30 Aralık 2007

Orion ve YT40

Pazar, Aralık 30, 2007



Deklanşör kablomun azizliğne uğradım orada. İkinci deklanşör kablomu yanıma almadığım için de acayip pişmanım. Kablo yüzünden bu fotoğrafı da çok istediğim gibi alamadım. Zaten bundan sonra hiç görüntü alamadım. Kablo parçalandı :)...


29 Kasım 2007, Tübitak Ulusal Gözlemevi (YT40 Teras)
Minolta XG1, 45 mm Obj., 2.8 Diyafram.

H. Aziz KAYIHAN

22 Aralık 2007

Nasıl Bir Bayramsa...

Cumartesi, Aralık 22, 2007
2007 yılı...
Unesco vakfı tarafından Mevlana yılı ilan edilen yıl...
Mevlana yılı; Barış'ın yılı, hoşgörünün ve sevginin yılı...

20 Aralık 2007...
Kurban Bayramının ilk günü..
Yani (benim için) bir araya gelinebilecek, tüm dostlarını sevdiklerini görebileceğin mutluluk dolu günler. Adı üstünde bayram!! Ve hemen bunun öncesine denk gelen Şeb-i Arus törenleri, hele ki özellikle 17 Aralık 2007, Şeb-i Arus gecesi: Düğün gecesi.
"Her insanın ölümü bir yas olmasının aksine, bir düğündür insanın sevdiğine kavuştuğu, kutlanılması ancak yas edilmemesi gereken" sözleriyle bu geceyi açıklayan dünyaca ünlü büyük filozofun, barış adamının aramızdan ayrılışının 734. yıl dönümü "kutlamaları"...

Bize bir çok güzelliği anlatan insan... Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin!!!

Ben babamın sözlerini hatırlarım küçüklükten beri kulaklarımda çınlayan: "Elibise kutsaldır, hor görme. Ona göstereceğin, dürüp kaldırmaktan, sık sık yıkamaktan ibaret olan saygı senin hayata bakış açının bir parçasıdır. Zira, elbisen seni korur, uluorta çıplaklıktan, kışın soğuğundan, yazın terleyen vücudunda oluşan terden... Elbisene saygı duy sahip çık ki, o oranda kendi hayatına ve hayatındakilere saygı duyup sahip çıkasın..."

Temelinde bu sözlerin sahibi yine Mevlana: " Kıyafetine değer göster, o seni görülmekten korur. Evine değer göster ki o seni dışarıdan korur, ..... bu değerlerine sahip çık ki sevmeyi öğrenesin."
Yani herşeyin temelini sevgiye dayandıran bir felsefe, bir düşünce sistemi: Tasavvuf..

Tasavvuf'un yaklaşımı ise şu: "Kendinden büyüğe saygı göster, benden çok ibadet etmiştir diye; kendinden küçüğe saygı göster, benden az günah işlemiştir diye."
Bu yaklaşımı istediğiniz her şekilde düşünebilirsiniz, bakış açınıza bağlı olarak. Benim nezdimde : "Kendinden büyüğe saygı göster benden çok bilgedir diye, kendinden küçüğe saygı göster benden az hata etmiştir diye..."

Sevgi ve saygı insanın içinde bitermiş, hoşgörü temellerinde...

1 Ocak 2008.. Yeni bir yıl.. Bu hoşgörü çerçevesinde gelmesini, bu hoşgörü çerçevesinde geçirmek istediğimiz bir yıl.

Ve bu nasıl bir bayramsa arka arkaya güzelliklerle gelen, Mevlana yılında, önce Şebi-i Arus la, ardından ise yepyeni bir yılla...
Herşeyiyle güzellik dolu üç hafta, herşeyiyle sevgi dolu üç hafta.

2007 yılı...
Yani dünya BARIŞ yılı...
Ancak nasıl bir düzense, Irak'ta hala insanların kanlarının döküldüğü bir yıl...
Nasıl bir yılsa, gereksiz ve boş bir terör örgütünün binlerce masumu, ve yüzlerce mehmetçiği azımasızca katlettiği bir yıl...

20 Aralık 2007, Kurban bayramının birinci günü...
Iraklı müslümanların kutlayamadığı bir gün...
20 Aralık 2007, Askerimizin Kuzey Irak'a harekatının birinci günü...
20 Aralık 2007, Kalbi delik bir askerimizin şehit düştüğü gün,
yine 20 Aralık 2007....
Ellerinde sırf korkudan alınmış çürük raporlarıyla gezen onbinlerce (kendini erkek vasfında sayabilen) insanların bayram kutladığı bir gün...

...sadece bir şarkının sözlerini hatırlyorum Barış Manço'nun söylediği: "Bugün bayram, erken kalkın çocuklar. Giyinelim en güzel giysileri..."

Zira yeğenimin yerinde olmayı yeğlerdim, veya yaşıdı herhangi bir çocuğun yerinde... Yada belkide yaşıma aldırış etmeden bir çocuğun bakış açısına sahip olmayı yeğlerdim; ve bir bayram isterdim bu bakış açısıyla sadece Mevlana'yı hatırlayıp, gezmenin en büyük mutluluk olduğu, el öpüp harçlık topladığım, bol bol kurban eti ve misafirliklerde tatlı yediğim... Amcalar, teyzeler, dedeler, nineler sorduğunda "ne olacaksın?" diye, göğsümü gere gere "ASKER OLACAĞIM" diye haykırdığım adeta bir asker nidasıyla... Sonsuza dek barışı kollayacak, Mevlana'yı anacak, O'nun gibi barışı ve sevgiyi anlatacak bir asker. Barış adı altında MASUM insanlara saldırmadan!

İşte kafamı yastığıma koyduğumda yine bu bayram günü takılıyor aklıma...
20 Aralık 2007: Beni koruyan bir asker gelecek gözümün önüne. Ve ben sevgiden yoksun, o askerleri oraya gitmeye zorunlu kılan tüm insanlara, o insanların kim olduklarına aldırış etmeden, basacağım ağzıma geleni.. Sanki bir şey yapabilecekmişim gibi. Ve eli kolu bağlı oturmak daha da düşündürecek beni...

Ve nasıl bir bayramsa bu; çözemedim.... Bayram mıdır, değil midir meçhul... Benim kararsızlığımda siz bir yargı koyun ortaya...

Ve bu yazıyı anlamayacak olan her insana, şu cümleyi sarfetmekten kaçınmayın, anlamayacaklarını bilsenizde, onlar güzel bir cümle duysun diye:

" Gel, Gel, ne olursan ol gel
Ister kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol gel
Bizim dergâhimiz ümitsizlik dergâhi degildir
Yüz kerre tövbeni bozmus olsan da yine gel " - Mevlana Celaleddin-i Rumi


H. Aziz KAYIHAN
Konya - 16 Aralık 2007

09 Kasım 2007

Şahin Tepesi

Cuma, Kasım 09, 2007
Bu şahini hatırlıyordu, hem de çok iyi. Kuşları ayırt edip daha önce gördüğünüz bir kuşu tanıyor olmak çok saçma gelebilir. Ama bu şahini hatırlıyordu. Aynı gözler aynı yer. Tek fark vardı arada: Şahinin bakışlarındaki hüznü görüyordu bu sefer. Mesut için zor böyle durumları kaldırabilmek, gözyaşlarına boğuldu yine, eski bir dost olarak gördüğü o şahin'in de ağladığını düşünerek...

Hemen yanı başındaki güzel çiçeği koparıp Şengül'e uzattı. Yüzündeki mutluluğu görecek olmanın güzelliğinde...
- Çiçekler, sevgiliye adanacaklarsa eğer hiç pişman olmazlarmış kurban olmaktan....
- ....Hep seveceğim seni, sonsuzluğa.
Şengül'ün güzel sözlerinin üzerine günü daha güzel kılmak adına ayrıldılar, Şahin Tepesine doğru...

Mesut, her zamanki işiyle uğraşıyordu Şengül'ü ilk gördüğünde... Daldı gitti yine o günlere. Çiçeklerle dolu bahçesinde birbirinden güzel çiçekleriyle başbaşaydı. Sonra Şengül çıkageldi birden. O an için kim olduğunu bilse bir önemi kalmazdı ya, Şengül'e istediği ağaçları ve çiçekleri verdi, onların bakımından bahsetti ve uğurladı müşterisini; en sıra dışı müşterisini.

Bir iki hafta sonra yine aynı müşteri çıkageldi. Ağaçların bakımı ile ilgili minik bir rica ile... Kırmayıp, Şengül'ün evine misafir olmuş oldu, bir vesile. Nereden akıllarına gelirdi ki her ikisininde, gelecek. Ve her ikisi de birbirinden habersiz, masumca... Mesut ağaç işlerini bitirdikten sonra teşekkür etmek adına çay ikram etti Şengül, çayla beraber doyumu olmayan bir muhabbet... Yalnız bu öyle basit bir muhabbet değildi. Mesut çay ve muhabbet için teşekkürlerini sunup ayrıldıktan sonra çok daha iyi anladı içine işleyen bu muhabbeti. Yağmur yağdığında içinize işleyen yağmurun sizi ilk anda ürpertmesi gibi adeta... Etrafını saran ve ürperten bir şey vardı Mesut'un...Ve sanki Şengül'ü tekrar göreceği hissi.

Şengül aynı gerekçeyle tekrar geldiğinde, her şey daha farklıydı. Gözlerin birbirlerine anlattıkları aşikar. Mesut bu sefer giderken yanında çiçeklerden seçme bir demet aldı ve o gün anlattı Şengül'e Çiçeklerin, sevgiliye adanacaklarsa kurban olmaktan pişman olmadıklarını...

Sıyrıldı düşüncelerinden döndü bir kez daha yanındaki güzele baktı... Şahin Tepesi yaşadığınız koca şehri ayaklarınızın altına aldığınız bir yerdir. Adeta o şehirdeki sıkıntınızı, derdinizi, sorunlarınızı da ayaklarınızın altına alırsınız. Bu yüzden garip bir mutluluk hissi hakimdir orada. Soluduğunuz havada bile hissedersiniz bu duyguyu. İsminde olduğu üzre, tepeye adını veren şahinler. Şahinlerin nasıl kuşlar olduğu bir yana, orada bir şahin'e rastlamak bir mutluluk timsali, güzel şans ve umut demektir insanlar için. Şahin aniden gelir önünüze konar siz ne olduğunu anlayamadan. Sanki sizin içinizi okuyup, paylaştıklarınızı paylaşıyormuşçasına... Şahin Tepesine ilk gelişlerinde başlarına gelen tam olarak buydu işte. Yüzlerindeki milyonlarla çarpılan tebessümle birlikte bir birbirlerine, bir şahine bakıyorlardı... Ve şahin'in gözünde de vardı aynı mutluluk....


......işte bu kesinlikle aynı şahindi. Yanılmıyordu Mesut. Erken ayrıldı buraya gelmeden önce bulunduğu mezarlıktan, dayanamadı koştu buraya geldi, belki daha imam telkini bile bitirmemişti. Kollarını birbirine kavuşturup karnına bastırdı ancak yine de engel olamadı içindeki acıya, tam da karnının ortasında düğümlenen... Son bakışını hatırladı, sevdiğinin gül yüzüne... Daha fazla tutamadı kendisini ve hıçkırıklara boğuldu... Kendini toparladığı bir anda yanı başındaki güzel çiçeği kopardı. Şahin'e baktı uzun uzun elindeki çiçekle, çiçeği şahin'in hemen önüne bıraktı ve kalktı.. Daha bir adım atmadı ki Şahin de gitti.. Pençelerindeki çiçekle, Mesut'un bir sevgiyi toprağa verdiği mezarlığa doğru... Şahinin arkasından bakakaldı uzun uzun... Bir fısıltı duydu kulaklarında ve yine gözyaşlarına boğuldu: "Hala seviyorum seni, sonsuzluğa......"

01 Kasım 2007

Ağaç Kovuğundaki Aşk

Perşembe, Kasım 01, 2007
Fırtınadan kaçan
bir adam,
bir kadın...
Şimşeklerin
inadına aydınlattığı gün
ağaç kovuğuna sığınan bir aşk..
Aşk dolu ağaç kovuğunda
bir adam,
bir kadın...
....
ve bir dizi güzellik...
Aşk kokan o yerde
ne yaşandıysa o gün,
herşeye tanık
bir adam vardı,
bir kadın,
Bir de koca ağaç...




Ekim 2007
Ankara

26 Ağustos 2007

Elma Meselesi

Pazar, Ağustos 26, 2007
Hayat size ne ifade eder hiç düşündünüz mü?

Bazen bu en düşünülesi konuyken insan hayatında, kimisi sallar geçer. Bazıları ise, hayata tutunabildiği ölçüde değer verir ve tutunduğu kişileri hayatı kılar.

Kimdir ki tutunduğunuz insanlar sizin için. Anne, baba, aile, arkadaşlar, sevgili, eş, çocuk, kardeş, öğretmen...? Kimdir?

Ya da soruyu şöyle sormak çok daha makbul galiba: İnsanları nasıl sınıflandırırdınız?

Maalesef ki bir çok ademoğlu için bu durum böyle. Ben pek hoşnut kalmazdım herhalde bu sorudan. Düşünsenize, "çayınızı nasıl alırdınız?" sorusundan pek farkı varmış gibi görünmüyor değil mi... Bağdaştıralım o zaman bu iki soru cümlesini biraz daha derinden...

En olağan bir günde, en olası bir mekanda (okul, ev, arkadaş ortamı, otobüs, vıdı vıdı...) herhangi bir insanla tanışıyorsunuz... Tanışmanın şekli önemli değil. Ama klasik bir canlandırma diyaloğu kurulabilir bunun üzerine:

Erkin: Aziz n'aber abi nasılsın?
Aziz: İyidir be n'olsun, senden?
Erkin: İyilk be koçum, dur unutmadan tanıştırayım, arkadaşım (herşeyi olabilir zaten bu kişi Erkin'in kardeş, kuzen, sevgili..) Esra.
Aziz: Merhabalar Esra, -bildiğin üzre- Aziz. Memnun oldum. (Yeni tanıştığın bir insana memnuniyetini belirtmek zorunda değilsindir ki, bu cümleyi şu şekilde de kurabilirdik herhalde: Esra, seninle tanıştığım için o kadar mutlu ve mesudum ki... :D )
Esra: Ben de memnun oldum....

Vel'hasıl bu diyalog uzar. İçeriği yukarıda bahsi geçen insanların kişiliklerine göre değişkenlik gösterebilir. Bir süre bu üçlünün muhabbeti devam eder ve bu muhabbet sonrasında Esra ile bir kaç değişik ortamda da bir araya gelinir. (Esra ismi tesadüfen ortaya çıktı, Sümeyra da olabilirdi o kişi, yada Veli, Ali felan bile olabilirdi... ) Sürekli muhabbet muhabbet kaynaşılır ve artık bir nebze her iki insan birbirini tanır. Telefonlar alınır, -teknolojinin gözü kör olsun ki- msn kimlikleri alınır ve birşeyler başlar...

İşte bu noktadan sonra zavallı bir ademoğlu olan Esra'nın (havvakızı demek daha mı doğrudur acaba? ) kafasının içindeki ikinci, üçüncü, beşinci kişilikler konuşmaya başlar: Aziz'i nasıl alırdınız? Bir arkadaş olarak mı? Bir dost olarak mı? (Sen dostumsun, sen arkadaşımsın ayrımı yapan insan evlatları bulunduğu için bu soruları lütfen normal karşılayın..) Erkin'den daha yukarı mı alsak aşağı mı alsak? Erkin neyim ki? Ailemin olduğu sınıfa mı koysak, yoksa sevgili sınıfına mı? Acaba Aziz için ayrı bir sınıflandırma yapsak da oraya mı koysak? (Bakmayın bir de abzürt ne olduğu belirsiz sınıflandırmalar vardır ya, onlar beni çileden çıkarır. "Ama o benim Kankam, onunla öyle konuşma..", "Seni Ex'imle tanıştırayım" yada "Hayır, Mehmet benim sevdiğim, onun yeri ayrı ama Ahmet'de hoşlandığım" diyaloglarındaki Kanka, Ex, Çıktığım, Hoşlandığım gibi sınıflandırmalar...) Aziz' i acaba sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?...

Esra'nın kafasının içindeki boş ve gereksiz sorular döne dursun, içerideki kavram karmaşasının yarattığı depresyon durumu Esra'nın hayatına yansımıştır çoktan. Bu karmaşadan kurtulup dışarı çıkan kelimeler çok komik olsada genele baktığımızda insanlar için -ne yalan söyleyeyim- kırıcı olabilir:
"Aziz, ben seni seviyorum, ama arkadaş olarak, yanlış anlama yani"
"Aziz çok iyisin, hoşsun bana değer veriyorsun ama ben kafamda bir Aziz karakteri oturtabilmiş değilim."
"Aziz, bana bu kadar değer verme çünkü ben sana değer veremiyorum, yani veriyorumda, seni kalbimde bir yere koyamıyorum, yani kalbimdesin de, bazen kafam karışıyor, ama bak yanlış anlama bunun senle bir alakası yok, yani aslında var da, bunlar sadece benim düşündüğüm şeyler........" (bu tırnağın içi uzaaar gider. Esra'yı anlarsınız ve anlamazsınız :D )

Hayatımız bazen bir parça böyle bir silsile içersinde geçer.

Tekrar sorumuza dönelim. Şu noktada Esra'nın kafasının içindeki seslerle (Aziz' i nasıl alırdın?) "Çayı nasıl alırdın?" sorusu arasında hiçbir fark kalmaz. Nihayetinde Zavallı bizlerin düşünce sistemi, alttan alta (bilinçaltı yapıyor bu işi) Çay ve Aziz' i çakıştırır ve Aziz'in bir çay kadar değersiz olmadığı gerçeği "Ama nasıl olur?" haykırışlarıyla sizi depresyona itebilir.

İyi de bizler bu sınıflandırmalara niye ihtiyaç duyarız ki? Hayatınızda kaç tane sınıflama var hiç saydınız mı? ( -İstemeyen bu parantezi atlayabilir- Annem, babam, kardeşim, dayım, halam, eniştem, arkadaşım - bir de arkadaşın türevleri vardır ki önüne sıra, okul, hayat, sınıf, çocukluk, asker, mahalleden, yazlıktan... gibi ekler getirelerek türetilir-, dostum, kankam, kankim, hoşlandığım, çıktığım, sevgilim, eşim...... daha devam etmek istemiyorum, sonu yok bu listenin.)
Peki önemli olan, bir insanı bir sınıfa koymak mıdır, yoksa bir insanı sevmek ve ona sevdiğiniz doğrultuda değer vermek midir?

Sizler ne düşünürsünüz bilmem ama, ben ikinci seçeneği tercih ederim. Bir insanı sadece seversin. başka bir açıklaması olamaz. Ne annemi anne, ne de babamı baba sıfatında oldukları için severim. Ben onları yıllarca aramızda oluşan bağdan ötürü severim, aramızdaki dayanışma ve ilişkiden ötürü. Anne, baba, sadece bir örnek olabilir. Çevremde yaşayan, ve bir parça görüştüğüm her insanı hiçbir sıfata koymaksızın severim ve bu doğrultuda değer veririm.

Böyle olması gerektiğini düşünüyorum en azından. Tabii ki bakmayın, burada yazanlar benim naçizhane, kendime ait düşünceler.. Ama bir dip not düşmeden de edemeyeceğim:
Bırakın insanlar sizi istedikleri kadar sevsin, istedikleri kadar size değer versinler. İnsanların size olan sevgisi yalnızca onları bağlar, sizi değil. Goethe sevgilisine "Ben seni seviyorsam bundan sana ne!" demiş bir akşam yemeğinde. Aynen bu durum yani.
İnsanlara içinizden geldiği için değer verirsiniz. Onlar size değer veriyor diye değil. Ve bir insan sizi gerçekten seviyor ve size gerçekten değer veriyorsa, sizin ona karşı duygularınız nefretten bile öte olsa umursamaz sizin düşüncenizi.

Bu konu için ne güzel demiş Nazım Hikmet: "Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı!"

Hayat bir elma meselesi değil mi ki zaten... :)

12 Ağustos 2007

Yunan Tepeleri

Pazar, Ağustos 12, 2007
Güneş bugün
Yunan tepelerinden batıyor.
Yunan tepeleri neyse ne ya,
Sen takılıyorsun aklıma...
Venüs parıldıyor ardından
Yunan tepelerinin üstünde.
Yunan tepeleri neyse ne ya,
Sen takılıyorsun kalbime...
Uzanmış seni düşünüyorum
Yunan tepelerine karşı.
Yunan tepeleri neyse ne ya,
Sen takılıyorsun sevgime...

02.08.2007
Edirne - Enez

11 Ağustos 2007

Güç Nedir?

Cumartesi, Ağustos 11, 2007
Güç nedir sizce?
Kas gücü mü?....
Sorunların üstesinden gelmek mi?...

Belki yukarıdakiler gibi tabir edilebilir. Gerçek anlamda, gücü hayatın karşısında durabilmek olarak nitelendirebiliriz belki. Ancak güç; tüm gücünüzün, desteğinizin kaynağı olan güzel varlığı yitirdiğinizde, gözlerinizden süzülen bir damla yaştır.

Fakat bir düşünsenize durumu... Yıllar yılı güçlü olmayı, hayatta sıkı sıkı sağlam durmayı öğreniyorsunuz. Koşul ne olursa olsun. Ancak, siz tüm bu desteğinizi aldığınız varlığı göz göre göre kaybediyorsunuz. Yapmanız gereken, onun kaybolmasını engellemek değil, ayakta durmasını sağlamak değil. Yapmanız gereken, tüm benliğinizle kaybedeceğiniz güne hazırlanmak. Hayatın ne kadar sizinle dalga geçtiğini düşünsenizde, o gün sizin güç kavramını gerekten anladığınız gündür.

Hayatı eğlenceye vursak, hayat her zaman için, çapkınlık, içki, kumar, gezi, biraz tadında esrar, hovardalık vb bilimum şeylerden ibaret olurdu. Hayatta gerçekten güçlü birilerinin yanındaysanız işte o zaman eğlencenin hangi kısmını tatmanız gerektiğinin farkındasınız demektir. Bu şekilde hayatın düzenini kurarsınız; ancak gün gelir o hayattan güzel birşeyler eksilir. Siz bunun doğallığının farkına varmaya çalışırken, hayat da bir o kadar anlamsızmış gibi gelir. Yine durursunuz ayakta ve "olur" dersiniz. Geçer biter.

Hayat bazen zordur, bazen de anlamsız. Bazen en olmadık anda çeker götürür en büyük değerlerinizi, siz göz göre göre engelyemezsiniz. Ölüm gibidir bu, mutlak... Gözünüzde birkaç damla gözyaşıdır o anda hayat, güçlü olur "bu da geçer" dersiniz... Hayat sizden sizi götürmüştür, siz ne olduğunun anlamsızlığı ile bir damla gözyaşınızla bir nebze daha teneffüs edersiniz hayatı daha yakından.

İşte güç budur: Tüm gücünüzü yitirdiğinizde, yutkunup, herşeyi yüklenmenin gereği...

Dediğim gibi dünya fani... Hayat zor... Bu yazı size ne anlatır, ne anımsatır, ne düşündürür bilmem ya, benim için bir yaşam şekli olabilir içten içe....

11.08.2007
Denizli

28 Temmuz 2007

İstanbul

Cumartesi, Temmuz 28, 2007
İstanbul ne demek Dünya abi
anlatabilir misin bana?
İstanbul ne büyük Dünya abi
tarif edebilir misin bana?
İstanbul
bir özlem, bir aşk, hüzün...
İstanbul
çocukluk, gözyaşı, sevgi...
İstanbul
onlarca, tonlarca insan...
İstanbul
aşk..
İstanbul,
sevdiğim...
İstanbul
kendi içinde bir dünya be
Dünya abi...
anlatabilir misin,
tarif edebilir misin
İstanbul'u bana ey Dünya?
İstanbul'un
bir sana bedel olduğunu,
kabul ettirebilir misin bana?
H. Aziz KAYIHAN

..............2007

Şarkılarım

Cumartesi, Temmuz 28, 2007
şarkıları ben yazacağım bu gece,
içinde bu uzak şehrin mânâsı...
şarkıları ben yazacağım,
içinde bu uzak şehrin
sevgisiyle...
şarkıları ben söyleyeceğim bu sefer,
uzak şehre karşı,
içinde bu şehrin
güzelliğiyle...
şarkıları hep ben söyleyeceğim,
içimde,
aklımda,
fikrimde;
sen, senin sevgin
ve tüm güzelliğinle...
H. Aziz KAYIHAN


İstanbul - Ortaköy, 2007

Bir Varmış Bir Yokmuş

Cumartesi, Temmuz 28, 2007
Bir Aziz varmış,
Aslında yokmuş.
Bir gün gerçek olmuş,
Aslında yalanmış.
Bir de aşk varmış,
Aslında yokmuş.
Mutluluk için doğmuş,
Fakat hep acı vermiş.
Ama,
Ama bir de
Sevgili varmış,
Evet varmış,
Aziz'in içinde yaşarmış.
Gitse de varmış,
Terk etse de yaşarmış.
Dünya ahret bir yeri varmış.
Bir varmış,
Bir yokmuş...
Dillere destan bir sevda varmış.
Aslında destan değilmiş,
Ama yaşanmış.
Sonuçta yaşanmış.
Dünyanın herhangi bir yerinde,
Büyük bir sevda yaşanmış.
Aziz'in kalbinde sonsuzluğa erişen,
Büyük
Bir
Sevda
Yaşanmış!...
H. Aziz KAYIHAN

Denizli - Bağbaşı, 2003

Geçmişe bakıp görmek var bir de... Hisler, duygular değişir ya, bu yaşanmışlık insanın içindedir. En güzel şey, her yaşanmışlığın, iyisiyle kötüsüyle, bir güzel tebessüm olması yılların koridorunda... O tebessüm yer alınca yüzünde, düşünmeden mutlu olmak. İddia ediyorum ya hâlâ, dünyanın en mutlu insanı benim... :)

İçimde

Cumartesi, Temmuz 28, 2007
Güzel olan,
seni hissetmek içimde,
en derinimde..
aşkını tatmak,
bulutların üstünde.
elinin yumuşaklığı,
teninin sıcaklığı bedenimde,
hayatın güzelliği bana..
içinde sen olan hayatın her zerresi..
herşeyiyle güzel bana...
H. Aziz KAYIHAN

Yukarıdaki satırlar için Yağmur KIRKAĞAÇ'a teşekkür ederim. -Senin o güzel muhabbetin ve içindeki masum ve güzel aşk olmasa, bu satırlarda olmazdı.....-

26.07.2007
Antalya - Saklıkent

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza