Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2013

Cadı'ya Masallar - II

Şubat 21, 2013

Merlow ve İcatları

Bir varmış, bir yokmuş, hikayeler anlatıladururmuş. Değirmen su taşırken, aylar akar geçermiş. Develer tellal olur, tek boynuzun masalını çığırırlarmış...

Penceresinden ayları sayarmış Merlow, geçirdiği zamanı takip edebilmek için. Kasabaya geldiğinden beri dört yeni ay geçmiş. Geçmiş zaman geçmesine ama, Merlow bir sürü nicelikler öğrenmiş...

Palyaço ile konuştuktan sonra kasabaya dönen Merlow, bir ahşap atölyesine gider. Fakat bu ahşap atölyesi öyle sıradan bir yer değildir Merlow için. Bu ahşap atölyesinin ustası, oyuncak üretmektedir. Hikayenin meşhur Gepetto ustası gelir aklına hemen Merlow'un. Yanına çekine çekine gittiği oyuncak ustası, şişman, sakallı ve gür saçlı birisidir. 

Merlow'u görünce kaşlarını çatarak bakması, beklemediği bir karşılamadır Merlow'un. "Korkuttum mu seni, ufaklık?" derken gülümsemeye bırakır yüzündeki ifadeyi usta, bir yandan köşede duran gözlüklerine uzanırken.
 - Gözlerim görmez benim pek, ama ne zaman ki, görmeye ihtiyacım olmayacak kaba işlerle uğraşırım, atarım  bu camları bir kenara...
 - "Ben...." der Merlow çekine çekine...
 - Sever misin oyuncakları? 
 - Eh...

 - Eh mi, oyuncak sevmeyen çocuk mu olurmuş ufaklık?
 - Kitap severim ben çok... Yıldızları bir de... Bir de.... Iııı... Gökkuşağı'nı... 
 - Söyle o halde akıllı bıdık, adın ne, ne ararsın buralarda tek başına?

İlk başta biraz çekine çekine, sonra sakallı oyuncak ustası Petrov'un gülümseyen yüzünü gördükçe, heyecanla, anlatır hikayesini Merlow. Uzunca bir diyaloğa tutuşurlar Petrov usta ile, çocukça olduğu kadar olgun da bir diyaloğa... İşte Merlow'un ahşabın dilini öğrenmeye başlaması bu minik atölyede, böyle başlar.

Becerikliliği, Merlow'u kısa sürede iyi bir çırak haline getirir. Çalışkan bir çocuk olan Merlow, kısa sürede ahşaptan iyice anlar hale gelir. Bunu akşamları, arta kalan ağaçları, yontarak, onlarla yeni aletler yaparak gerçekleştirmiştir. Merlow geçen dört aydan sonra, artık gitme vaktinin geldiğini bir akşamüstü yağan bahar yağmurundan anlar. Gökkuşağı'nı görür görmez gözlerinin önüne gelir yine Tek boynuz...

Ancak bu sefer kendini apar topar yollara atmaz. İşe koyulur. İşine yarayacak güzel aletler yapar kendine ahşaptan. Sandığının tekerleklerini yenileyerek başlar işe...

2 haftasını hazırlıklarıyla geçirdikten sonra, vakit gelmiştir Merlow için. Ustası ile vedalaşır yola koyulmak üzere. Ustası, sandığına, Merlow için hazırladığı çeşitli, ufak tefek, yontma aletlerini bırakır...
 - Petrov ustanı unutmayacaksın Merlow, yoksa bozuşuruz senle?!
 - Unutmam usta!
 - Aferin, delikanlı... Büyüyorsun artık. Yolun açık olsun demek düşer bana, ama burada bir evin olduğunu da hiçbir zaman unutma. Ben sadece minik bir tohum serptim sana öğrettiklerimle. Ve biliyorum ki, sen o tohuma çok iyi bakacaksın, büyütüp güzelleştireceksin.. Gökkuşağı'na gelince de...

Petrov kulağına yaklaşır Merlow'un ve bir şeyler fısıldar kulağına. Merlow'un ustasını bıraktığı için asık olan suratı yerini tatlı bir gülümsemeye bırakır ustasının kulağına fısıldadıkları ile... Sarılır boynuna kocaman Petrov ustanın ve koyulur yoluna... 

Hafiften yağmur başlar Merlow kasabayı terk ederken  sanki kasabanın gözyaşlarıymışçasına ve yola koyulur Merlow, Gökkuşağı'na...


(Resim: Ernst Juch'un Toy Maker isimli tablosu)

22 Ekim 2012

Cadı'ya Masallar - I

Ekim 22, 2012

Merlow ve Sandığı

Bir varmış, bir yokmuş, hikayeler anlatıladururmuş. Zaman geçer, su dereden akarmış. Ay ışığı geceyi aydınlatırken, periler masalları çocuklara fısıldarmış...

Yine Ay ışığının aydınlattığı bir gecede annesinin ona anlattığı masaldan öğrenmiş tekboynuzların ne olduğunu, Merlow. Gökkuşağı her zaman, güzel ve çekicidir her yaş için. Hele bir çocuk için ise, daha güzel ve alımlıdır.  Merlow'un bu geceye kadar bilmediği şey ise, gökkuşağının bir ucunda olduğu söylenen hazinenin başında bir tekboynuzun beklediği imiş.


Merlow, idealist olmasına idealist, ancak kendi içine kapanık bir çocuk. Arkadaşlarıyla pek oynamaz, kendi kafasında binbir türlü hayaller kurar, okuduğu kitaplardan bildiği kahramanlarla da bu hayalleri bezermiş. Ne var ki, bu hayalleri, annesinin o masalı anlattığı geceden sonra, hep bir tekboynuza bağlanmış adeta. Kafasından atamamış bir türlü, gökkuşağının ucundaki hazineyi değil de, onu bekleyen tekboynuzu... 

İşte cin fikirliliğini kullanıp, evden kaçmasına sebep olan hayal de bu olmuş. Bir gece, odasında eşyalarını sakladığı sandığa, oyuncaklarından bozma iki tekerlek takan Merlow, o geceyi karşılayan sabahla beraber, henüz Güneş uyanmadan, evinden kaçar... Derdi, tekboynuzu bulmaktır, gökkuşağına doğru yürüyüp. Merlow zeki bir çocuk, okuduğu kitaplardan gökkuşağına ulaşmanın zor olduğunu çok iyi bilmesine rağmen, hayallerine sığdıramadığı o tekboynuzu görmek pahasına dökülür yola...

Artık ev uzaktır Merlow'a ve sandığı hayatı olmuştur ona. Yer yer ürküp, içinde uyuduğu sandığı, evi oluverir bundan sonraki günlerinde...

Geceleri oturup yıldızları izlerken tekboynuzu düşünür yine hayallerinde; morlu, yeşilli yelesi olduğunu hayal ettiği beyaz bir tekboynuz. Boynuzu ise tarif edilesi değildir, sanki en değerli taş, en değerli mücevherat yanında hiç kalır... Tüm bu hayallerden sonra kendi çelişkisine düşüp lanet eder yıldızlara ve yağmurun gelmesini ister, günün ilk ışığıyla...

Günler geçer... Merlow bezgin bir şekilde dolanmakta iken, bir palyaço ile karşılaşır yolda... Palyaço, kasabadan az biraz uzakta bir yerde, eşyalarını toplamaktadır, başka kasabalara, başka çocuklara ulaşmak için. "Merhaba" der Merlow, çekine çekine:

 - Hooo! Merhaba genç delikanlı! N'aparsın buralarda, gösteriyi çok mu sevdin yoksa?

"Evet!" der Merlow, yine çekinerek...

 - Adın ne bakayım senin ufaklık?
 - Merlow benim adım.
 - Söyle bakalım Merlow, ne taşıyorsun o sandığının içinde, oyuncaklarını mı?
 - Evim o sandık benim, eşyalarım var içinde...
 - Nasıl yani!? Sen evinden uzak olmak için biraz genççe değil misin?
 - Gökkuşağı'na gidiyorum ben! Günlerdir yollardayım...

Şaşırır palyaço, bir yandan Merlow'u ne kadar sıradan bir çocuk gibi görmeye çalışsa da, gözlerindeki kararlılık şaşırtmaktadır onu. Konuşmaya devam ederler bir süre daha Merlow'un serüveni üzerine ve Palyaço bir şeyi itiraf eder:

 - 22 yıl önceydi, küçüğüm. Evimi barkımı bıraktım, yollara koyuldum. Amacım Gökkuşağı'na erişmekti, aynı sen gibi. Ama ben hazinenin, zenginliğin peşinde idim. Dolandım, dolandım, dolandım... Erişemedim ona. Sonra hayatımı yoluma koymak için gökkuşağının renklerini saçıma, yüzüme, kendime bezeyip, insanlara şebeklik yaparak para kazanmaya, karnımı doyurmaya başladım. Anladım ki gökkuşağı benden çok uzaktı... ve sonunda bıraktım. Artık derdim, kendim bulamadığım mutluluğu kasabalı çocuklara ve büyüklere verebilmektir. Ancak sana benden bir tavsiye, gökkuşağı kolay erişilir bir şey değildir... Dikkatli ol, harap olma bu yollarda, Gökkuşağı izinde, sandığın peşinde...

Vedalaşırlar palyaço ile... Merlow'u bu konuşmalar üzerine bir sürü korku ve bir dizi endişe sarmıştır. O gün palyaçoyu izlediği kasabaya geri döner Merlow, hem biraz olsun dinlenmek, hem de küçük bir dükkanda karın tokluğuna çıraklık yapmak için...


(Çizimler (sırası ile): Ulla Hennig, Sabra A. Scherer)

06 Haziran 2011

Peri Fırtınası - 2. Bölüm

Haziran 06, 2011
Hayal bile değildi uçmak...

Adının Murat olduğunu sonradan öğrendiğimiz kızıl güvenlik görevlisi, bizim odasında ne işimiz olduğunu sorduğunda... Bir süre evelemeden gevelemeden sonra, dürüstlüğü seçip, kaçacağımızı itiraf ettik. Güldü Murat... Epey bir güldü... "Siz buradan nasıl kaçacağınızı zannediyorsunuz" demesi ile anlattı tüm hikayesini...

Murat burada çalışan bir çok kişinin koşullardan rahatsız olduğunu ancak isteseler bile işi bırakamadıklarını, geçmişteki bir çok firar'ın başarısız ya da sonunun kötü olduğundan bahsetti.

- Siz,... dedi ...yine şanslısınız. Lazımsınız çünkü bunlara.

Bunun üzerine uzun uzun konuştuk. Bizi kullanacaklarını biliyorduk elbette ama daha gelecek insanların olduğunu bilmiyorduk. Biz sadece ilk iki idik. Diğerleri geldikçe Murat'ın odasını toplanmak için kullandık. Artık plan kesindi ve Murat da içindeydi...

Bir kaç güne hocam tekrar geldi, artık hocam demek tiksindiriyor ya... Fakat farkettiğim önemli bir şey oldu. Zira hocam sadece bir anlaşma ortağı da değildi. Benimle konuşurken yüzüme bile bakmadı bu sefer. Lanet ettim kendisine ve yaptıklarına... 

 - Hiçbir şey yaptıramayacaksınız bana ve diğerlerine, bunu bir kere aklınıza sokun artık!!!
 - Aziz... Aziz! Keşke her şey senin benim isteğimle olsaydı... Ama yapacaksınız, daha durun hele, daha durun...

Bu konuşmanın üzerine arkadaşım ile Murat'ın odasına gittik... Artık harekete geçmek gerekli idi. Uzun konuşmaların ardından, Murat'ın odasına saklanmaya karar verdik, hep beraber, 8 kişi. Başlangıcı biraz zor bir plandı bu zira, kaçmış süsü vererek bir kaç günü Murat'ın odasında geçirecektik. Daha sonra zayıflayan güvenlikten faydalanıp, gerçek firarı gerçekleştirecektik. 

Kafama takılan yakında bir yerleşim birimi olmamasıydı. "Peki nasıl ulaşacağız bir yerlere" dediğimde Murat'a, yakında bir dağ evi olduğunu ve yamacın ters tarafında olduğu için buradan görünmediğini, orada bir yardım ateşi yakıp bekleyeceğimizi söyledi...

3 gün sonrası olağan bir kutlama günü idi orada. Büyük bir aile burada ikamet eden. Aile mafya işlerinden bağımsız yaşıyor. Adları temiz yani anlayacağınız. Eğlence erken başlasa da, kutlama yemeğinin yeneceği sırada hafiften başlayan rüzgar, bir anda güçleniyor yağmurla beraber...

O zaman ilk defa duydum ne olduğunu Peri Fırtınası'nın... Anons yapılıyor aile üyelerinden biri tarafından: "Sevgili dostlar, aldığımız rapora göre, Peri Fırtınası bu sene beklenenden erken geldi. Sizden isteğimiz evde kalmanız ve odalarınızdan dışarı adım atmamanız. Can sağlığınızı düşünüyorsanız, bu duyuruyu lütfen dikkate alınız!"

Murat, Peri Fırtınası'nın inaılmaz bir fırtına olduğunu söyledi. Fırtına çok kuvvetli olmasa da, yeri gerçek anlamda yerinden oynatan bir fırtına idi... ve Murat ekledi: "İşte bizim için fırsat budur!"

Fırtına'nın tüm elektrik sistemini alt üst etmesi ile birlikte fırladık dışarı hep beraber ve ilerlerken birden büyük bir sarsıntı ile yarıldı yer... Tepenin ortasında kocaman bir çatlak oluştu. Tam o çatlağa doğru bakarken, göklere yükselmeye başladık!!! Fırtına kara parçasını havalandırmıştı, üzerinde bulunduğumuz... ve yükseldik... Koca kara parçası uçuyordu adeta... Ancak kısa bir süre sonra alçalmaya başladık. Fakat yükseldiğimizden çok alçalıyorduk. Uzun bir süre geçtikten sonra, tam da planladığımız dağın yamacına çakıldık...

Etrafa bakmamla beraber yaşadığım şok bir ayrı olsa da Murat aldırmadan, küçük bir yokuştan aşağı inerek yakmak için bir balya aramaya gitti... Mimarisi hiç de hoş olmayan, farklı bir yere düşmüştük biz... Bu dağ evi hiç rahat vermiyordu zira, Murat'ın yaktığı turuncu saman balyası da...

 - Murat! Nerede olduğumuzun farkında mısın? Burası hiç bir dağ evine benzemiyor!!
 - Farkındayım, ama kaybedecek vaktimiz yok, nihayetinde dağın yamacında hala bir dağ evi...
 - Yukarıda birileri var? Onlardan yardım isteyelim... dedim tam o anda, yukarıda farkettiğim iki insanı görür görmez.

Genişçe yokuşu çıktıktan sonra tam yardım isteyecektik ki, gördüğümüz görüntü kaçmamızı gerektiriyordu, zira oradakiler, insan değil, uzun kafalı, kırmızı gözlü yaratıklardı... Diğerlerinin yanına koştuk direk ve oradan kısa bir yürüşüyün ardından tamamı Roma tarzında, taşlardan yapılmış bir şehre girdik. Lakin her yer, o garip insanlardan doluydu. Kör olduklarını o ara farkettik.

Şehrin içinde koşarken birden bir labirent'e girdik... Nereye gideceğiz, derken labirentin içinde karşımıza, yanımızdaki 4 kızın babaları olduğunu iddia eden, neredeyse aynı takım elbiseyi giyinmiş ellerinde şemsiye 4 adam çıktı... 

"Oh şükür, bulduk kızlarımızı!!!" diyerekten bize doğru yaklaşırlarken durdurduk onları ve kızlara döndük: "Bunlar babalarınız mı sizin?"

Biri cevap verdi:
 - Evet, ama babam ne böyle giyinir ne de konuşur. Ben hiç hoşlanmadım bu durumdan...

Bunun üzerine adamları başımızdan savıp devam ettik labirente ve bir şehre çıktık yine... Soğuk, donuk, karanlık ama kalabalık bir şehre... Sağa sola bakınırken, tabelalarda, reklamlarda yazan Kril alfabesini farkettik. Tam kril alfabesinden dolayı herhalde Rusya'da bir yerde olsak diyecektim ki, yazanlar Türkçe idi!

O an neye uğradığımızı şaşırarak devam ettik ve ilk karşılaştığımız iki kıza sorduk: "Neler oluyor, neredeyiz biz?"

Kızlar şaşkın şakın birbirine bakıp:
 - Eski Türkçe? Eski Türkçe mi konuştu bunlar? dediler... Kzıların konuştuklarını az buçuk anladık...
 - Niye kril alfabesi kullanıyorsunuz?
 - Kril alfabesi ne demek ya? Başka alfabe var sanki... Bin yıllardır bu alfabeyi kullanıyoruz...
 - Bin yıllar?
 - Dalga mı geçiyorsunuz bizimle?
 - Afedersiniz ama hangi yıldayız biz!
 - 27152!!!



Hayır, hayır, hayır! 27152? Nasıl yani....Bir an her şey değişti, çevreye bakışımız, algımız... Peki neden süper modern bir şehirden öte '80 Yugoslavya'sı tadı veriyordu heryer?

Kızlar devriye polislerini aradılar derhal. Polis geldi, gecikmeden. Kırmızı ilginç bir kıyafet giyiyorlardı. Bizi anlamakta zorluk çektikten sonra damgamızı göstermemizi istediler bizden. Damga?? Bir süre birbirimizi anlamaya çalıştıktan sonra, Murat cebinden kimliğini çıkardı ve bunun üzerine gerçekleşen uzun telsiz görüşmelerinden sonra, tutuklanarak bir polis trenine bindirildik. Şehrin tramway hattında dolaşan bir polis treni.

Murat'ı yanıma oturttum trende... 25 bin yıl. Yüzyıl değil, bin yıl değil, 25 bin yıl geleceğe gitmek!!? Tam o esnada arkamdan kulağıma fısıldadı birisi: "Ne hissettiğinizi ben çok iyi biliyorum, evet 25 bin yıl!!!"....

O fısıltıyla birlikte odamda buldum kendimi. Sağıma soluma bakındım. Omzumda inanılmaz bir ağrı vardı... Bir iki saniyeden sonra farkettim uyandığımı...

Uyuyakalmak kötü... Hele ki ters bir şekilde, omzun üstüne yatarak. O değil de, hâlâ acıyor omzum...



Peri Fırtınası - 1. Bölüm

Haziran 06, 2011
Hayal bile değildi zaman yolculuğu...

Ama her şey, hocam ve 2 arakdaşımla beraber o ıssız tepeye gitmemizle başladı... Uzaktan bile hoşuma gitmemişti görüntüsü. 


Arabadan indiğimizde bir grup insan karşıladı bizi. Çok yüksek güvenlik önlemleri altında korunan böyle bir yerde bizim ne işimiz vardı hiç bilimiyorum. "Her şey hazır mı hocam?" dedi adamlardan birisi. "Planlandığı gibi..." cevabını verdikten sonra hocam, içeriye buyur ettiler bizi.

Önce ben geçtim dar kapıdan ve onu takip eden dar ama kısa merdivenlerden. Yarım kat yukarıdaki salonda beyaz kazaklı, saçı at kuyruğu bir kız dışında 5 adam vardı, hepsi takım elbiseler içinde.

Sonradan bir kişi daha geldi ki içeri, ben o anda ne olup bittiğini hızlı bir şekilde anlamam gerektiğini farkettim. Uzun süredir aranılan meşhur bir suçluydu bu adam. Mafya'nın allahı... Oturdu yavaşça, son kalan, boş, siyah deri koltuğa ve bana döndü: "Hoş geldiniz Aziz bey..."

Bir an nevrim döndü! Ben hocamın ve arkadaşlarımın da içeriye geçeceği düşüncesi içersindeydim ve hatta beklemekteydim o ana kadar lakin, onlar anlaşma karşılığı beni getirmişti bu adama. Bir yandan bu adamın beni ne yapacağını düşünürken, o yine konuşmaya başladı, yanındaki çekmeceden şırınga tabancasını çıkarırken:

 - Buralarda işler pek öyle beklendiği gibi gitmiyor bu aralar, her şey pek yolunda değil. Tabi ki, bunların da belli başlı sorumluları var...

Tüm bunları söylerken  bir doz ilacı doldurdu tabancaya, yine yavaşça ve yanımdaki Fehmi Bey'e seslendi, arkanızdaki kutuyu bana uzatır mısınız diye...  Fehmi Bey'in ise arkasına dönmesiyle, o koca bir doz zehirli ilacı boynundan yemesi bir oldu ve koltuktan düşerek can verdi gözümüzün önünde... Hemen ardından küçük kıza doğru çevirdi silahı adam ve küçük kız bir anda eğilerek;


 - Dede yaaa!..... Yapma şöyle....
 - Bu veledi de vuracağım bir gün ya, kıyamıyorum işte... Lafı uzatmadan, siz şimdi odanıza geçin Aziz Bey... dedi silahı bana doğrulturken ve ekledi... ...ve sorumsuzların başına ne geldiğini unutmayalım!


Herkes odayı terketti ve ben fırsatını bulup, kapıdan çıkıp, şansıma kaçtım oradan... Ama nasıl bir kaçış!

Şehre döndüm... Çok sevdiğim -ve hoşlandığım- bir arkadaşımla karşılaştığımızda o da arandığını anlattı aynı adamlar tarafından ve benzer bir hikaye gelmişti başına. O sırada tam telefona sarılacaktım ki, benim peşimde olabilirler lütfen gidelim demesiyle kendimizi bir ara sokakta koşarken bulduk... Viyana'nın o dar ve güzel sokağından ele ele koşarken sevdiğim kız ile, bir şeyden kaçmıyor olmayı yeğlerdim, ama...

Maalesef geri götürüldük. Bir de üzerine güveliğin artırılmış olması sürprizi eklendi... Fakat yine de durmak akıl kârı değildi, arkadaşımı ikna ettim kaçmak için ancak başarılı bir girişim olmadı. En azından kafaladğımız bir güvenlik görevlisinin odasında saklanıyorduk artık, Peri Fırtınası'na kadar...

...





(Resimler: Lupum Singuraticum, Carola Angulo)

19 Ocak 2011

Fırat

Ocak 19, 2011

Öylece uzanıyordu... Olan bitenden, her şeyden habersiz. Bundan sonra da haberdar olmamak istercesine, uzanıyordu... Yıllarca üzerinde çalıştığı meslek, yine onu orada koruyordu. Soğuktan koruyordu belki, belki de kıskançtı kem gözlerden koruyordu.

Yapacak işleri vardı ama o öylesine bir yerlere saklanma isteği hissetmişti. Kim bilebilirdi ki öylesine ulu orta saklanmaya çalışacağını.

Neden saklansındı ki bu adam? Ne yapmıştı ki bu adam? İşte kimse bu soruya cevap veremedi, belki vermek istemedi.

Tüm bunlar olurken dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kadının gözünden bir damla yaş süzüldü. Sevmek apayrı bir şeydir. Ne yap, ne et atamazsın içinden. Ama ne var ki, kimse o gözyaşının sebebini de anlamadı.


Orada öylece uzanıyordu... Nasıl başardıysa, öylesine bir saklanmıştı ki, bir daha bulunamadı. Aramak istemeyenler bile aradı ancak kimse onu bir daha bulamadı...

Tüm bunlar olurken, semada beyaz bir güvercin uçuyordu. Sanki o biliyordu nereye saklandığını, sanki o görmüştü. Ancak o küçük güvercinin içinde bile bir his vardı. Güvercin kalbi yaralı, bitkin ve yorgun düşmüş bir şekilde uçuyordu. Kimselere demedi ne gördüğünü, onun nereye saklandığını...

Güvercinin ne ilk durağıydı burası, ne de son. Uğurlu günlerde de uçmuştu bu güvercin, bileklerine zincir vurulan günlerde de... Uçtu hep inadına, engel tanımadan!

Yükseklerden uçtu yine, bu sefer Fırat'a doğru...


(Fotoğraf: Leo Pan)

07 Kasım 2008

Muğla

Kasım 07, 2008
Bir yol aynı anda kaç yolla birden kesişir? Ya da cümleyi toparlayıp söylersek: Bir kalp aynı anda kaç sevgi ile kesişir. Ben insanların “insan bir kişiyi sever” ya da “bir yüreğe bir sevda sığar” gibi klişe laflarını hiç sevmem. Hem annesini hem de babasını sevemez mi mesela bir insan? Elbette ki yapabilir. Bir kalp birden fazla kişiyi sevebilir. Bir yol onlarca başka yolla kesişebilir.

Evet tam olarak anılardan ve depreşip yerinde duramayan duygulardan bahsediyorum. Ancak işin sadece soyut kısmında değilim. Bazen duygular bir noktada, bir coğrafi bölgede o kadar depreşir ki... Sebebi de sizin, o duyguları üzerinize serptiren anıların hepsini orada yaşamış olmanızdır belki de..

Aslında hepsinden önce derin bir sevda vardı sadece... Yollar kesişmeden önce... Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Her şeyi altüst etmeye yeten...

Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi. Aşk'ın kimyasını bilseydi belki, belki de kadınları bilseydi biraz; almazdı başına böyle bir bela... Lakin ziyaretçimiz her şeyden habersiz kalakalmıştı güzelin karşısında. Belli belirsiz bir 'merhaba' ise her şeye davetkar. 13 gün sonra aynı odada, hemen yanındaki yatakta yattığı zaman uyumanın ne kadar zor olabileceğini o an kestirebilseydi, 'merhaba' biraz daha net ve kesin olurdu belki de...

Sorun da burada ya zaten, yeni ve küçük ziyaretçimiz geldiği bu yeri tanımlayamadığı gibi, içinde bulunduğu anı da tanımlayamayacak kadar yeni ve küçük bir ziyaretçiydi. Eğer dünyadan soyutlanmamış olsaydı o an, karşıdan gelen 'merhaba' cevabı ile birlikte öğrenebilirdi, iki kelimenin iki insanı ebediyen nasıl bir arada tutabileceğini... Zaten yeni ve küçük ziyaretçimiz o an anlayabilseydi durumun vahimetini, hiç uyuyamadığı o 13. gecenin sabahında nasıl olup da yan yatakta uyandığını sorgulamazdı sonrasında. Duysaydı 'merhaba'yı güzelin ağzından, iki kelimenin büyük bir bağlılık olduğuna o an tanık olabilirdi...

13. gecenin sabahında kollarında gülümseyen o güzel'in, bu güzel olduğunu kestirebilseydi o an, her şey daha farklı olabilirdi yeni ve küçük ziyaretçi için.

Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi.

O an bilseydi... Büyük bir duyguyla dolmayacaktı. O duygu, tutkuyu doğurmayacaktı. O tutku, yatağı doldurmayacaktı. A yatak, aşkı tanımlayamayacaktı. O aşk, beraber yaşanan güzel bir ömrü getirmeyecekti yeni ve küçük ziyaretçiye.

Ya da.... Siktir et, iyi ki bilmiyordu...

01 Kasım 2008

Denizli

Kasım 01, 2008
Bundan yıllar öncesiydi... İşin açığı hatırlıyorum dersem yalan olur. Ama zihnimin bir yerlerinde kazılı olduğunu biliyorum bu anların. Bir çığlık yankılanıyor kulaklarımda, hıçkırıklar arasında.... Birilerinin canının yandığı kesin. Fakat hıçkırıkların sahibi dışında herkesi sevince boğan bir çığlık bu. Anlam veremiyorum bir an. Sonra içimden bir ses “hayat başlıyor” diyor. Doğrusu içimdeki sesten fazlası aynı şeyi söylüyor, tasdik edercesine: Gördüklerim, işittiklerim...

O kadar sakin o kadar sessiz ki, ortam... İşin açığını söyleyeyim, bu sessizlik ve sakinliği yaratan, içten içe bir gerginlik herkesteki... Bakmayın sessizlik diyorum lakin evden yükselen ardı arkası kesilmeyen çığlıkları saymadığımızda oluşan bir durum bu. Yalnız, dediğim gibi çığlıkları saymazsak ortam aşırı sessiz ve sakin. Bu aşırılık içindeki üç insanın içsel veya fiziksel hislerini ele alacak olursak, ikisi inanılmaz acı çekiyor. Üçüncüsü ise aslında mutlu. Ancak bu aşırı durum uzun sürmeyecek. Her şeyin bitmesinin ardından gerginliğin sebep olduğu sessiz ve sakin havanın yerini, bir curcuna ve telaş ortamı alacak. Yukarıda bahsi geçen 3 kişinin durumunda da değişiklikler olacak. Bu sefer ikisi mutlu, biri acı çekiyor olacak. Tamam, bu kadar yeter açıklıyorum durumu: 3 kişiden hala acı çekenin acısının sebebi ciğerlerine birden oksijen dolması. Tabi, henüz yeni yapılanmış organizmanın oksijen'e adapte olmamasından kaynaklanan bir acı bu. Olay sonuçlanmadan önce acı çeken diğer kişinin acısını ise 1989 yapımı “Bak Şu Konuşana” isimli bir filmden alıntı yaparak tasvir edebilirim galiba: “Limon kadar delikten, karpuz çıkarmanın kolay olduğunu mu zannediyorsun!?”.

Her iki durumda da mutlu olan, tek değişikliği, mutluluğunun milyonlarla çarpılması olan üçüncü kişinin mutluluğunu tasvir etmeme gerek yok zannedersem. Zaten bu işe kalkışsam da pek beceremeyeceğimin farkındayım.

Yeni bireyimizin acı dolu ilk nefesi aslında o oda da, o çatı altında, yeni teşrif ettiği bu dünyada neler yaşayacağının kısa bir özeti oluyor. Şu noktadan sonra kendince bilinçli, ebeveynlerince bilinçsiz yaşayacak olan arkadaşımıza hayat zaten süper bir karşılama hazırlamıştır: Sarılık!

Dostumuza yol görünmüş olur böylece, henüz ilk gününde... Oysa yıllar boyu tepilecek yüz binlerce kilometrenin sadece başlangıcıdır bu!

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts