31 Aralık 2008

Once Upon A Time In My Life - I

Çarşamba, Aralık 31, 2008


Hayatımda en sevdiğim olaydır, bir yıl biterken o geçen yılda neler olduğunu okumak, izlemek, dinlemek... Bu yüzden gazete, televizyon karıştırır dururum. Bu sefer de bırakıp dünyayı, kendimi görmek istedim. Buyurun:

1 Ocak 2008:

Yeni yıl kutlaması için gittiğimiz eğlence mekanının vestiyerinde ceketlerimiz kayboldu. Gece 1'de ayrılmak istediğimiz yerden 2.30'da ayrıldık. Çıkışta gittiğimiz çorbacıda Arzu hiç sevmediği halde işkembe çorbası istedi. İçmekte olduğu işkembe çorbasının içinde tavuk derileri (işkembe parçalarını kastediyor) olduğunu iddia ederek çorbayı geri vermek istedi. Proximal kartların (indirimli otobüs kartı) vizesi saat 00.00 itibarı ile dolduğu için daha önceden vize yaptırmamış olan bizler otobüste küçük sorunlar yaşadık.

22 Şubat 2008:
4 yıl boyunca yaşadığım, gözüm gibi bakıp, dayayıp döşediğim, güzel manzaralı evimden taşınma kararı aldım. Hayatında ilk defa taşınacak olan ben için çok zordu ayrılmak...

1 Mart 2008:
Ferhat hocamla aynı eve taşındık. Burası bir çok açıdan çok daha avantajlı ve güzel olsa da, eski evi unutabilmiş değilim... (evlerle aşk yaşıyorumda, housexual diyebiliriz buna :D )

9 Mart 2008:
Sevgili cücüklerimle Polonya'ya gittik. Bir hafta boyunca gezdik, tozduk. Süper eğlendik...

20 Mart 2008:
Süper insan James Lee Patton ile tanıştım :D (as he says: Süperim ben!)

12 Nisan 2008:
Şimdiye kadar ki en güzel, en büyük ve en eğlenceli Yuri Gecesi Uzay Partisini düzenledik. Bütün gece koptuk, eğlendik.

1 Mayıs 2008:
Space Generation'ın Türkiye Temsilciliği için yaptığım başvuru kabul edildi.

29 Mayıs 2008:
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Amatör Astronomlar Kulübü'nün düzenlediği Geleneksel Mayıs etkinliklerine gittim yine... Sunum yaptım, gezdim eğlendim. Yasemin Eldem adında muhteşem bir öğretmen ve muhteşem öğrencileri ile tanıştım.

16 Haziran 2008:
Hayatımın anlamı olan 5 insan (annem, babam, yeğenim, ablamx2) Kayseri'ye geldiler. Onları ağırlamak kadar güzel bir şey daha olamazdı benim için. Gezdirdim, dolaştırdım...

30 Temmuz 2008:
Yine doğdum!

3 Ağustos 2008
Yine, yeni, yeniden bir gözlem şenliği....

11 Ağustos 2008:
İstanbul Kültür Üniversitesi'ndeki Tayfsal İndirgeme yaz okuluna katıldım. Çok öğrendim, çok eğlendim.

18 Ağustos 2008:
Onurcuk Yüksek Lisans mülakat sınavını geçti. :)

24 Ağustos 2008:
Erdal abim evlendi. Nikahta herkes kulağıma "sıra sende" diye fısıldadı. İnsanların bu gizemli mesajından bir anlam çıkaramadım... (??!)

12 Eylül 2008:
Acısıyla tatlısıyla bir Astronomi Kongresini daha atlattık. Çanakkale'yi gezdik. 2 sözlü bildiri, 2 poster bildiri sunduk.

30 Eylül 2008:
İlk defa bir bayramı ailemden uzakta geçirdim...

28 Ekim 2008:
14,5 saatlik Yüzüklerin Efendisi maratonunu başarıyla tamamladık. (Extended serisi)

9 Kasım 2008:
Hayatımda ilk defa ciddi bir yangın söndürdüm.

10 Kasım 2008:
Hızlı bir Ankara çıkarması yapıp O'nu ziyaret ettik. Bir kez daha teşekkür ettim, bir kez daha ve bir kez daha ve.....

2 Aralık 2008:
Yasemin hocanın muhteşem öğrencilerine bir seminer verdim.

31 Aralık 2008:
Kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum.... :)

(Fotoğraflar (sırasıyla) Onur ŞATIR, H. Aziz KAYIHAN, Emre AYDIN ve Dicle KOLUKISA tarafından çekilmiştir. Poster tasarımı Kemal HÜSMENOĞLU tarafından yapılmıştır.)

29 Aralık 2008

Yaşam...

Pazartesi, Aralık 29, 2008
Bazen neyin ne kadar önemli olduğunu vurgulamasam da hayatta, bazı şeylerin önemini de olduğundan fazla gösteriyorum. Aslında olduğundan fazla da göstermek değil. Gerçekten önemli bir şey olduğunu herkese duyurmak diyelim. Bazense bazı şeyleri öyle içten yaşıyorum ki, alakalı insanların bile haberleri olmuyor...

Zaman zaman insanlara ne kadar çok değer verdiğim üzerinde düşünüyorum. Acaba çok mu abartıyorum ben diye... Sonra bir siktir çekiyorum bu düşüncelere ve yine insanları kendim istediğim kadar seviyorum, gerisini düşünmeden; elma meselesinde olduğu gibi...

Nadirende insanlara duyduğum minnet duygusunu, onlara verdiğim değeri kalbimde çok fazla taşımama rağmen, yetmezmiş gibi geliyor. Bir de üstüne üstlük bunlardan o insanlara o kadar kolayda bahsedemiyorum. Bahsetmek de bazen işime gelmiyor bir yandan. Biraz bencilce "bana ne benim içimdeki değerden, değer verdiğim insanlara" diyorum.

Saat sabah 5'e geliyor. Arkamdan yükselen horultular duyuyorum. :) Umursamıyorum, zaten dinlediğim müzik türü itibarı ile de öyle gürültüden pek rahatsız olan biri değilim. 29 Aralık bugün. 25 yıl olmuş bugün, dünyaya yeni bir birey katılalı. Saatini bilmiyorum işin açığı. Yakın civarlarda... Katıldı, katılacak. Aynı gün içinde saatin ne önemi var. İnsanlara doğum günlerinde teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum bazen: "Azmedip, milyonların içinden birinci SEN olmuşsun ya, ne kadar teşekkür etsem azdır!"

Ya da belki de ebeveynlere bir teşekkür etmek gerekir. İşin o kısmını kestiremiyorum işin açığı. Biraz garip düşünceler. Belki de bizi bu günlere sürükleyen hayata... Ne bileyim ben, hangi koşullar hazırladı bugünü bize...

18 Ağustos'u hatırlıyorum da, yüksek lisansı ben kazanmış olsam bu kadar sevinmezdim herhalde. O gün için o kadar sevince ne hacetti bilmiyorum ama anladığım kadarıyla ben çok büyük bir dostluğa, çok önemli ve değerli bir dostun varlığına sevinmiş de olabilirim (çok ileri görüşlüyümdür). :)

Tamam, uzatmıyorum daha fazla. İnsanlara neden "İyi ki varsın" demenin daha mantıklı olduğunu çözdüm şimdi. Hiç uzatmaya gerek olmadan varlığının o insana ne kadar önemli olduğunu öz bir şekilde vurguluyor.

Bilmem sen ne dersin de, bunlar naçizhane düşüncelerimdi. Hani o sırıtma var ya bizim yüzümüzdeki, işte onu en pis şu an yaşıyorum. İyi ki varsın! Ayrıca, teşekkür ederim milyonlarca kişinin arasından SEN birinci geldiğin için. Sen bu azimle göbeğini de eritirsin merak etme :)

Nice güzel ve mutlu yıllara...

27 Aralık 2008

Yokluk

Cumartesi, Aralık 27, 2008
Şiire oturdum bu gece,
Kendimi kaleme bıraktım,
Kalem seni yazar diye...
Kalem, kağıda bıraktı kendini,
Kağıt seni düşünür diye...
Sonra mısralara bıraktım kendimi,
Sen varsın diye...
Sen yoktun içinde!
Sonra "Yokluk" dedim şiire,
İçimdeki yokluğunu,
O anlatsın diye...


Ekim 2004
K. Maraş

25 Aralık 2008

Duygusal Diyaloglar - II

Perşembe, Aralık 25, 2008
Sıradan bir günde arkadaşlarla kantinde oturulur. Arkadaşlardan birinin uzun süredir, kantinde gördüğü bir kız vardır. Bu kız her gün kantine aynı saatte gelir, çayını sigarasını içer ve gider. Söz konusu arkadaş kıza artık yanıktır. Kantindeki bu takip süreci daha sonra arkadaşın ağzından şu cümlelerle yankılanacaktır: "Her gün iki saat kesişip gidiyorduk yaa!..." (??!)

İki gün, üç gün, beş gün, hafta derken artık konuşmanın zamanı gelmiştir. Konuşulacaktır fakat arkadaş bir türlü cesaret edememektedir. Arkadaşın adına konuşmak için bir kurban seçilir: Duygu!

Duygu, kızla tanışıp durumu anlatmak için yanına gider. Olaylar gelişir:
Duygu: Merhaba, oturabilir miyim?
O kız: Düşündüğüm şeyse oturamazsınız! (düşündüğü?)
Duygu:Hayır düşündüğünüz gibi değil... (??!)
O kız: Ee, ne peki?
Duygu: Ya biz arkadaşlarla tek başına oturan, göze batan arkadaşların masasına otururuz, onlarla tanışır, ortamımıza davet ederiz. O açıdan...

Ters bir duruma düştün madem çevir kazı yanmasın. Hayır anlamadığım şey, kız ne düşündü, Duygu ne düşündü? Ama işin en kötüsü herhalde toparlayamadan batırmak olurdu...


(April Daize)

24 Aralık 2008

Bir Güzel Gün...

Çarşamba, Aralık 24, 2008
Bahsettim aslında, witchie buradaydı bugün, lakin hep bahsettiği Zerrinciği de yanındaydı. İki süper insan misafir olmuş bize bundan daha güzel ne olabilir ki...

Aslında bahsettiğim gibi sabahın köründe gelmediler, kıyamamışlar, uyuduğumuzu düşündükleri için direk okula geçmişler. Bizde okula gidip kaptık geldik onları eve, kahvaltılarını yaptırmak üzere. Geldik, kahvaltılık reçelimizi, peynirimizi çıkardık... Sabah sabah bu kadar güzel şey yetmiyormuş gibi, Onurcuk bize meşhur menemeninden yaptı, yanında da peynir tavalanmış (kendisi ballandıra ballandıra anlatsın diye topu buradan ona atıyorum). Trabzondan gelen Trabzon Ekmeklerimizi ısıttık ve tereyağı ile boca ettik. Ellerimle (Alet işler el övünür) yapmış olduğum ekmekleri de peynir tavalanmış'a daldıraraktan mükemmel kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı biter de muhabbet biter mi hiç... Saatlerce oturduk masada çay eşliğinde oradan buradan muhabbet ettik.

Salona geçtikten sonra bize katılan Seval ve James ile birlikte kah muhabbet, kah geyik, kah eğlence derken akşamı ettik.

Sonra vakit geldi uğurladık dünyalar tatlısı iki insanı. Bize kalan, birer derin tebessüm oldu yüzlerimize, hala geçmeyen...

En derin teşekkürlerimle, iyi ki varsınız...

23 Aralık 2008

Witchie...

Salı, Aralık 23, 2008
Efenim, sabahın köründe ne yazısı, ne blogu diyebilirsiniz... Yaklaşık bir saat içinde witchie teşrif edecek. Güzel bir kahvaltı planladık hazırlamak üzere, ekmek yapma makinemizde de ekmekler yaptık, sabah sıcacık ekmek süper olur diye.. Ortalığıda derledik toparladık biraz (biraz?)... Şimdi de oturduk bekliyoruz. Güzel bir gün olacağa benzer... Mutluyum en azından.

Mandalina-Portakal çayı almıştım, ondan yapayım bari kendime beklerken... :)

20 Aralık 2008

Arzulu Diyaloglar - I

Cumartesi, Aralık 20, 2008
Sıradan bir günde yapılan bir telefon konuşması ne kadar eğlenceli bir hale gelebilir? Ne kadar insanı güldürebilir? Olayı gerçek kılan şahıs bu tarz şeyleri sürekli yapıyorsa, ço...ook daha eğlenceli olabilir, emin olun!

Telefon konuşması başlayalı çok olmuştur, sonlara yakın olaylar gelişir:
.....
Arzu: Aaa, öyle mi babacığım?
Baba: (kimbilir ne diyo, ne anlatıyo karşı tarafta var ya... )
Arzu: İnanmıyorum yaaa, çok sevindim, çok güzel bişi buuu!!!
Baba: (Yine bir şeyler söylüyor zannedersem)
Arzu: Çok güzel babacım, görmek için çok dişimi sabredicem! (??!)
.......
Arzu: Tamam babacığım, iyi akşamlar.
Aziz: Yemliha!
Yemliha: Efendim abi?
Aziz: Az önce Arzu'nun telefonda söylediği deyim ile dalga geçmemek için çok dişimi SABREDİYORUM! :)

ve Perde....

17 Aralık 2008

Büyükşehir Çalışıyor!

Çarşamba, Aralık 17, 2008
Bu mevzu son 7 yıldır kafamı kurcalamaktaydı. Fakat 14 Aralık gecesi Konya'ya varınca "Yeter!" dedim. Büyükşehir Çalışmıyor efenim, yok öyle bir şey. Tabelalarda falan yazılanlara asla inanmayın.

Öyle bir şehirden bahsetmiyorum: İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Antalya, Kayseri...

Bahsettiğim öyle basit kanalizasyondu, altyapıydı gibi işler değil. Şehirdeki koca bir semti etkileyebilecek, yüzlerce insanı mağdur edecek çalışmalar. İstanbul ve Ankara böyleydiler, böyle gidecekler. İzmir Ahmet Piriştina'nın vefatından sonra, Antalya 7, Konya 6 ve Kayseri Büyükşehir Belediyesi 4 yıldır hala çalışıyor. Bahsettiğim çalışmaların çoğuda yazdığım yıllar sürecinde devam eden projeler. Çalışıyorlar da bu kadar çok, neyi bitiremediler merak ediyorum. Bazılarında yine yok ama Konya, Antalya ve İstanbul'daki "Büyükşehir Çalışıyor" Tabelaları yok mu, işte insanı çileden çıkaran asıl onlar zaten..

"Büyükşehir Çalışıyor"... Çok güzel tabii ki de. Amaç sorunlara çözüm getirmek veya bir iş üretmek değil ki.. Amaç sadece çalışmak, aynı iş üzerinde çalışıyor imajı yaratmak. Büyükşehir Belediyelerine benden bir tavsiye. Lütfen o tabelaları değiştirin ve şunları yazın:

"Büyükşehir işleri zamanında bitirmekten çok çalışmayı seviyor.
Çalışmayı o kadar çok seviyor ki, hiçbir işi bitiremiyor..."

16 Aralık 2008

Bayramlarda Yapılmaması Gerekenler

Salı, Aralık 16, 2008

Takvim yaprakları sağ olsun her yıl bayram günlerinde yapılması gerekenleri öğreniyoruz. Ben de yapılmaması gerekenleri anlatayım dedim. Buyurun:

  • Kocaman yüzükleri asla ve asla takmayın. Çok gençseniz yada kimseye elinizi öptürmüyorsanız eyvallah ama diğer türlü asla.. Alnım delindi bayramda yaa, hem de kaç kere..
  • Misafirliğe gittiğiniz yerde bahsettiğiniz şahsın kendisi orada iken lütfen kendisi ile konuşun. 3. tekil şahıs ile soru sormayın.
Örn:
Misafir: Hasan nerede okuyor şimdi?
Hasan: Kayseri'de okuyorum BEN! -Burdayım hani burada şşştt..-
Misafir: Aman maaşallah, eee, ne olcak bitirince?
Hasan: Astronom olucam ben -bana sorsana soruları be kadıınn...!!-
  • İstirham ediyorum, 50 - 100 YTL gibi yüksek meblağdaki bayram harçlıklarını vermeyin bacak kadar çocuklara. Üniversite öğrencilerine falan verin, emin olun daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz. Ha, "yok ben kazık kadar kişilere vermem bayram harçlığı" diyorsanız en azından bir 5 lira falan verin, ayıptır, günahtır...
  • Kurban eti hayırı hayvanın yemediğiniz kısımlarını dağıtarak yapılmaz. İnsanlar mecbur mu sizin yemediğiniz kısımları yemeye.. Yazık! Hadi yapıyorsunuz bari "Biz yemiyoz oolanı (oralarını) dağıtıvedik gonuya gomşuya" diye çok güzel bir halt yemiş gibi anlatmayın!
  • Ev sahiplerine: Gelen konuklar tatlı yemek zorunda değildirler!
  • Şeker alıp giden misafirlere tanık oldum. Yaşınızdan başınızdan utanın ya.. Bari 10 dakika otursaydınız. Tamam ziyaretin kısası makbuldür lakin bu kadar da değil...
  • Efenim bayramda ziyaret etmeyeceğiniz insanlarla karşılaştığınızda lütfen "Biz de tam size geliyorduk" demeyin. Hangi bayram geldiniz ki o bayram gelesiniz. Hayır kızan eden de yok, gelmek zorunda değilsiniz zaten ama gereksiz bir savunma mekanizması yaratmayın.
  • Yaşlılara: Gençleri lütfen anlayışla karşılayın, unutmayın ki onların da ancak bayramdan bayrama gördüğü dostları var. Her koşulda yargısızca kızmayın.
  • Gençlere: Elbette ki dostlarınızla da görüşeceksiniz bayramlarda lakin en azından bir ninenizin, dedenizin, hala-amcanızın falan gidin elini öpün, halini hatrını sorun. Unutmayın ki yıllar yılı size ilk destek olacaklardan biri de akraba çevrenizdir.
Aslında var daha yazılacak şey de, bu bayram için bu kadar yeter. Gelecek bayram bu hususlara berabercek dikkat ediyor, harfiyen uyuyoruz. Hadi yukarıdakileri yapmak istemiyorsunuz diyelim, eyvallah, anlayışla karşılarım ama lütfen KOCAMAN YÜZÜKLER TAKMAYIN!

15 Aralık 2008

İnatla Gıda Estetiği

Pazartesi, Aralık 15, 2008
Cesetizleri'ni okuyordum:

Gazete okuyordum:



Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



O ne be, gıda estetiği ne ki dedim..

Meğer




Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



imiş.

E aynı şey değil mi, ben mi anlamadım dedim..
Meğer

Gazete okuyordum:



Gıda estetiği yaşı 30'a indi.



O ne be, gıda estetiği ne ki dedim..

Meğer




Gıdı estetiği yaşı 30'a indi.



imiş.

imiş.

14 Aralık 2008

Özlemişim...

Pazar, Aralık 14, 2008
Seni gördüm dün gece rüyamda... Nasıl içim cız etti uyandığımda, nasıl ağladım var yaa... Ama nasıl bir özlemişim anlatamam ki....

Etrafa öyle güzel bir ışık saçıyordun ki.. Herkes sana hayran, herkes seni dinler, herkes seni izler.. O sarı güzel saçların.. O kadar muhteşemdi ki her şey... Bilseydim rüya olduğunu uyanır mıydım hiç ben! Hala gözlerim doluyor, bir kötü oluyorum düşündükçe.

Gözlemle biten bir gecenin sabahında kahvaltıya gidiyorduk Onur'la ikimiz. Rüya bu ya, nedense İstanbul'dayız. Onur'un bildiği güzel bir kahvaltı mekanı varmış. Oraya gidiyoruz. İki katlı, balkonlu eski ahşap bir evi kahvaltı salonu yapmışlar. Balkonun hemen dibindeki Çınar ağacı oraya o kadar güzel bir hava katıyordu ki... Biz ikinci katın balkonuna kurulduk. Tam kahvaltılıklarımız geldi ki, o anda o güzel sesini duydum, duyduk... Orada oturan herkes duydu. Herkes şaşkın, herkes hüzünlü, herkes mutlu... Ne olduğuna, nasıl olduğuna akıl sır erdiremedim...Sadece seni izlemeye, seni dinlemeye daldım. Öyle bir ışık saçıyordun ki...

Sen de seviyormuşsun orayı ve her sabah esrarengiz bir şekilde kahvaltı etmeye gelirmişsin. Öyle diyor oranın çalışanları. O an sana bakmaya, seni dinlemeye doyamıyorum.

Uyandığımda fark ettim, rüyaydı, bitti... Oturdum ağladım gecenin bir yarısı. Bakma sen, düşündükçe, gözlerim hala dolsa da; biliyorum ya ne anlatmak istediğini, ne istediğini, mutluyum o yüzden merak etme sen. Ne ben senden ve senin yolundan vazgeçerim, ne de bunun olmasına izin veririm. Rüyamda bile olsa yüzünü gördüm ya, teşekkür ederim. Sana etmem gereken binlerce teşekkürün yanında bu belki çok az ama...

10 Aralık 2008

Kim Demiş Kediler Sırt Üstü Yatmaz Diye...

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Efenim, kendi yaşamımı geçtim, annemin yaşamını ele alıyorum. Annem 63 yaşında.. Şimdi "ne anlatıyor bu?" diyebilirsiniz... Haklısınız, açıklayayım. Kedilerimizden bahsediyorum. Şimdiye kadar beslediğimiz kedilerden. Annemle aramda 40 yaş olunca benim hayatımda kediler daha az yer tutuyor (Yaşadığım 23 yılda 40 kedi sayabilirim). Tabii ki annemin tanık olduğu kediler benimkini sayı olarak kat ve kat geçiyor. Tabii, ben konuya hala bir netlik getirmedim, değil mi? Kedilere tanık olmak falan...

Yıllar yılı beslediğimiz bir sürü kedimiz oldu. Bu yıllar sürecini bazı ilginç notlarla açıklayayım size:
  • En fazla kedi beslediğimiz bir dönemde 9 kedi besledik. Kedilerin bizim evde edindiği en kötü huylardan birisi annemi nereye giderse gitsin takip etmeleridir. Söz konusu 9 kedi olunca ve bunlar annemi karşıdan karşıya geçerken tek sıra halinde takip etmeye kalkınca trafik kazası içten bile değilmiş...
  • Kedi beslediğimiz tek hayvan değildi elbet. Mesela 90'lı yılların sonunda popüler olunca bizde muhabbet kuşu besledik fakat bizim o dönem beslediğimiz kediler muhabbet kuşuna yönelik bir tehdit olmadığı gibi, kuştan korkmaktaydılar.
  • Annemin gençliğinde beslediği kedisi Sevcan mahalledeki fotoğrafçıyı her gördüğünde peşine düşermiş, foto-model olacakmış herhalde..
  • Şu anda hala yaşayan (6,5 yaşında) kedimiz İpek ilk yavrularını yedi... (Aslında bu kedilerde sık görülen bir vakadır, bilmeyen varsa şaşırsın diye yazdım)
  • Bir dönem beslediğimiz tekir cinsi bir kedimiz, annemin bir anlık sinirle savurduğu "defol git bu evden" tehdidinden sonra bir daha görülmedi.
  • Patlamış, közlenmiş veya haşlanmış mısır; kızarmış veya haşlanmış patates, marul, mandalina, cips, pet tabak, alüminyum folyo ve urgan kedilerimizin yediği en ilginç yiyecekler olarak listenin başında bulunmaktalar...
Aslına bakarsanız anlatılmaya değer o kadar çok şey var ki... Yukarıdakiler arasında en çok ilginizi çeken folyo ve urgan olsa gerek. Yazının en başında görülen sevimli ufaklığımız Köpük yaptı efenim bunları. Zorlasanız avucunuza sığıyabilecek 5,5 aylık bir kedi. Fakat gariplikleri bu kadar değil. Zira onu kedilerimiz arasında birinci sıraya oturtan ise bu gariplikler olsa gerek efenim. Sıralayayım:
  • Ablamla birlikte bilgisayarda dizi izliyor.
  • Annem mutfakta iş yaparken sürekli annemin omzunda yatıyor (Kuş misali).
  • Yediği şeyleri çiğnemek gibi bir yetisi maalesef yok. Bütün bütün yutuyor ve bu yüzden hazımsızlık çekiyor. (Midesi kaldırmayacak olan bu maddenin kalanını lütfen atlasın). Bazı durumlarda yediklerini kusuyor. Eee tabi mide kaldırmıyor. Lakin yedikleri aynen bütün parçalar halinde çıkıyor midesinden.
  • Kim demiş kediler sırtı üstü yatmaz diye.. Çektiği hazımsızlıklardan dolayı sırtüstü bile yatıyor. Hem de ayıla bayıla...


Ama bakar mısınız ne kadar da tatlı.... Sizce de değil mi... :)

05 Aralık 2008

Playtime!!!

Cuma, Aralık 05, 2008
Denizli'ye her dönüşümde benim dışımda sevince ve mutluluğa boğulan bir kişi var. Evet, yeğenim Murat. Benim gelmeme ve birlikte geçireceğimiz vakitlere sevinmesi dışında sevincinin en büyük sebeplerinden birisi getirdiğim oyuncaklar. Tabi bu noktada işler biraz karışık. Çünkü aldığım oyuncaklardan ben de bol bol nasipleniyorum. Hevesimi alacak kadar oynuyorum ve gerisi tamamen ona kalıyor. Bencil bir dayı değilim, aksine zevklerimizin uyuşması mı diyeyim, yoksa bu açıdan Murat'ı benim yetiştirmiş olmam mı diyeyim beraber süper oyun oynuyor ve süper vakit geçiriyoruz.

Teferruatları atlarsak efenim, bunları niye yazıdığıma gelelim. İstanbul dönüşü Murat için uzaktan kumandalı bir helikopter aldım. İki gündür süper eğleniyorum. Yada eğleniyoruz da diyebilirim. Ama alet mükemmel bir şey, resmen havada uçuyor ve ben kontrol edebiliyorum. kumanda ile helikopterin kontrolü başlangıçta çok karmaşık ve zor fakat kumandayı kullandıkça helikopteri sağa sola çarptıra çarptıra öğreniyor insan kontrol etmeyi. Çocukluğumda ben böyle bir şeyi ancak hayal edebilirdim. İnanılmaz mutluyum, inanılmaz süper günler geçiriyorum. Bir tane de kendime alsam demeye başladım, ne dersiniz? Güzel olmaz mı?

04 Aralık 2008

Tavuklu Pilav

Perşembe, Aralık 04, 2008
Bu da oldu efenim. Sabahın köründe Tavuklu Pilav yedim. Aslında pişman falan değilim. Gayette mutluyum. Çok da güzeldi, ellerine sağlık annemle ablamın.

Ama yine de kendimi düşüncelerden alamadım. "Nasıl bir mide öküzlüğüdür acaba?" dedim kendi kendime... Biraz zaman yolculuğu yapalım da daha iyi anlayı n beni...

Yıl:2002
Mekan: Antalya-Saklıkent

Tübitak'ın 5. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği'ndeyiz arkadaşımla. Gözlem şenlikleri Antalya'da yapıldığı zaman büyük bir katılımcı çoğunluğu kamp yapmayı tercih eder. Sabahları gerçekleşen olay ise şudur: Güneş doğar, ve çadırın içinde bunalan insanlar güneşin doğmasından itibaren en geç yarım saat içinde fırlarlar çadırlardan. En azından bizim başımıza gelen buydu. Kalktık efenim saat 8.30'da... Şenliğin ikinci günü. Büfe'ye doğru ilerledim ve yarım ekmek arası inegöl köfte istedim. Büfedeki kişinin midemi çöplük olarak nitelendirmesini atlıyorum.. Ama sabah sabah yapılmış bir öküzlüktü yaşanan...

Yıl:2008
Mekan: Kayseri-Kendi evim

Arkadaşlara sene sonu verilen bir çiğ köfte ziyafeti.. Fakat arkadaşlar fazla olduğu için iki güne iki gruba ayırdık. İlk akşam çiğ köfteyi yaptık, bol bol yedik. Ertesi gün uyanıp koşuşturmacadan ne sabah kahvaltısı yapabildik, ne de öğle yemeği yiyebildik. Arkadaşları toparladık ve kendi adımıza 24 saat sonrasında ilk öğün olarak yine bir yığın çiğ köfte yedik...

Sonuç olarak bu sabah, annemin misafirleri için yapmış olduğu tavuklu pilavdan kahvaltı niyetine bir koca tabak indirdim mideye. Çok da mutluyum. Süper de oldu. Öküz müyüm? Yerine göre... Zaten böyle giderse cüsse olarak öküzden farkım kalmayacak. Bilen biliyor kurcalamak istemiyorum.

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza