29 Kasım 2009

Once Upon A Time In My Life - VI

Pazar, Kasım 29, 2009
Hep yazdığımdan ileri geliyordu aslında bu. Sadece şiir ve hikaye yazmıyordum çünkü ben. Günlük yazıyordum ve içine insanlardan gizlemediğim şeyleri de yazıyordum. Çok genel şeyleri de yazıyordum.

İşte tam o esnada geldi St. ZizÃ!

2,5 yıldır blog yazsam da, ilk yazımı o zaman girdim bu sayfalara. Arşivdeki 2007 yılına ait yazı yanıltmasın sizi, onu diğer blogumdan buraya sonradan taşıdım.

Düşündüm adı konusunda çok... zizaastrozombie ve/veya buna yakın bir şey istemiyordum. Ben sadece ziza istiyordum lakin ziza'nın dolu olması itiyordu zaten beni düşünmeye... Sonra St. Zizà geliverdi birden ve stziza.blogspot.com oluverdi. Bir süre sonra diğer blogumun da adresini değiştirten bir karardı bu.

Öyle amaçlı yazılmış, anlam ve bakış açısı yüklü bir yazı olsun istemedim ilk yazı için. Sıradan, o kadar sıradan oldu ki, sınır oluşturmadı bana yazarken. Hep olduğum gibi özgür hissettim.

1 yıl doldu o günden beri. Şimdi şöyle bir bakınca, iyi bir karardı hayatıma dair aldığım.

Sizler için ne ifade eder onu bilemem lakin benim için güzel bir parça oldu hayatıma...

İçinden Geldiği Gibi

Pazar, Kasım 29, 2009
Bunu yazmak birazcık garip geldi, birazcık da yazmak istedim. Aslında genel olarak baktığımızda bunu yazmak içimden geldi....

Birazcık garip geldi çünkü ne zaman bir insana (öğretmenlerim konusunda çok oldu bu) hayran olduğumu ve benim için bir önemi olduğunu ciddi bir şekilde fark etsem, bunu itiraf etmek, yanlış anlaşılabileceği (yalaka, yalaka...) gerekçesiyle garip geldi. Birazcık da yazmak istedim lakin aslında çok fazla yazmak istedim, bu da itiraf etme isteğimle alakalı idi. Çünkü hiçbir şeyi içimde tutmayı sevmedim.

Neyse uzatmayayım...

Kore'deki kongrelerin hazırlıkları ile ilgili son viraja girdiğimiz andan itibaren blogları takip etmeyi nerede ise bıraktım. Kore'ye gittim, döndüm, üstünden beş hafta geçti lakin ben hâlâ elimdeki blogları okumayı bitirmedim. Açıkçası halen hayatımı düzenlemekten blogları okumaya pek vakit ayıramadım.

"İçimden Geldiği Gibi" hariç... Kore'de en yoğun günümde bile reader'a girip girip, yeni bir şeyler yazmış mı diye kontrol ettim. Artık readerda ilk işim onun iletilerini kontrol etmek oldu...

Böyle bakınca olaya biraz saçma ve anlamsız gelebilir bu denli bir heyecan. Ancak sevdiği yazarın (Amin Maalouf) yeni bir kitabı çıktığında alana kadar heyecanından ölen, gözüne uyku girmeyen; her ay takip ettiği dergiyi bir ay aksattıktan sonra aldığı sayısında yazarlarla hasret gideren, mutluluğunu sayfalara damlatan bir insan için normal şeyler.

Ne var ki, beni okumak konusunda sadece bu denli insanların anlayacağını biliyorum. Ancak benim için bir insanın kaleminden bir şeyler okumak, anılarından, yaşanmışlıklarından bir şeyler kapmak çok büyük bir mutluluk arz ediyor.

İşte bu yüzden teşekkür ediyorum...

Boş Konuşma - II

Pazar, Kasım 29, 2009
Malum, kurban bayramı olduğu için herkes -inananı da, inanmayanı da- kurbandan kastedilen amacı biliyor. Kurban bayramında her sene koyunların, kuzuların, danaların vs kurban edilmesini vahşilik olarak görebilirsiniz de, görmeyebilirsiniz de... Bu konuda bir yorum yapmıyorum.

Lakin kurban kesmenin vahşet olduğunu düşünen hiç kimsenin sabah saat 6'da kalkıp "ben böyle diyorum da, bakalım acaba hoca efendi ne diyor? 'Vahşet' mi diyor, 'vahşet değil' mi diyor?" diyerek camiye gideceğini zannetmiyorum. Tam aksine, kurban bayramında camiye gitmiş ve namazdan sonra kurbanını kesmeyi düşünen adamın da, bu konuşmalara ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Peki neden, neden biz hep kendimizle çelişiyoruz? Size de sanki imamlar her sene yaptıkları bu konuşmalarla kendilerini bunun vahşet olmadığına dair inandırmaya çalışıyorlar gibi gelmiyor mu?

Kimi kandırıyoruz ya da, biz neden boş konuşuyoruz?

27 Kasım 2009

Boş Konuşma - I

Cuma, Kasım 27, 2009
Niye boş konuşma adını verdim buna işin açığı çok emin değilim lakin bahsedeceğim konuşmalar bana çok boş geldi.

Boş olmasının yanında biraz da can sıkıcı olduğunu söylemem gerekiyor. Genel olarak bahsettiğim çeşitli yorumlarla kendimizi, toplumumuzu hangi konuma koyduğumuz.

Dün Konya'da otobüse bindikten sonra televizyonda Beşiktaş - Manchester Utd. maçını izledim. Ama maçın son dakikalarına geldikçe spikerin yaptığı yorumlar beni oturduğum yerde canımdan bezdirdi.

Beşiktaş güzel bir futbol sergiledi ve kazandı. Buraya kadar bir sorun yok ancak şu yorumlar sinirlerimi alt-üst etmeye yetti:

"Haydi çocuklar, dayanın çok az kaldı... Dayanın çocuklar."
"Bu gece bir tarih yazılacak, tarih bu geceyi konuşacak!"
"Hay gayret çocuklar, sıkın dişinizi, az kaldı."
"Tariiih bu geceyi yazacak... Tariiih bu kadroyu yazacak... Manchster'ı nasıl devirdiğimizi yazacak.."

Kendi kendimizi ancak bu kadar ezik konumuna koyabilirdik. Öyle bir izlenim yaratıyoruz ki sanki "Beşiktaş Manchester'ı yenemezdi de, şansına gol bulup üstüne yattık ve zaman harcamak için elimizden geleni yaptık". Duruma göre Beşiktaş öyle beter bir takımdı ki, tarih "yahu nasıl oldu da takım bile denilemeyecek bir kadro manchesterı yendi" diye yazacak.

Dış basından spikerimizin yorumları duyulduğunda "zavallılar" dediklerini duyar gibiyim.

Kendi kendimizi küçümsemeyi, kendi kendimizi aşağılamayı ne zaman bırakacağız biz?

Dalgalandır Beni (Wave Me)

Cuma, Kasım 27, 2009

Nirvana - Rape Me melodisi ile düşününüz efenim: Wave me!!!....

Bir ara bahsettiğim süper icat Wave'in preview dönemini başlatmış bulunmakta Google.
Beta'ya ilk giriş yaptığımda çok bir boştu ortalık, sadece iki arkadaşım vardı derken şu anda cümbüş koparıyoruz...

Elimde hali hazırda 10 davetiye daha var ilgilenen ilk 10 kişiye Wave daveti gönderebilirim.

Profilimde bulunan posta adresimden benimle irtibata geçebilirsiniz.

Happy Waving...

18 Kasım 2009

Domuz Gribi (Swine Flu)

Çarşamba, Kasım 18, 2009
Bu aralar Dünya kasıp kavruluyor (?) Domuz Gribi'nden. Domuz Gribi yada diğer bir deyiş ile 2009 Grip Salgını...

Bir süredir medya bir yandan halk bir yandan bir galeyana kapıldık gidiyoruz. Peki Domuz Gribi gerçekten ölümcül bir salgın mı bizlerin düşündüğü gibi...

Bizlerin düşündüğü gibi diyorum çünkü tıp camiası Domuz Gribi konusunda rahat bir nefes almaya başladı, özellikle son iki haftanın ardından. Tabi çok doğal olarak son iki haftadaki ölüm sayısındaki artışa bakılırsa "şüphelenilmeyecek bir salgın değil" gözüyle bakabilirsiniz.

Yukarıdaki diğer adlandırmaya dikkatinizi çekiyorum: 2009 Grip Salgını! Bu şekilde adlandırılmasının sebebi Domuz Gribi'nin ilk defa görülmüyor olması. Yani bu dünya daha önce Domuz Gribi salgınları atlatmış durumda. 1918, 1976, 1988 ve 2007 yıllarında ortaya çıkan bu salgınlar genellikle 11 ila 16 ay gibi süreçlerde sonlandı (İlk salgın olan İspanyol Gribi haricinde).

Şimdi Domuz Gribi konusunda bulunduğumuz nokta ile geçmiş vak'alar ve mevsimsel grip arasında bir karşılaştırma yapalım:

Domuz Gribi teşhisi konulan hastalardan Nisan 2009'dan bugüne değin 7167'si hayatını kaybetti. Bu sayı gittikçe tırmanıyor -ki bu çok normal- ancak geçmiş Domuz gribi vak'alarına kıyasla çok düşük seviyede bir artış bu.

Son bir aydır, henüz bir grip sezonuna girdik ve domuz gribi ile ilgili ölümler daha da artacak fakat insanımızın ve kışkırtıcı medyanın kaçırdığı nokta şurası: Mevsimsel gripten bir grip sezonunda 250.000 ila 500.000 kişi hayatını kaybeder. Tabi bu ölümlerin sebebi direk olarak grip değil, grip virüsü'ne yakalanan kişilerin hastalık konusunda dikkatsiz davranmaları çünkü herhangi bir grip hastalığının vücudumuzdaki başka hastalıklarla birleşip öldürücü bir hale gelmesi işten bile değil.

Domuz gribi ile ilgili diğer vak'alarda da ise ölüm sayısı ortalama 2 milyon kişiyi buluyor.

Uzmanların dikkat çektiği ve telaşlandığı nokta ise 2009 salgınındaki virüs türünün 1918 İspanyol Gribi'ndeki virüs türü ile aynı olması (H1N1). Korkulan nokta ise İspanyol Gribinin dünyayı gerçekten kırıp geçirmiş olması. 3 yıl süren İspanyol Gribi'nde yılda yaklaşık 20 milyon kişi hayatını kaybetti ve 3 yıl süren salgın sonunda grip nedeni ile ölenlerin sayısı 50 milyonun üzerinde idi. Şu andaki Domuz Gribi istatistikleri ile kıyaslandığında -ki ölümlerin büyük bir çoğunluğunun ana sebebi grip değil- 2009 salgını korkulduğu kadar ölümcül değil.

Tabii ki, grip için gereken her önlemi almak ve tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Lâkin sadece Domuz gribi için değil mevsimsel grip için de aynı önlemleri almak gerekiyor ki bu önlemlerin en başında el ve yüz temizliği geliyor.

Aşı konusuna gelince -40 milyon aşı konusu-, zaten bir yüzyıl öncesinde geliştirilen aşıyı "yeni aşı geliştirdik" kisvesi ve "Domuz gribi çok tehlikeli hepimizi öldürecek ama bizi bu aşı koruyacak" yaygarası altında satmak bana bir takım ülkeLERin içinde bulunduğu ekonomik krizi rahatlatıyormuş gibi geliyor. Diğer yandan ülkemdeki vatandaş ihtiyacı olan ilaca ulaşamıyorken Domuz Gribi aşısına mı ulaşacak??!

10 Kasım 2009

Arzulu Diyaloglar - V

Salı, Kasım 10, 2009
Hülyalı Diyalog

Bu aralar malum, grip salgın. Herkes ya hastalıktan kırılmaya başladı ya da hasta olmamak için elinden gelen önlemleri almakta.

İşte tam bu esnada 5-6 arkadaş bir arada hastalıklar üzerine konuşurken olanlar oldu. Domuz gribi idi, hastalıktı, ateşti derken Arzulu Diyaloglar Hülyalı bir diyalog doğurdu.

En alakasız anda arkadaşıma bir şey söylüyordum ki kendimi Arzulu bir diyaloğun daha içinde buldum:

Arzu: Aaaa, duymadı! Duymadı, şükürler olsun duymadı!
Aziz: Ne, ne oldu?
Yadigar: Gerçekten duymamış, inanamıyorum!!!
Aziz: Mete, ne olduğunu anladın mı?
Hülya: E duysa ne olacak ki?
Arzu: Bloga yazıyor ne olacak, millete diyalog oluyoruz!
Metehan: İyi de ne oldu ki be?!
Hülya: Amaaan, yok önemli bir şey, Arzu yine gaf kırdı da....
Aziz: Gaf kırdı?! O ne be Hülyalı bir diyalog oldu bu...
Metehan: Sonuç, yani Arzu ne dedi ki?
Arzu: Ya, benim biraz ateşim çıktı da, Meral sorunca yanlışlıkla çok ateşliyim dedim...

Kazan doğurur da diyalog doğurmaz mı hiç! Hülya bunun üzerine iki adet daha gaf kırdı(!)... Biraz daha kendini geliştirirse büyüyüp diyalog olacak...


(Fotoğraf: Ythren)

05 Kasım 2009

Bozukluk

Perşembe, Kasım 05, 2009
Sıradan bir günde evin köşe-bucağını temizlerken zaman zaman yerden bozukluklar toplarsınız. Genelde insanları böyle kuytu-köşeden çıkan bozukluklar sevindirir. Ne var ki 10-20 kuruşun bize çok ciddi bir fayda sağlayacağından mı, değil. Fakat ben bu tarz durumlarda pek de sevinemiyorum çünkü yeri geliyor stotinka, groszy buluyorum, yeri geliyor cent, dinar falan.

Evdeki bütün bozuk paraları küçük bir kutuda biriktiriyorum. Bugün bulduğum 2 euro centi de oraya koyarken aklıma geldi saymak ve sonuç şu şekilde:

6 Türk Lirası
5 Euro
10 Złoty
24 Dinar
212 Japon Yeni
1800 Kore Wonu
21 Kuruş (TL)
14 Cent (€)
1 Grosz (Złoty)
20 Stotinka (Leva)

Tüm bunlar şu demek: Mevzu-bahis kutunun içinde 5 Kasım 2009 saat 22.00 itibari ile 29 Lira 60 Kuruş param bulunuyor.

03 Kasım 2009

Seyahatnâme-cik - II

Salı, Kasım 03, 2009
1 Japon, 2 Türk, 1 İskoç

İlk Seyahatnâme-cik'te
kısaca bahsettiğim bir macera aslında bu. Güzel bir gündü benim için, Metehan için, hepimiz için.

Her şey Hiro'nun bana facebook üzerinden attığı mail ile başladı. 15-18 Eylül tarihlerinde İstanbul'da olacağını, beni de görmek istediğini belirtmiş. Çok sevindim, gelince onu gezdirebileceğimi, mümkün olursa o gidene kadar İstanbul'da kalacağımı yazdım.

Hiro Tokyo'dan THY uçağı ile geliyor ve saat sabah 06.15'de İstanbul'a iniyordu ayın 15'inde. Benim için ayın 15'i zaten erken başlamıştı (daha doğrusu gece hiç uyumadığım için başlaması sorun olmadı). Sevgili Ana otobüs'e kargo vermişti Üsküp'ten. Onu almak için sabah 8'e 10 kala çıktım Bakırköy, Osmaniye'de Serkanların evinden. Metro ile otogar'a gidiyorum derken Hiro aramaya başladı. Metro'da olduğum için açmak istemedim. Bir kaç kere ısrarla aradı lakin cevap veremedim.

Kargo'mu aldıkan sonra aradım Hiro'yu fakat Hiro'nun mükemmel(!) ingilizcesi ile anlaşmamız biraz güç oldu. Ve'l-hasıl saat 14.00'te Sultanahmet'te olacağımı söyledim. Saat 14.30'da Sultanahmet'te idim lâkin Hiro saat 12'den itibaren beklemeye başlamış Sultanahmet durağında... O sırada da iki arkadaş edinmiş onlarla konuşuyor, tabi arkadaşlar da Türk...

Hiro ile buluştuktan sonra Sultanahmet Köftesicisi'nde yemek yedik ilk olarak. Sonrasında da Sultanahmet Camii'ni, Ayasofya müzesini ve Yerebatan Sarnıcı'nı gezdik. Sevgili Ana İstanbul'a geldiği zaman gizlice sokmuştuk Yerebatan'a Türk ayağına ama tabi allahın japonunu sokamadık aynı şekilde...

Yerebatan'dan sonra günün en ilginç kısmını yaşayacağımız yere, bir çay evi'ne doğru ilerlemeye başladık. Oturduğumuz yerde Metehan Hiro'ya Tavla oynamasını öğretti ve Hiro ilk oyununda Metehan'ı yendi. Hemen sağ masamızda oturan kel bir adam sürekli dikkatimi çekmekteydi. Elinde bir nargile, sürekli çalışanlarla konuşunca oturduğumuz yerin sahibi olduğunu düşünmüştüm. Ne var ki bir anda Hiro'ya doğru dönüp elindeki nergileyi uzatarak "Do you wanna smoke?" demesin mi....

Robert imiş arkadaşın adı. Canı sıkılmış, nargile de biraz acı gelince paylaşmak istemiş. Emlakçı imiş Robert İskoçya'da. "Çok güzel" dediğimde "Eh işte, tatillerimi çıkaracak kadar para kazandırıyor" dedi. O "Eh işte" cümlesini söyleyen Robert sonrasında dünyada gezdiği ülkelerin sayısını bilemdiğini de söyledi. O kadar çok gezmiş yani...

Sonra oturduk bir şiir kitabı okuduk beraber, ben şiirleri çevirdikçe gülmekten yarıldık... ("Manyak gibi" başlıklı bir şiir vardı, şiirden bahsetmiyorum bile...)

Saat geç olduğunda ben Denizli'ye dönmek zorunda olduğum için ayrıldık Metehan ile, Hiro'yu bizim İskoç ile bırakarak...


Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza