnumdan geçirdiğim operasyon sebebiyle hastanedeydim. İlk seferinden sonra tekrar hastane yollarına 6 yaşında düştüm. İşte hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biri bu yatışımın ikinci sabahı başladı...

Gözlerime inanamadığım bir manzara vardı pencerede. Manzarayı görürmez o şaşkınlıkla, yanı başımda duran ve tüm gece uyumayan anneme yönelttim soruyu:

Aziz: Anne! Gökyüzü neden böyle iki renkli, ne oluyor?
Perinur: (gülümsedi ve) Sabah oluyor güzel oğlum benim. Güneş doğmak üzere. Daha önce hiç sabah bu vakitte uyanık olmadığın için görmedin tabi. Güneş doğmaya yaklaştıkça gökyüzü güneş'in rengi ile sararmaya başlar, tüm doğu ufku bu rengi alır.
Aziz: Ne kadar güzel... Anne ben her sabah kalksam bunu böyle görür müyüm?
Perinur: Görürsün tabii ki...


Evet sadece sabah oluyordu aslında. Ama ne kadar mutluydum ki, anlatamam; ne sözler yeter buna, ne deyimler... Hayatımın en sevdiğim kadını ile hayatımın ilk gün doğumuna şahit oluyordum...

Yaklaşık iki yıl öncesinde, henüz 4 yaşımdayken de yine buna benzer bir şey yaşamıştım. Bu sefer beni büyüleyen inanılmaz çok sayıdaki yıldızlardı. Niye aynı yerde toplanmışlardı ki...

Aziz: Baba, yıldızlar neden burada daha çok?
Mehmet Ali: Orası bizim galaksimiz. Yani bizim güneşimiz gibi, diğer güneşlerin, yani yıldızların, beraber bulundukları bir yer. Galaksimizin adı ise Samanyolu. Biz de onun içindeyiz. Buradan bakınca sen onun bir kısmını görmüş oluyorsun, o yüzden orada yıldızlar daha çok...
Aziz: Neden Samanyolu demişler ona?
Mehmet Ali: Bizler kağnı ile saman çöplerini taşıdığımız zamanda, tabi kağnı sallana sallana gittiği için saman çöplerinin bir kısmı üstten hep yola dökülürdü. O yolu ay ışığında geçtiğinde toprağın arasında parlayan saman çöplerini görürdün. İşte samanyolu tıpkı o görüntüye benzer...


Ben sordum, anlattı da anlattı babam o gün: Yıldızlar, galaksiler, evren. Benim evren tanımlamam da o gün gelişti, Edwin Hubble'dan 69 yıl sonra.

Ve bu her iki günde de Annem ve Babam birer bilge olmuşlardı gözümde. Kahraman gibiydiler adeta, her şeyi bilen. Her ikisi de cevabı verdiklerinde yaklaşık olarak aynı yaşta idiler: 48.

Bugün bile aynılar gözümde. Astronom olmamı sağlayan, o ışığı bana veren birisi varsa o babamdır, bir çok noktada bildiği "herşeyi" aktardığı ve anlattığı gibi... Bugün hayata ne kadar anlam katabiliyorsam ve gün be gün ne kadar mutlu isem bu da annemin mirasıdır bana.

Ben ne yapsam ne etsem sizin hakkınızı ödeyemem bunu biliyorum... Ama sizi çok seviyorum! Hep mutlu kalın...



(Fotoğraflar: guyfromczech, amylrun)

29 Mayıs 2009

The End!

Mayıs 29, 2009
Çok güzel bir film izlersiniz ve hani sonra bittiğinde üzülürsünüz; ya da yıllardan beri bir dergiyi takip etmektesinizdir ve dergi herhangi bir sebeple yayın hayatına son verirse kahrolursunuz. Ne bileyim ben, bu işler böyle benim için bir şeyin sona gelmesi ve bitmesi. Scrubs bile bitti 8 seneden sonra, üzüldüm...

Bir şeyleri kaçınılmaz sona bağlayan ne hep çok merak ettim lakin çözmem için kaçınılmaz sona gelmiş olmam gerektiğini de farkettim. "The End" dedim yazıya lakin ben yazmayı falan bırakamam. Kendi kaçınılmaz sonumla beraber biter benim kalemim... Ya kalkar buraya yazarım, ya da alır kalemimi defterime karalarım satırlarımı... Ama yazarım nihayetinde, son yoktur, final yoktur.

Son günlerde takip ettiğim blogların üst üste kapanması, yazarlarının bizlerle paylaşmayı bırakması da içime koyar oldu. Herkesin hayatı birbirinden zor. Herkesin de geçerli bir sebebi var bunu da biliyorum. Ben sadece aynı kalemden çıkan güzel yazıları artık bir daha okuyamayacak olmama üzülüyorum yani, olan bu...

01 Mayıs 2009

May Day (Uluslararası İşçi ve Emekçi Bayramı)

Mayıs 01, 2009




Yine 1 Mayıs: 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı. İşçilerin ve emekçilerin, ve onlara gönül ve destek veren insanların bayramı...

Bugün yine her 1 Mayıs'ta olduğu gibi bazı işçi kesimleri çeşitli yürüyüşler düzenlediler. Çeşitli gösteriler yaptılar ve törenlere katıldılar. Yapılan bu güzel törenler ve gösterilerden sonra, yorgunluğu da atmak için kırsal kesimlerde düzenlenen şölenlere katıldı herkes. Çalınan şarkılar eşliğinde eğlenildi. Günün tatil olması sebebi ile kimisi ailesini kapıp çayıra, ormana pikniğe koştu, kimisi ziyaret edemediği sevgili dostlarını ziyaret etti. Her yerde şenlik havası vardı adeta: Genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu sevinçliydi.



Devlet erkanı da boş durmadı tabi. Sendikaların başlarındaki kişiler daha önceden ayarlandığı üzere siyasilerle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüştü. Sonra beraberce verdikleri dostluk ve kardeşlik mesajlarında bugünün önemine bir kez daha değindiler. Siyasiler üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirmek için döndüler çalışmalarına...

Akşam evlerine dönen tüm halk aynı coşkuyu, sofrada aileleriyle beraber tekrar paylaştı, ekrandaki görüntülerle göremedikleri güzel etkinlikleri izledi. Güzel bir bayramdı yine, her zaman olduğu gibi. Güzel 1 Mayıs.

Sonra engin bir huzurla o akşam tekrar yataklara döndü insanlar. Bahar da geliyordu artık. Yarın erken kalkıp bu keyifle güzel bir kahvaltı ne de güzel giderdi...



(Bunlar yurt dışından bir yerden, insanların birbirlerine birazcık daha olsun saygılı olduğu güzel bir ülkeden alınmış 1 Mayıs izlenimleriydi. Bugün 1 Mayıs o ülkede böyle yaşandı. Bunları anlatan arkadaşım da ailesini kapıp kırlara gitti bugünün devamında. Babası için ise çok büyük bir gurur olduğunu söyledi ülkesindeki bu kutlamaların, ülkesi için zamanın en büyük devrimcilerinden biri için... Kazara(!) yanlış fotoğrafları yüklemişim yazıya, kusuruma bakmayın....)


(Fotoğraflar: NTVMSNBC FotoGaleri)

21 Nisan 2009

մի Հայերեն մարդ

Nisan 21, 2009
Evrilmiş insan oğlu yıllar yılı... Bugünlere, kimine göre bir hücreyle başladığı evrim sonucu gelmiş, kimine göre de ilk insanlar Adem ile Havva'dan. Nasıl olduğunun konu ile bir alakası yok. Sonuçta bir yerden gelmişiz ve hepimiz aynı kökenden, aynı kandanız.

Fakat nedense sayımız arttıkça aynı kandan da olsak, karındaş belki baba-oğul dahi olsak birbirimizi katletmekten, birbirimize düşman olmaktan kaçınmamışız. Hatta gün gelmiş ayırmışız kendimizi diğer insanlardan, isimler koymuşuz... Kimimiz Türk olmuşuz, kimimiz Yunan, kimimiz Ermeni. Birbirimizi sınıflamak da yetmemiş diğer sınıflardan atfedilmek hakaret gibi olmuş üzerimize... Kendimiz dışında kalanları da hiç bir zaman beğenmemişiz.

Bunun da aslında elma meselesinden bir farkı yok, kendimizi sınıflandırmak konusunda. Halbuki hepimiz insan evladıyız, hepimiz aynı türün devamlarıyız. Ne var ki atalarımızdan bize aktarılan en kötü özellik olagelmiş kin duygusu. Bu kin o kadar büyümüş ki içimizde, halen birbirimize rahat vermiyoruz, hem de atalarımızın yaptığı hatalardan ötürü tanımadığımız insanlara karşı...

İşte Makedonya gezisi öncesi bu acıklı tabloyu daha derinden gördüm; Yüksek Jeofizik Mühendisi olan Ermeni bir adamın kullandığı taksiye bindiğimde... Arkadaşları yaşadıkları yerleri, evlerini terk etmek zorunda kalmışlar zamanla, okullarını bitirdikten sonra yada henüz bitiremeden. İşte bu adam ısrar etmiş, mühendis olmakla kalmamış üstüne yüksek lisansı da tamamlamış. Belirli süre bir yerlerde çalışmış fakat çok geçmeden etnik kökeninden kaynaklı rahatsızlıklar, baskılar onu taksinin şoför koltuğuna itmiş. Yine de vazgeçmemiş, ve ayrılmamış doğduğu büyüdüğü topraklardan, terk etmemiş evini.

Tarihte ne yaşanmışsa yaşanmış. Günümüzle bağdaştıramam. Bugünlerde yine aynı konu doruğa tırmanıyor. Alt tarafı bir futbol maçı oynanacak olsa da insanlar "Kardeşimin katilleri gelemezler memleketime" nidaları atabiliyorlar. Ne diye peki? Ne için? Atalarının yaptıklarının cezasını o çocuklar çekmek durumunda mı? Kastedilen "hoşgörü" buraya kadar mı?

Bu kin duygusundan ne zaman kurtulmayı düşünüyoruz acaba, ne zaman gerçekten barışın peşine düşmeyi planlıyoruz? Ya da ne zaman hep söylediğimiz gibi çocuklarımıza güzel yarınlar bırakmak için çabalayacağız?

Ben bu sorular arasında sıkışıp kalıyorum, sonra hayatım daralıyor, nefes alamıyorum, boğuluyorum. Güzel bir geleceğin yok olduğu her bir günü geride bıraktıkça ben biraz daha yok oluyorum...

(Hazır cevap: "Onlar yapıyorsa biz de yaparız!", "Onlar şöyle böyle yapacak da biz bağrımızı mı açacağız?!"... Unutmayın ki kıyas hiçbir zaman barışı getirmedi bu dünyaya, sadece nefreti yaydı, kan döktü...)


(Fotoğraf: fotograf.yazidunyasi.com)

13 Nisan 2009

ve Perdeee.....

Nisan 13, 2009
ve Perde.... Bakın işte yine sahnelerde siz varsınız. Sizler selamlayacaksınız seyirciyi, alkışlar sizin için kopacak. Kimse inandıramaz bana, yalan o ölüm tarihlerinin hepsi. İçimdesiniz, öyleyse yaşıyorsunuz. Zaman zaman gözlerimden bir iki damla yaş olup kaçmaya çalışsanız da mümkünâtı yok, gidemezsiniz bir yere... Haydi şimdi hep beraber selamlayalım seyirciyi, sizin gittiğinizi söyleyenlere inat...











Ve resmini koyamadığım yüzlerce üstâda atfen... Sizler hep var olacaksınız!

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts