31 Aralık 2012

Once Upon A Time In My Life - XIII

Pazartesi, Aralık 31, 2012
2011  2012 2013



Yeni bir yıl daha bitiyor ve ben, ne kadar sakin ancak bir o kadar da güzel ve mutluluk dolu bir yıl geçirdiğimi düşünüyorum. Her zaman ki gibi, yine yaslanıp arkama izliyorum kendimi...

1 Ocak 2012
Bir kısmı yeni, çoğunluğu eski dostlar ve sevdicekle birlikte yepyeni bir yıla girdik... Mutlu ve güzel bir gece geçirdik, minicik fırında deneme yanılma ile kızartılmış kocaman bir hindi ile...

16 Şubat 2012
Sevdicekle birlikte ilk maceramıza yola çıktık. Bu macera, Ece sultanın ilk uçak yolculuğu ile başladı.

20 Şubat 2012
Kısa olsa da, çok güzel bir İstanbul macerası yaşadık. Gezilen görülen yerlerin, hasret giderilen dostların ardından, martılar eşliğinde, Haliç üzerinden günün batımı ile veda ettik İstanbul'a...



17 Mart 2012
Forum Kayseri'de planetaryumda geçici süre ile çalışmaya başladım. Bin bir çeşit insan türü gördüm, şaşırdım... Hatta zaman zaman dilimde tüy bitti.

23 Mart 2012
Kendimi bir an çalışmadığım bir kurumun fotoğrafçısı olarak buluverdim ve Ebru Şallı'nın imza gününün fotoğraflarını çektim.


6 Nisan 2012
2010 yılında Couchsurfing'in en yaşlı surferını ağırladıktan sonra en genç surferınıda ağırlamış oldum. 14 aylık olan Enzo, sadece anne babasını değil, hem mutlulu hem de görüşleri benim gibi iki çılgn fizikçi getirmişti...

28 Nisan 2012
Astronomi Bölümü'nün hocaları ve 2003'ten bu yana tüm öğrencilerinin temsil edildiği bir grupla Kapuzbaşı Şelaleleri'ne pikniğe gittik. Kapuzbaşı'na ilk defa gittiğim bu piknik bölümden arkadaşlarla beraber geçirdiğimiz güzel bir gün oldu...

30 Nisan 2012
Beyaz Cüce'den sonra dahil olduğum 2. arkadaş-bilim topluluğu olan Radio Wave Hunters'a katıldım.

5 Mayıs 2012
Vikipedi'den bir kullanıcının isteği üzerine Herakles Lahdi'nin fotoğraflarını çekmek için Kayseri Arkeoloji Müzesi'ne gittik. Hayatımda ilk defa mumya gördüğüm müze, gezilmeye ve görülmeye değerdi.

Müze ziyaretini güzel bir Şebnem Ferah konseri ile devam ettirdik. Sevdicek Şebnem Ferah sevmese de, uzaktan ona, Şebnem üzerinden sevgimi taşıdım...

19 Mayıs 2012
Yine bir planetaryum işi için, bu kez sevdicek ile Elazığ'a gittik. Bu ziyaret Doğu Anadolu Bölgesi'ne ilk ayak basışım oldu. Bize kalan vakitlerde ise Gerek Tuğrul ve İbrahim ile, gerek sevdicekle ile başbaşa güzel vakitler geçirdik, inanılmaz güzel ve bir o kadar ucuz yemeklerden tattık.

14 Haziran 2012
Ece sultan ile Denizli'ye ailemi ziyarete gittik. Denizli'yi gezip görmemizin yanında, her istediğimizi yapamasak da ailemle, güzel ve bolca vakit geçirdik.

29 Haziran 2012
RWH uzun süreden sonra gerçekleştirdiği en organize ve en doğru gözlemleri sonrasında, radyo meteor gözlemlerinin nasıl yapılması gerektiği hakkında çok daha fazla tecrübeye sahip oldu.


1 Temmuz 2012
Operasyon Tesla kapsamında İhsan, Atilla ve sevdicek, Kayseri'den Adana'ya yol çıktık. 3 gün geçirdiğimiz Adana'da beraber güzel vakit geçirdik, eğlendik...


15 Temmuz 2012
Son dakika haberi ile apar topar gözlemevine koşup, Jüpiter örtülmesini gözlemledik.

19 Temmuz 2012
RWH olarak, ERT-5 teleskop binamıza Perseid gözlemleri için antenlerimizi ve sistemlerimizi kurduk.

30 Temmuz 2012
Yine doğdum! Sevdiceğin hazırladığı bir yığın, dolu mu dolu, güzel mi güzel bir doğum günü kutlamasına maruz kaldım. Bitmek bilmeyen bir doğum günü silsilesinde, FFÖ, Kerem, Halil, Sena, İhsan ve Ece sultan benimle beraberdi. Hayatımdaki diğer bir "en güzel hediye"yi aldım...

21 Ağustos 2012
Ramazan Bayramı'nın 3. gününde Aster bünyesinde, Uzaybimer'de düzenlenen "Şeker Gibi Gözlem" etkinliği, uzun süreden sonra gerçekleştirilen ilk hak gözlemi olmasının yanında, katılımı epey yüksek olan bir gözlemdi.

23 Ağustos 2012
RWH'nin ERT-5 istasyonundan aldığı verileri incelerken, uzun süren uğraşlarımızın başarıya ulaştığını gösteren, ve beklediğimizden daha uzağı dinleyebildiğimiz Slovakia Fun Radio jingleını buldum.

25 Ağustos 2012
Sevdiceğin sunuculuğunu yapacağı Ulusal Astronomi Kongresi için Malatya'ya gittik. Kongre hazırlıklarını tamamladık. İnönü Üniversitesi Gözlemevi'ni gördük.

1 Eylül 2012
Güzel ancak katılımı az bir astronomi kongresi geçirdik. 5 çalışma ile katıldığım kongrede sevdicek ilk sunumunu yaparken RWH de radyo meteor gözlemlerini sundu ve halka açıldı.

Kongre boyunca yapılan gezi kapsamında ise, uzun yıllardır görmeyi istediğim Nemrut Dağı'na çıktım.

26 Eylül 2012
Sevdicekle uzun uğraşlarımız sonuç verdi ve SGC ve IAC'ye katılmak üzere İtalya'ya gittik.

30 Eylül 2012
Napoli'de Witchie katıldı bize. Neredeyse bir yıldan beri görmediğim için sarıldım doya doya... Sonra apar topar trene atlayıp Roma maceramıza başladık.

Sevdicek ve Witchie ile beraber Roma'da süper güzel bir gün geçirdik. Uzun yıllardır görmek istediğim bir yer olan Roma'yı da böylelikle görmüş oldum, hem de iki güzeller güzeli insanla...

13 Ekim 2012
İtalya'dan ayağımın tozu ile geldiğim Kayseri'de, Alpine takımı ile birlikte yaptığımız ancak maalesef sadece 3 öncül asteroid keşfi ile sonuçlanan keşif çalışmalarını aktarmak üzere bir seminer verdim.

25 Kasım 2012
Uzun yıllardır planladığımız ancak gerçekleştiremediğimiz Astronomi Günleri'nin beşincisini düzenledik. Etkinliğe katılım her ne kadar iyi olmasa da, sunumlar ve katılımcılar süperdi. Afterparty ise, her tür dertten uzaklaştırdı bizi...

6 Aralık 2012
Sevdiceğin doğum günü için ablamla beraber Adana'ya gittik. Ece sultanı bir yıl daha yaşlandırırken, güzel mi güzel vakit geçirdik.

15 Aralık 2012
Sevdicekle beraber Ankara'ya gidip, İtalya'dan sonra Witchie ile tekrar güzel vakit geçirdik.

21 Aralık 2012
Kıyamet kopayazdı.... :)

30 Aralık 2012
OnurCUK'un doğum günü için gittiğimiz Ankara'da bir yıldan sonra sadece OnurCUK'u değil, başta James olmak üzere bir çok dostlarımı gördüm... Bu güzel hafta sonu kaçamağını, sevdicek için bir ilk olması için, ona güzel bir Anıtkabir ziyareti süsledim...

31 Aralık 2012
Sevdiceğin beraberinde, 3 değerli insan, Can, Barış ve İsrafil ile yeni bir yıla girerken, kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum...



(Fotoğraflar sırası ile, HAK (H. Aziz KAYIHAN), bir Koreli, HAK, Mortiz BREHM, Mehmet YEMEN, HAK -ve sonraki 5-, Serkan YILDIZ, diğer Romalı asker, HAK ve Can TERZİOĞLU tarafından çekilmiştir.)

22 Ekim 2012

Cadı'ya Masallar - I

Pazartesi, Ekim 22, 2012

Merlow ve Sandığı

Bir varmış, bir yokmuş, hikayeler anlatıladururmuş. Zaman geçer, su dereden akarmış. Ay ışığı geceyi aydınlatırken, periler masalları çocuklara fısıldarmış...

Yine Ay ışığının aydınlattığı bir gecede annesinin ona anlattığı masaldan öğrenmiş tekboynuzların ne olduğunu, Merlow. Gökkuşağı her zaman, güzel ve çekicidir her yaş için. Hele bir çocuk için ise, daha güzel ve alımlıdır.  Merlow'un bu geceye kadar bilmediği şey ise, gökkuşağının bir ucunda olduğu söylenen hazinenin başında bir tekboynuzun beklediği imiş.


Merlow, idealist olmasına idealist, ancak kendi içine kapanık bir çocuk. Arkadaşlarıyla pek oynamaz, kendi kafasında binbir türlü hayaller kurar, okuduğu kitaplardan bildiği kahramanlarla da bu hayalleri bezermiş. Ne var ki, bu hayalleri, annesinin o masalı anlattığı geceden sonra, hep bir tekboynuza bağlanmış adeta. Kafasından atamamış bir türlü, gökkuşağının ucundaki hazineyi değil de, onu bekleyen tekboynuzu... 

İşte cin fikirliliğini kullanıp, evden kaçmasına sebep olan hayal de bu olmuş. Bir gece, odasında eşyalarını sakladığı sandığa, oyuncaklarından bozma iki tekerlek takan Merlow, o geceyi karşılayan sabahla beraber, henüz Güneş uyanmadan, evinden kaçar... Derdi, tekboynuzu bulmaktır, gökkuşağına doğru yürüyüp. Merlow zeki bir çocuk, okuduğu kitaplardan gökkuşağına ulaşmanın zor olduğunu çok iyi bilmesine rağmen, hayallerine sığdıramadığı o tekboynuzu görmek pahasına dökülür yola...

Artık ev uzaktır Merlow'a ve sandığı hayatı olmuştur ona. Yer yer ürküp, içinde uyuduğu sandığı, evi oluverir bundan sonraki günlerinde...

Geceleri oturup yıldızları izlerken tekboynuzu düşünür yine hayallerinde; morlu, yeşilli yelesi olduğunu hayal ettiği beyaz bir tekboynuz. Boynuzu ise tarif edilesi değildir, sanki en değerli taş, en değerli mücevherat yanında hiç kalır... Tüm bu hayallerden sonra kendi çelişkisine düşüp lanet eder yıldızlara ve yağmurun gelmesini ister, günün ilk ışığıyla...

Günler geçer... Merlow bezgin bir şekilde dolanmakta iken, bir palyaço ile karşılaşır yolda... Palyaço, kasabadan az biraz uzakta bir yerde, eşyalarını toplamaktadır, başka kasabalara, başka çocuklara ulaşmak için. "Merhaba" der Merlow, çekine çekine:

 - Hooo! Merhaba genç delikanlı! N'aparsın buralarda, gösteriyi çok mu sevdin yoksa?

"Evet!" der Merlow, yine çekinerek...

 - Adın ne bakayım senin ufaklık?
 - Merlow benim adım.
 - Söyle bakalım Merlow, ne taşıyorsun o sandığının içinde, oyuncaklarını mı?
 - Evim o sandık benim, eşyalarım var içinde...
 - Nasıl yani!? Sen evinden uzak olmak için biraz genççe değil misin?
 - Gökkuşağı'na gidiyorum ben! Günlerdir yollardayım...

Şaşırır palyaço, bir yandan Merlow'u ne kadar sıradan bir çocuk gibi görmeye çalışsa da, gözlerindeki kararlılık şaşırtmaktadır onu. Konuşmaya devam ederler bir süre daha Merlow'un serüveni üzerine ve Palyaço bir şeyi itiraf eder:

 - 22 yıl önceydi, küçüğüm. Evimi barkımı bıraktım, yollara koyuldum. Amacım Gökkuşağı'na erişmekti, aynı sen gibi. Ama ben hazinenin, zenginliğin peşinde idim. Dolandım, dolandım, dolandım... Erişemedim ona. Sonra hayatımı yoluma koymak için gökkuşağının renklerini saçıma, yüzüme, kendime bezeyip, insanlara şebeklik yaparak para kazanmaya, karnımı doyurmaya başladım. Anladım ki gökkuşağı benden çok uzaktı... ve sonunda bıraktım. Artık derdim, kendim bulamadığım mutluluğu kasabalı çocuklara ve büyüklere verebilmektir. Ancak sana benden bir tavsiye, gökkuşağı kolay erişilir bir şey değildir... Dikkatli ol, harap olma bu yollarda, Gökkuşağı izinde, sandığın peşinde...

Vedalaşırlar palyaço ile... Merlow'u bu konuşmalar üzerine bir sürü korku ve bir dizi endişe sarmıştır. O gün palyaçoyu izlediği kasabaya geri döner Merlow, hem biraz olsun dinlenmek, hem de küçük bir dükkanda karın tokluğuna çıraklık yapmak için...


(Çizimler (sırası ile): Ulla Hennig, Sabra A. Scherer)

14 Ekim 2012

Treni Durdurun!

Pazar, Ekim 14, 2012
Trenlere özel bir durum olduğunu düşünüyorum bazen bunun. İlkini 2006 yılında Denizli'ye kampa gelen cücelerle yaşamıştık. Trenleri yakalayamıyoruz... Sürekli "treni durdurun!" nidaları ile gara koşturarak girmeleri, gara telefon edip treni bekletmelerini istemeler vesaire...

Bugün de sevdicek ile Tesla'yı Adana'ya götürme serüveninin başında Erciyes Ekspresi'ne, önce telefonda, daha sonra gara koşarken "Treni durdurun" nidaları ile yetiştik. Neyse ki beklettiler treni sağ olsunlar da, sıkıntısız vardık Adana'ya...

21 Eylül 2012

İtalya Yolcusu

Cuma, Eylül 21, 2012

Hazırlıklar, hazırlıklar, hazırlıklar... Aylardır süren koşuşturmacanın ardından İtalya yolculuğunun vakti geldi çattı. 


Maksat yine astronomi ve uzay tabii ki: Uzay Nesli Kongresi ve Uluslararası Uzay Kongresi. Bu sefer sevdicek de eşlik ediyor bana İtalya yolunda.

Yolculuk, Napoli, Pizza, Roma, ve İtalya'dan bahsedeceğim sizlere ayrıntılı ancak şu an birazcık vize detayları ile ilgili bilgi vermek istedim.

İtalya ile ilgili en büyük hayal kırıklığı, Kayseri'de ikamet etmeme rağmen vize başvurusu için İzmir'e gitmem gerektiği oldu. Türkiye'nin çok büyük bir çoğunluğu bu tarz işlerde direk İzmir'deki konsolosluğa bağlı maalesef. Konsolosluk sayfasında da bulunan resmi, ek olarak buraya da koyuyorum. Haritada, yeşil bölgeler İzmir Konsolosluğu'na, beyaz bölgeler Ankara Konsolosluğu'na ve gri bölgeler İstanbul Konsolosluğu'na bağlı. 


Bu şoku atlattıktan sonra, belgelerimi toparlayıp yola koyuldum. Ancak bu cümle ile ilgili açıklamam gereken 3 nokta var:

Belgeler
İtalyan konsolosluğunun sayfasında sizden istenen belgeler listeleniyor. Ancak kesinlikle bu belgelerle yetinmemeniz gerekiyor. Unutmamanız gereken nokta, yazılı belgelerin başvurunuzun alınması içi gereken esas belgeler olduğu. Vize alımınızı ne kadar sağlama almak istiyorsanız o kadar fazla belge ile gitmeniz gerekmekte.

Gerekli belgeler (turistik veya bir konferans için): pasaport, 2 adet biyometrik fotoğraf, davet mektupları, gidiş-dönüş biletiniz (veya rezervasyonunuz), otel/hostel rezervasyonunuz, AB standartlarnda €30.000 teminatlı seyahat sağlık sigortası.
Benim ekstra olarak yanıma aldığım belgeler: Eski pasaportlar, eski schengen vizelerinizin fotokopileri, bankadan onaylı maaş dökümü (masrafları sizin adınıza başkaları karşılıyorsa, onların maaş dökümleri ve sizin masraflarınızı karşıladıklarına dair yazdıkları imzalı bir dilekçe), Öğrenci belgesi, masrafları karşılayan kişi veya kişilere ait tapu, araba ruhsatı vs, 
Başvuru sırasında benden istenen belgeler: Masrafları karşılayan kişilerin ve giden kişinin son ay kredi kartı ekstreleri, Nüfus Cüzdanı fotokopisi, eski pasaportu olmayan kişiler için Emniyet'ten daha önce pasaport almadığınıza dair protokol yazısı.

Bunlara ek olarak vize ücretini yanınızda bulundurmanız gerekiyor. 26 yaş altı öğrenci iseniz ve bir konferansa gidiyorsanız bu durumda vize ücreti ödemiyorsunuz. Bunun dışı durumlarda 141 TL olan vize ücretini ödemek durumundasınız, ek olarak 68 TL şirket için ödüyorsunuz (Gönül yeni simgeyi kullanmak isterdi ancak sorunlar el vermiyor).

Yolculuk
Vize işlemleri için yola çıkmadan önce dikkat etmeniz gereken bir husus var. Konsolosluğun web sitesinde vize işlemleri için randevu almanız gerektiği yazıyor, hatta bir randevu linki var ancak böyle bir durum yok. Vize işlemlerini iData isimli şirket aracılığı ile yürütmek zorundasınız. Bu işler için iData'yı aradığınızda randevu alınmadığını, her sabah 08.30 ile 12.00 saatleri arasında vize işlemlerini yaptıklarını, dolayısı ile 08.30'da gelmeniz gerektiğini söylüyorlar. Ancak SAKIN ve SAKIN bu bilgiye de aldanmayın.

İşin gerçeği şu şekilde: Evet, iData vize işlemlerini saat 08.30 ile 12.00 arasında gerçekleştiriyor ancak, kalkar saat 08.30'da kapıya gelirseniz size "git, yarın gel!" derler. iData, her gün sabah 08.30'da kapılarını açtığında ilk 20 kişiye sıra numarası verip, 21. kişiye hiç bir istisna göstermeden geriye kalan herkese yarın gelin diyor. Bu noktada, yola çıkacaksanız kesinlikle, saat sabah 6'dan önce iData'nın kapısında olacak şekilde yola koyulun. 7'den sonra ise ilk 20 içine girmeniz zor.

Acente
Vize işlemleri için uzak bir şehirden geliyorsanız, İzmir'e sabahın köründe ulaşamayacağınız, dolayısı ile gittiğiniz ilk gün vize başvurunuzu yapamayacağınızı göz önüne aldığımızda, yol parası, İzmir'de yeme-içme parası, konaklama parası vesaire derken, vize masraflarına ek olarak en az 250 TL masraf daha yapıyorsunuz. Bu noktada, sizin yerinize başvurunuzu yapan acenteler devreye girebiliyor. Ben bunu vize başvurusuna gittiğimde öğrendim maalesef. 

Süreç şu şekilde işliyor: Bütün belgelerinizi hazırlıyorsunuz, acenteye kargo ile gönderiyorsunuz. Acente sizden vize işlemleri için 80 TL alıyor ve sizin hiçbir mülakata vs gitmenize gerek kalmadan bu işi profesyonelce yerine getiriyor.

Tüm bu sıkıntıları atlattı iseniz, artık başvurunuzu tamamlamışsınız demektir. Ancak şirketin yapmadığı başka bir iş ise pasaportunuzu size göndermek. Bu noktada ya pasaportunuzu 5 iş günü sonra gelip alacaksınız, ya da işlemler tamamlandığında bir kişinin ismini vereceksiniz ve o kişi sizin yerinize pasaportu teslim alacak (acente üzerinden yaptığınızda bu sıkıntıdan da kurtuluyorsunuz). Son önemli nokta ise, o an kimin adını verdi iseniz pasaportunuzu kesinlikle o kişinin teslim almak zorunda olduğu, başka birine asla teslim etmiyorlar, yani sonradan bu kişiyi değiştirme şansınız yok.

Tüm bu sıkıcı, uzun, uğraş veren işlemlerden sonra, 5 iş günü sonunda vizenizi aldı iseniz, İtalya sizi bekliyor demektir.

Tüm bu süreçte sevgili Ece, yeşil pasaportu olduğu için rahattı. Ben de vizemi aldım bugün. Çarşamba günü İstanbul'dan Napoli'ye uçuyoruz...

Sağlıcakla...


Velespit Günlüğü - I

Cuma, Eylül 21, 2012
Bisikletimle bu yaz ne deli istediğim kadar gezememiş olsam da, neredeyse üstünden hiç inmedim ve her yere onunla gittim. Tüm iş güç arasında, ve sevdiceğin bisiklet eğitimleri sürecinde, kendimce turlara çıkmaya vakit bulamadım.

Bu yaz başında bulduğum bir Android uygulaması olan Move! Bike Computer sayesinde, gittiğim güzergahları Google Maps üzerinde kaydetme imkanı bulurken, bir yandan toplam mesafe, ortalama hız, maksimum hız, gibi bazı istatistikleri de edinme şansım oldu.

Bu istatistikleri ilk etapta Facebook ve Twitter üzerinden paylaşmaya başladım ancak, baktım ki kendim için bile sonrasında bunları bulmam sıkıntı haline geldi. Bu sebeple derli toplu olabileceğini düşündüğüm için bir Velespit Günlüğü'm olsun dedim ve tabii ki tercih blog oldu.

Şimdiye kadar 3 kayıt almışım uygulama aracılığı ile. Bunların ilki ise deneme niteliğinde. Havalar malum, Pazartesi'de İtalya'ya yolculuğumun başladığı düşünüldüğünde, daha ne kadar bisiklet gezileri yapabilirim bilemiyorum ancak, kayıtlarım bundan sonra bu günlük altında toplanacak.

Aşağıda tarih sırasına göre geçmiş istatistikleri bulabilirsiniz (kph: saatte kilometre).

3 Haziran 2012
Mesafe: 6.93 km
Toplam zaman: 0:28:11
Aktif zaman: 0:23:40
Duraklanan zaman: 0:4:30
Ortalam hız: 17.55 kph 
En yüksek hız: 59.40 kph
Toplam tırmanış: 252 metre
Toplam iniş: -346 metre

4 Haziran 2012
Mesafe: 17.72 km
Toplam zaman: 1:22:48
Aktif zaman: 1:07:06
Duraklanan zaman: 0:15:41
Ortalam hız: 15.85 kph
En yüksek hız: 67.78 kph
Toplam tırmanış: 635 metre
Toplam iniş: -629 metre

19 Eylül 2012
Mesafe: 22.42 km
Toplam zaman: 2:6:21
Aktif zaman: 1:20:11
Duraklanan zaman: 0:46:9
Ortalama hız: 16.78 kph
En yüksek hız: 36.00 kph
Toplam tırmanış: 1167 metre
Toplam iniş: -1142 metre

20 Eylül 2012

Abii, Vidi, Veni! - N

Perşembe, Eylül 20, 2012
Abii, Vidi, Veni!
Gittim, Gördüm, Geldim!

Bir sürü yazılmamış hikayeden, unutulmuş, silinmiş anılardan sonra, tüm yol anılarımı buraya aktarmaya karar verdim. Bakalım bu ne kadar başarı ile gelecek...

Merakla kalın...

16 Eylül 2012

14 Eylül 2012

Öyle Bir Geçer Zaman ki...

Cuma, Eylül 14, 2012
Bazen zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Bir bakıyorum, 10-15 günlük bir süreç çat diye geçmiş ben farkına varmadan. Geçtiğimiz günlerde, kendi kendime bu konuyu düşünürken, bunun benim için iki durumda gerçekleştiğini fark ettim:

1. Kıçımı devirip, yatıp, hiçbir şey yapmadığım dönemlerde.
2. Kafamı kaşıyacak vakit bulamayana dek yoğun hale geldiğim zamanlarda.
Kim bilir belki sizler için de böyledir durum...

09 Eylül 2012

Kırmızı

Pazar, Eylül 09, 2012
Her şeye zamanı vardır insanoğlunun. En yoğunum dediği günlerde bile, kendine en güzel vakitleri ayırır. Ve bir insan aynı anda bir sürü iş yapıyorsa, inanın yeni bir tanesine daha vakti vardır. 

Ama bizler zaman bulamayız hiçbir şeye ve en büyük bahanemizdir "hiç zamanım yok, kafamı bile kaşıyamıyorum" cümlesi. Ama tam bu noktada en önemli olan şey de, zaman dağıtımının kişiye özel olduğu ve asla yargılanmayacağıdır.

Kendimizi yargılarız ancak bu zaman taksimi sonunda ve benim bu açılardan kendimi suçlayacak çok yanlışım var. Bunlardan birini de şimdi gidermeye çalışıyorum. Yazmadığım zamana, büyük bir hüzünle... Ancak her ne olursa olsun bunun edebiyatını yapmayacağım, çünkü yazmamış dahi olsam, damarlarımda akan birikmiş duygular vardı ve ben eminim ki bu zamanı kendime yeni bir şeyler oluşturmak için, belki de geleceğe dair güçlü bir şeyler kurmak için kullandım.

İşte tüm bu kurmaca uzunca bir yılın öncesine dayanıyor... Gece gelen bir telefona, uyku sersemi bir konuşmaya... Takip eden günün sabahında akılda soru işaretleri belirdi bir anda, geçmişte bağlantıları olan, farklı iki insan üzerinden...

Bu bağlamda koyuldum yola iki gece önce. Daha önceden kaçırmış olduğum bir treni de o zaman yakalayabildim işte... Tren bir yandan geçen koca bir yıla bakış sebebi de oldu işin açığı...

Bir sürü yaşanmışlık, anı, tartışma, gezi, ve mesafe dolu bir yıl, aslında bizi getirmek istediği yere getiriyordu. Bilmem belki de, sevdiceğin beklediği, benimse bildiğim yerdi bu geldiğimiz nokta. Ve bu yolu çizen de kırmızı bir kanepe ve biraz kırmızı şarap oldu. Biraz benden, biraz ondan derken, bir yıl geride kalıvermiş işte. 

Yürünecek daha çok yol var, beraberce, çok fazla eylül ayı, çok fazla gün, çok fazla yaşanmışlık, çok fazla anı... Hepsi içimde, hiç bu kadar emin olmadığım- bir sevgi ile süslenecek, sevdiceğin kulağıma fısıldadığı melodiler eşliğinde...

Bağlamak lazım artık: yazmadım çok uzun bir süre, kendime ve sevdiceğe bir gelecek hazırlama derdinde... Oldu, oluyor, olacak. Yazılmamış bu kısa geçmişin telafisi ise, yazıldığında güzel bir hikaye olacak, bizi bekleyen güzel bir gelecek ile yapılacak!

Şimdilik yapılacak tek şey var: Lot's of wine and lot's of talking!

22 Mayıs 2012

The Very First of My Life - II

Salı, Mayıs 22, 2012
17 Mayıs 2012
İlk defa Elazığa gittim ve böylelikle ilk defa Doğu Anadolu bölgesine ayak bastım. Artık Türkiye'de adım atmadığım coğrafi bölge kalmadı...

19 Mayıs 2012
Hayatımda ilk defa Alabalık Kavurma yedim. Denemediyseniz deneyiniz mutlaka!

14 Mayıs 2012

The Very First of My Life - I

Pazartesi, Mayıs 14, 2012
2 sene kadar önce, İngilizce blogumda bir yazı yazmıştım, The One-Minute Writer'ın bir yazısından yola çıkarak, hayatımda yaşadığım ilk anılara dair.

Geçen arkadaşlarla muhabbet ederken benzer bir konu gündeme geldi. Yaşadığımız ilkleri not alsak, nasıl olur diye... İşte onun üzerine diğer blogdaki yazı ile başlayıp, yaşadığım ilkleri yazmak istedim bu tarihten itibaren.

Hatırladıklarımın bazıları şunlar:

  • İlk defa Samanyolu'nu gördüm. (4 yaş)
  • İlk defa aşık oldum. (4 yaş)
  • Oyun oynarken koşup düşmem ve kafamı sehpanın kösesine çarpmam sonucu atılan hatırladığım ilk, hayatımın ikinci dikişi (5 yaş). İlk'i ise 3 yaşımda iken kaşımı yarmam sonucu kaşıma atılmış.
  • Ankara'ya ve Atam'a ilk ziyaretim. (5 yaş)
  • Gerçekten korktuğum ilk zaman. (5 yaş)
  • Gördüğüm ilk gündoğumu. (6 yaş)
  • İlk okul günüm (6 yaş)
  • İlk yüksek düşüşüm -2. kattan aşağı-. (7 yaş)
  • İlk yüksek atlayışım -2. kattan aşağı- (8 yaş). Demek ki ilkinde bağışıklık kazanmışım :)
  • Hissettiğim ilk deprem. (8 yaş)
  • Tek başıma ilk yolculuğum -Denizli - Konya arası-. (17 yaş)
  • İlk uçak yolculuğum -Kayseri -  İstanbul arası-. (19 yaş)
  • İlk yurt dışı seyahatim -Polonya-. (20 yaş)
Yukarıdakilerin arasında sayılabilecek aslında çok fazla ilk var aklıma gelip giden... Bunların arasında öne çıkanlar bunlar ilk etapta... Belki de en önemli ve ilginç olanları...


Mayıs 11, 2012'de de bunların arasına Kayseri Arkeoloji Müzesi'nde bir yenisi daha eklendi... Hayatımda ilk defa mumya gördüm!

Daha bir çok güzel anıya...

07 Şubat 2012

Külliyen Yalan - IV

Salı, Şubat 07, 2012
Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Bu yazıyı sadece küçük bir yanlışı düzeltmek için yazmaya başlamışken, şimdi yanlışları nereden toparlasam bilemiyorum. Bu yüzden, çıkış noktamdan başlama kararı aldım: Bu 4 İncil nasıl seçildi?

Bazılarımıza öğretilen komik bir hikaye vardır (en azından biz böyle öğrendik öğretmenimizden): Zamanla kardinaller, yazılmış binlerce İncil'in içinden çıkamaz ve derler ki, en doğru İncilleri seçmeliyiz. Ancak, ortada binlerce farklı versiyon olması işi zorlaştırıp, süreci uzatacağından, kardinaller kolay bir yönteme başvururlar; koyarlar binlerce İncil'i masanın üstüne ve sallarlar masayı. Masanın üstünde kalan, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın yazdığı İncilleri de en doğru olanları olarak kabul ederler. 

Ancak ne var ki bu, komik bir hurafeden ileri gidememektedir. MS 4. yy'da dönemin Roma İmparatoru Constantine, İsa'nın yaşamına dair tüm İnciller'in toplanması için bir komisyon oluşturur. Bu komisyon, 27 tane İncil'i seçti. Günümüzde bildiğimiz Yeni Ahit tam olarak bu 27 İncil ve bazı kayıp İncillerden oluşmaktadır. Bunların arasında Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri ve Paul'un 13 mektubu en kabül görenleri olmuştur. Constatine'in kurduğu komisyon, bu seçimlerden yaklaşık 30 yıl kadar sonra ise, İsa'nın tanrının oğlu olduğuna, dolayısı ile tanrı ile eşdeğerliğine, ilahlığına karar verir.

Gelelim, ikinci noktaya: İslami inanışa göre, İncil, tanrı tarafından gönderilmiş ve sonradan Hristiyanlar tarafından değiştirilmiştir. İncil'in tanrı tarafından yazıldığı ve İsa'ya öğretildiği inanışı yaygın olarak görülür (ama tek geçer inanış değildir İslamiyette). Aksine Hristiyan inanışta İncil tanrı tarafından yazılmış bir kaynak değildir. İncil, en başta İsa, ama genel olarak İsa'yı takip eden bazı kişilerin kaleme aldığı (Havariler) İsa ve onun yaşamı üzerine olan yazıtlardır. Seçilen 27 İncil'in ise neredeyse tamamı İsa'nın ölümünden sonraki ilk 70 yılda kaleme alınmıştır. Paul ilk mektubunu, İsa'nın ölümünden 20 yıl sonra kaleme almışken, John (Yuhanna) Yeni Ahit'in 4 ana İncil'inin sonuncusunu İsa'nın ölümünden yaklaşık 60 ila 70 yıl sonra kaleme almıştır.

Şimdi gelelim son yanlış noktaya: Bu birazcık da belki İngilizce düzeltmesi olacak. "Bible", "İncil" değildir. "İncil" kelimesinin İngilizcesi "Gospel"dir. Daha doğru söylemek gerekirse "İncil", "Gospel"in (yada Yunanca orijinaldeki "euangelion"ın) Arapçasıdır. "İncil" kelimesi Kur'an'da 12 defa geçer ve kastedilen "Gospel"dir. "Gospel" ise eski İnigilizce'deki "gōd-spell" kelimesinden gelir ki bu "iyi mesaj", "iyi haber" anlamına gelmektedir. "Bible" için ise "Ahit" kelimesi Türkçe olarak daha doğrudur. Çünkü Bible (Ahit) Yahudiliğe ve Hristiyanlığa ait kutsal metinlerin tümüne verilen addır (Eski Ahit: Yahudi metinleri, Yeni Ahit: Hristiyan metinleri).

Toparlamak gerekirse, bazen öyle hurafeler duyarız ki ("Güneş'e 1 milim yaklaşsak yanarız, ondan 1 milim uzaklaşsak donarız" gibi) sadece kendi dini inançlarını veya inanılan belli bir düzeni savunmak, büyüklüğünü ve yüceliğini göstermek için ortaya atılmıştır ki, hiç bir dayanakları bulunmamaktadır. Buna benzer bir hurafe'de Barnaba İncili için vardır: Barnaba İncili'nde Muhammed'in adı geçtiği için bir çok okumayan müslüman, onun doğru'ya en yakın incil olduğunu söyler ancak Barnaba İncil'i Mesih'in Muhammed olduğundan bahsederken, Kur'an Mesih'in İsa olduğunu yazar!

Her şeyden en önemlisi, duyduğumuz şeyler hakkında, duyduklarımıza körü körüne inanmamak, biraz okumaktır, bunu zaman zaman öğretmenlerimizden ve hatta konunun uzmanlarından duysak dahi... Yani başka bir dine fırça atabilecek kadar çok Müslüman isek, önce Kur'an'ın ilk ayetine dönüp bakmamızda fayda vardır: "Oku!"

05 Şubat 2012

Külliyen Yalan - III

Pazar, Şubat 05, 2012
İsim Belirtili Tamlaması

Belki birkaçınız, başlıktan konunun ne üzerine olduğunu tahmin ediyordur. İşin açığı bu konu, eğitim hayatımız boyunca bize doğru bir şekilde öğretilmesine rağmen, medya tarafından hayatımıza yanlı sokulan bir durum. 

Politika ve politikacılardan bahsedilirken duyarsınız sık sık "Denizli Eski Valisi" şeklinde bir kalıp. Bu deyişin çıktığı zamanları da hatırlıyorum  aslında. Bir zamanlar tek kanal TRT olduğu için dile özen gösterilirdi. Ancak özel televizyon kanalları ile birlikte bu özen de tabi ki azaldı ve bazı dilbilgisinden yoksun insanlar, "Eski Denizli Valisi diye şey mi olurmuş, eski Denizli'nin valisi der gibi. Denizli Eski Valisi olmalı" diyerek bu yanlış kullanımı dilimize sokmuşlardır, doğru olan "Eski Denizli Valisi" olmasına rağmen. 

İşin garibi, halkımızda ısrarla "Denizli Eski Valisi" kullanımının doğru olduğunu savunanlar vardır ama onların unuttuğu nokta şudur: Türkçe'de tamlamalarda tamlayan ile tamlanan arasına sıfat girmez. Bu dilbilgisi kurallarına aykırıdır. Söz konusu durumda "eski" sıfatı "Denizli"yi değil, "Denizli Valisi" tamlamasını nitelemektedir.

Durumun yanlış olduğunu aslında birkaç örnekle gösterebiliriz: 
"Denizli Valisi"bir belirtili isim tamlamasıdır ve sıfat önüne gelir. Aynı "İsim Tamlaması"nda olduğu gibi. Önüne bir sıfat gelmesi üzerine "Belirtili İsim Tamlaması" olur. Bu durumda, şu yargıya varabiliriz: Belirtili olan isim değildir, tamlamadır. "Belirtili İsim Tamlaması" dediğimizde bu durumda yanlış olduğunu söyleyip, "İsim Belirtili Tamlaması" olması gerektiğini düşünebiliriz.

Yukarıdaki örnek bize ne kadar yanlış geliyor ise, "Denizli Eski Valisi" aynı derecede yanlıştır. O yüzden, medyanın yanlış Türkçe'sini dikkate almadan doğru olanı çevrenizdekilere aktarın. Aksi halde ilerleyen yıllarda, "Patlıcan Yoğurtlu Kızartması" yiyor, "Telefon Eski Kulübesi"nden bir arama yapıyor olabiliriz.

04 Şubat 2012

Sir Winston Tea House

Cumartesi, Şubat 04, 2012
Bunu bir reklam olarak da algılayabilirsiniz ancak, o şekilde düşündüğünüzde benimkisi Sir Winston'a bir bağış olsa gerek herhalde...

Seviyorum bu yeri. Merkezi İzmir'de olan ve çoğunlukla Ege Bölgesi'nde şubesi bulunan bir cafe zinciri. Yemekleri, atmosferi, içecekleri ve müzikleri dışında bugün bir nokta ile daha anlam kazandı hayatımda...

SWT adlı müşterileri için çıkardığı gazete ile de bir çok nokada konuklarına sanattan ve mutfaktan haberler verdiği gibi onları bilgilendiriyor da... Fakat tüm bunları yaparken, gereksiz hurafelere karşı da uyarmayı ihmal etmiyor...

SWT'nin 7. sayısında yayınlanan 2012 yılı ve Marduk söylentilerine dair yazıyı olduğu gibi alıntılıyorum:

"Evet, dünyanın başına bir felaket gelmesi muhtemel. Birçok veri, gezegende meydana gelen değişikliklerin yakında geri dönülemez noktalara varacağını gösteriyor. İşin kötü tarafı, bu felaket bir göktaşı veya efsanevî bir gezegen yüzünden değil, insanlar yaşam tarzlarından ödün vermekten korktukları için kendi yarattıkları kirliliği ve bunun sonuçlarını görmezden geldikleri için olacak. İnsanın hayalî bir gezegenden, önünde sebep ve sonuçları açık duran bir şeyden daha çok korkuyor olmalarıysa psikologlara havale edilecek ve ileride daha akıllı olacaklarını umduğumuz kuşakların alay ederek bakacakları bir muamma.

Dosyanın başında söylemiştik, 21 Aralık 2012'ye geri sayımlar başladı. Bir kere şunu söyleyelim, bu efsane ilk çıktığında X gezegeninin dünyaya çarpma yada yanından geçme tarihi 27 Mayıs 2003'tü, rötar yaptı. Bunu iddia eden Nancy Lieder, o tarihten bir hafta önce insanlara besledikleri hayvanları öldürmelerini önermiş, kendisinin de öyle yaptığını söylemişti. Tarih geçip de, çarpışma falan olmayınca, hükümetlerin önlem olarak insanları şehirlere kapatıp daha çok insanın ölmesine sebep olmamaları için yanlış tarih verdiğini söyledi. Bugün hâlâ  Lieder'ın gezegeninin Aralık 2012'de gelmesini bekleyen insan çok. Böyle bir gezegen olsa ve bu kadar yaklaşsa çoktan çıplak gözlerle görebileceğimizi söyleyen gökbilimcilere bakarsak bizim endişelenilecek bir şeyimiz yok, ama dünyanın bir taraflarında bir evcil hayvan katliamı yapılacağı kehanetinde  bulunabiliriz.

İnsan evladının kıyamet teorilerine merakı o tarihten sonra da bitmeyecek. Çevremizi, gıdamızı kirleteduralım, iklim değişikliği yüzünden milyonlarca insan açlıkla ve tuhaf hava koşullarıyla boğuşsun, dünyayı birkaç kere yok etmeye yetecek nükleer bombalar oraya buraya serpiştirilsin, çoğunluğun ilgilendiği konu bir sonraki gizemli felaket olacak. X gezegeni değilse evreni yutacak bir vakum, karadelik değilse kozmik radyasyonlar, dev volkanlar değilse göktaşları...

Bilen bilir, Marduk çarpışmasının en büyük dayanak noktası 21 Aralık 2012'nin Maya takviminde 5125 yıllık bir döngünün sona erdiği tarih olması. Yakın zamanda bu takvimleri inceleyen bir Avustralyalı profesörün bu tarihin bir sona değil, yeni bir çağın başlangıcına işaret ettiğini söylemesi bir yana, herhangi bir uygarlığın nasıl bu kadar ileri görüşlü olabileceği de başka akıl almaz mesele. Ya da Jay Leno'nun 2012 filminin başrol oyuncusu John Cusack'i konuk ettiği programında sorduğu şu soruyu da tekrar edebiliriz: 'Mayalar ileriyi bu kadar iyi görüyorlardıysa, İspanyolların geleceğini neden görmemişler?'"

Birgün olur da yolunuz düşerse Sir Winston Tea House'a, gidip en azından bir çay içmeyi, güzel yemeklerinden tatmayı ve atmosferinin tadını çıkarmayı ihmal etmeyin...

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza