31 Aralık 2009

Once Upon A Time In My Life - VII

Perşembe, Aralık 31, 2009
2008 2009 2010


Yine bir yıl bitiyor ve yeni bir yıl geliyor. İşte ben yine kendi manzaramdan kendimi görmek istiyorum...

1 Ocak 2009:
Arzu, Dicle, Duygu, Metehan, James, Onur, Yemliha, Mehmet ile hayatımın en güzel yılbaşılarından birini geçirdim.

2 Ocak 2009:
Fotoğrafları atmak için bilgisayarda açtığım klasörün adına Yılbaşı yazacağım yere yanlışlıkla Yılbastı yazdım. O günden beri Yılbaşı kelimesi yerine Yılbastı kelimesini kullanıyorum.

25 Ocak 2009:
Kore'de düzenlenecek olan Uzay Nesli Kongresi'nin organizasyon takımına seçildim. Sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı bilemedim.

12 Şubat 2009:
Dünya Astronomi Yılı 2009'un Kayseri açılışını yaptık. Bir gece öncesinde bütün bir geceyi Dayı-Yeğen maketi hazırlamakla geçirdik.

8 Mart 2009:
Can dostumla yıllar sonra sabahtan akşama vakit geçirdim! Uzun yılların hasretini giderdim, mutlulukla doldum.

2 Nisan 2009:
100 Saat boyunca Astronomi yaptık, yaptırdık.

8 Nisan 2009:
Witchie adında, cadı tatlılığında bir güzellik taşındı yanımıza. Güzelliğimize güzellik, neşemize neşe kattı....

10 Nisan 2009:
Şimdiye kadarki en güzel, en büyük ve en eğlenceli Yuri Gecesi Uzay Partisini düzenledik. Bütün gece koptuk, eğlendik.

16 Nisan 2009:
Görkem ile birlikte Tevitöl Astronomi Günleri kapsamında Gebze'ye, Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi'ne gittik. Muhteşem Tevitöl öğrencileri ve çok sevgili Meral hocamız ile muheteşem bir 3 gün geçirdik.

5 Mayıs 2009:
Aster TV yayın hayatına başladı!

23 Haziran 2009:
Hayatımın en güzel Şimşek ve Yıldırım fotoğraflarını çektim. Mükemmel olmasalar da tatmin oldum, keyif aldım...

24 Temmuz 2009:
Yine, yeni, yeniden bir gözlem şenliği...

30 Temmuz 2009:
Yine Doğdum!

18 Ağustos 2009:
Hasan Hocam, Onur ve Mehmet ile beraber eğlenceli ve yorucu bir dağ macerası yaşadık. Üşüdük, yorulduk, arabayı mahvettik ancak güzel anıları toparladık Süt Donduran yaylasından ve Aygar'dan...



4 Ekim 2009:
Mete ile beraber SGC 2009'a ve 61. Uluslararası Uzay Kongresi'ne katılmak üzere Kore'ye yola çıktık... 10,5 saat ile hayatımızın en uzun uçuşunu yaptık İstanbul'dan Incheon'a...

17 Ekim 2009:
İlk başta ki korkularım herkesin bana yaptığı teşekkürlerle kayboldu. Güzel bir kongre organize etmiştik takım olarak. Güzel bir kongre geçirmiş, çok şey öğrenmiş, çok eğlenmiş ve çok şey paylaşmıştık. SGAC ailesi ile aynı ortamda olmak gerçekten güzeldi. Yaklaşık 250-300 insan ile tanışmak da ayrı bir olaydı.

18 Ekim 2009:
İlk uzun gemi yolculuğum sonucu (14 saat) Japonya'daydım. Japonya'da çok güzel 3 gün geçirdik. Çok fazla vaktimiz olmasa da çok gezdik, çok yedik. Saatte 400 km hız yapan Shinkansen trenlerine bindik. Kore ve Japonya yolculuğu sırasında yemediğimiz balık çeşidi kalmadı.

21 Ekim 2009:
Hayatımızın en uzun uçuş rekorunu Tokyo'dan İstanbul'a yaptığımız 13 saatlik uçuş ile kırmış olduk. Japonya'dan Türkiye'ye kadar sadece 2 hava sahası kullandık!

1 Aralık 2009:
Yeğenim ile mükemmel bir gün geçirdik, bol bol eğlendik...

19 Aralık 2009:
OnurCUK'un doğum gününü kutladık. Yaşlandığını bir kere daha vurduk yüzüne yüzüne. Bir sürü insan evde toplaştık. Her şeyden daha önemlisi bizler için İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den buralara kadar kalkıp gelen Serkan, Utku, Emir, Burcu, Elif ve Sertuğ oldu.

24 Aralık 2009:
James'in ellerinden çıkmış, 4 Amerikalı, 2 Çinlininde bulunduğu süper bir Christmas yemeği yedik. Maria'nın Apple Pie'ları, James'in ise Banana Roll'ları gecenin muhteşemlerindendi.

30 Aralık 2009:
Bugün kendimden utandım. Hayatımda hiç utanmadığım kadar!

31 Aralık 2009:
Kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum....




(Fotoğraflar (sırasıyla) Onur ŞATIR, H. Aziz KAYIHAN, Il-Jı JANG, Murat AKYOL ve H. Aziz KAYIHAN tarafından çekilmiştir. Poster tasarımları sırası ile Kemal HÜSMENOĞLU ve Yağmur ÇAPACI tarafından yapılmıştır.)

30 Aralık 2009

Seyahatnâme-cik - II.a

Çarşamba, Aralık 30, 2009
Özel Bölüm

Güzergâhı sizlerle ilk paylaşalı 100 günü çoktan geçmiş. Bu yüzden yol haritamızı hatırlayalım diye buraya tekrar koyma gereğini hisstettim.

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Bu güzergâh üzerinde Denizli'ye kadar olan kısmı geride bıraktık. Bu esnada Sofya'nın yalan olduğunu da söylemiştim galiba...

Sonrasında ise Kayseri'ye geçtim. Kayseri'ye geçiş süreci tamamen okul ile ilgili işler içindi. Ders kayıtları, Metehan'ın pasaport işleri, gerekli izinlerin alınması... Kısa sürdü Kayseri ziyareti. Kayseri'ye geldikten 8 gün sonra asıl yolculuk başlıyordu... Önce İstanbul'a, oradan da Güney Kore'ye...

3 Ekim akşamı Kayseri Terminali'nden çıktık İstanbul'a doğru yola. İstanbul'a geldiğimizde uçağımıza 13 saat vardı. Bu sebeple Taksim'e geçip orada oyalanmak istedik. Ama ne oyalanmak: 3,5 Saat Galatasaray'ın karşsındaki Simit Sarayı'nda, 3,5 saat İstiklâl'in girişindeki Burger King'de ve 1,5 saatte Simit Sarayı'ndan Burger King'e yürürken geçirdik. Oturduğumuz zaman dilimlerinin bir kısmını da uyuyarak geçirdik. Ancak uyurken, Burger King'de uyumanın yasak olduğunu da öğrendik.

İstanbul'dan sonra rotamız Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri şeklindeydi ve biz yolumuzun kalanını da tamamlamak üzere Taksm'de geçirilen 8,5 saatten sonra havaalanına gittik ve uçağımıza bindik. Böylece Güney Kore'ye olan yolculuğumuz başlamış oldu...

Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

25 Aralık 2009

St. ZizÃ

Cuma, Aralık 25, 2009
Uzun bir süredir yazamadım bloga ve yazacak o kadar çok şey birikti ki bu süre zarfında... Henüz Seyahatnâme-cik'i bile tamamlayamadım.

Bu sürede bloguma baktım biraz, ne yapmışım, ne yazmışım diye... Yaklaşık bir yıllık bir sürenin ardından çeşitli yazı dizilerini içeren bir blog olmuş burası, yerine göre güldüren, yerine göre hüzünlendiren...

Bunun üzerine de biraz istatistik yapmaya karar verdim. İşte blogumda geçen son bir yıl:

  • 5 Aralık 2008 tarihinden bu yana 2000 civarında ziyaretçi yaklaşık 5000 kere ziyaret etmiş burayı.
  • Bu 5000 ziyaret 26 ülkeden yapılmış. 3650 ziyaret Türkiye'den yapılmışken, Türkiye'yi takip eden 5 ülke sırasıyla Almanya, Amerika, İngiltere, Fransa ve Makedonya olmuş.
  • Bu ziyaretlerden 3164'ü yönlendirilerek, 1610'u arama motorları üzerinden gelirken 160 ziyaret ise direk olarak yapılmış.
  • En fazla referans olan 3 web sayfası st-ziza.blogspot.com, www.kayihan.net ve www.facebook.com olmuş.
  • Bloguma en fazla Ürobilinojen araması sonucunda ulaşılmış. Bunu Ürobilinojen poizitif ve Urobilinojen aramaları takip etmiş.
  • Bloguma ulaşılan ilginç aramalar şunlar olmuş: "yarım gun gundelıkcı arayanlar", "ابراهيم تاتلس", "it must be said, talk or behave amorously, without serious intentions. you are half an idea, but the wrong half", "adetli sevgili diyalogları", "denizlili orospu bayan numaraları", "ekranda uzun uzun yazabilecek boş 1 kağıt", "makedonya açıklı şarkıları", "şaplakatmak ne demektir".
  • Bloga sırası ile Firefox, Internet Explorer, Chrome, Opera, Safari, Googlebot, Mozilla ve Konqueror tarayıcıları aracılığı ile gelinmiş.
  • Bu yazı dahil 162 yazı yayınlanmış. 21 tane etiket kullanılmış.
  • 6 tanesi Diyaloglar olmak üzere 9 yazı dizisi olmuş. Bunlar: Onurlu Diyaloglar, Arzulu Diyaloglar, Duygusal Diyaloglar, Numaradan Diyaloglar, Neşeli Diyaloglar, Şaşıran Diyaloglar, Once Upon a Time in My Life, Seyahatnâme-cik ve Boş Konuşma
  • 3 ayrı yazı da 3 bloggerdan bahsetmişim: NoSTATIC, Witchie, İçimden Geldiği Gibi.
  • Genel olarak bir serzeniş içinde imişim. Hâlâ öyleyim. Bu düzene, bu halka, bu gidişata karşı...
Yazacak istatistik daha çok... Ne var ki iyi ki yazıyorum. Bir kez daha mutlu oldum.

Sağlıcakla kalın...

13 Aralık 2009

Alevler Arasında

Pazar, Aralık 13, 2009
8 Kasım 2008'de hayatımda ilk defa yangın söndürdüm. İşin açığı aynı tarihte yangın denen felakete ilk defa bu kadar yakındım. Bu sefer yanan çok önemli değildi, bir yığın çöp tutuşmuştu bir şekilde... İtfaiye gelene kadar da biz elimizden geleni yaptık. İşin tehlikeli boyutu bu yanan bir yığın çöpün ahşap evlerden ibaret bir sokakta olması idi. Yangını söndürdükten sonra geriye kalanlar mutluluktu o zaman için. Biraz da macera olmuştu, anlattık da anlattık...

Doğduğum ve büyüdüğüm sokaktan yükselen dumanları gördüğümde durum hiç de aynı değildi... Önce büyük bir panikle ne olup bittiğini kavramaya çalıştım. Bir an için evimizin önüne dizilmiş insanlar korkuyu daha da büyütmüştü ancak karşı evde çıkan yangını izleyen insanlardı onlar...

Karşı ev dediğime bakmayın, bizim sokakta herhangi bir ev kendimizin olduğu kadar yakındır. Sokağın başında gördüğümde alevleri eve doğru koşup ceketimi ablama bıraktıktan sonra içeriye daldım. Çok akıllıca değildi yaptığım lakin babam da, ben de aynı şeyi yaptık ilk anda... Çünkü hemen karşı evimizde yanan çatı katında pazarcı olan karşı komşumuzun deposu bulunmaktaydı. Evde olup biteni kontrol ettikten sonra, ilk olarak evin küçük kızı Mevlidiye'yi evden çıkarmak oldu işim. Yangına müdahale etmeye ve mümkün olduğu kadar eşyayı kurtarmaya çalışmanın yanında, bu sefer maceradan çok uzaktı yaşananlar. O anda oluşan telaş ve panik sonrasında yerini acıya bıraktı, hele karşı evde oturup yanan çatıyı gördükçe...

İçimde, içimizde olup bitenleri tarif etmeyi beceremem ya, o gün anladım ne büyük bir felaket olduğunu... O gün anladım bir cana mâl olabileceğini, acıttığını...

29 Kasım 2009

Once Upon A Time In My Life - VI

Pazar, Kasım 29, 2009
Hep yazdığımdan ileri geliyordu aslında bu. Sadece şiir ve hikaye yazmıyordum çünkü ben. Günlük yazıyordum ve içine insanlardan gizlemediğim şeyleri de yazıyordum. Çok genel şeyleri de yazıyordum.

İşte tam o esnada geldi St. ZizÃ!

2,5 yıldır blog yazsam da, ilk yazımı o zaman girdim bu sayfalara. Arşivdeki 2007 yılına ait yazı yanıltmasın sizi, onu diğer blogumdan buraya sonradan taşıdım.

Düşündüm adı konusunda çok... zizaastrozombie ve/veya buna yakın bir şey istemiyordum. Ben sadece ziza istiyordum lakin ziza'nın dolu olması itiyordu zaten beni düşünmeye... Sonra St. Zizà geliverdi birden ve stziza.blogspot.com oluverdi. Bir süre sonra diğer blogumun da adresini değiştirten bir karardı bu.

Öyle amaçlı yazılmış, anlam ve bakış açısı yüklü bir yazı olsun istemedim ilk yazı için. Sıradan, o kadar sıradan oldu ki, sınır oluşturmadı bana yazarken. Hep olduğum gibi özgür hissettim.

1 yıl doldu o günden beri. Şimdi şöyle bir bakınca, iyi bir karardı hayatıma dair aldığım.

Sizler için ne ifade eder onu bilemem lakin benim için güzel bir parça oldu hayatıma...

İçinden Geldiği Gibi

Pazar, Kasım 29, 2009
Bunu yazmak birazcık garip geldi, birazcık da yazmak istedim. Aslında genel olarak baktığımızda bunu yazmak içimden geldi....

Birazcık garip geldi çünkü ne zaman bir insana (öğretmenlerim konusunda çok oldu bu) hayran olduğumu ve benim için bir önemi olduğunu ciddi bir şekilde fark etsem, bunu itiraf etmek, yanlış anlaşılabileceği (yalaka, yalaka...) gerekçesiyle garip geldi. Birazcık da yazmak istedim lakin aslında çok fazla yazmak istedim, bu da itiraf etme isteğimle alakalı idi. Çünkü hiçbir şeyi içimde tutmayı sevmedim.

Neyse uzatmayayım...

Kore'deki kongrelerin hazırlıkları ile ilgili son viraja girdiğimiz andan itibaren blogları takip etmeyi nerede ise bıraktım. Kore'ye gittim, döndüm, üstünden beş hafta geçti lakin ben hâlâ elimdeki blogları okumayı bitirmedim. Açıkçası halen hayatımı düzenlemekten blogları okumaya pek vakit ayıramadım.

"İçimden Geldiği Gibi" hariç... Kore'de en yoğun günümde bile reader'a girip girip, yeni bir şeyler yazmış mı diye kontrol ettim. Artık readerda ilk işim onun iletilerini kontrol etmek oldu...

Böyle bakınca olaya biraz saçma ve anlamsız gelebilir bu denli bir heyecan. Ancak sevdiği yazarın (Amin Maalouf) yeni bir kitabı çıktığında alana kadar heyecanından ölen, gözüne uyku girmeyen; her ay takip ettiği dergiyi bir ay aksattıktan sonra aldığı sayısında yazarlarla hasret gideren, mutluluğunu sayfalara damlatan bir insan için normal şeyler.

Ne var ki, beni okumak konusunda sadece bu denli insanların anlayacağını biliyorum. Ancak benim için bir insanın kaleminden bir şeyler okumak, anılarından, yaşanmışlıklarından bir şeyler kapmak çok büyük bir mutluluk arz ediyor.

İşte bu yüzden teşekkür ediyorum...

Boş Konuşma - II

Pazar, Kasım 29, 2009
Malum, kurban bayramı olduğu için herkes -inananı da, inanmayanı da- kurbandan kastedilen amacı biliyor. Kurban bayramında her sene koyunların, kuzuların, danaların vs kurban edilmesini vahşilik olarak görebilirsiniz de, görmeyebilirsiniz de... Bu konuda bir yorum yapmıyorum.

Lakin kurban kesmenin vahşet olduğunu düşünen hiç kimsenin sabah saat 6'da kalkıp "ben böyle diyorum da, bakalım acaba hoca efendi ne diyor? 'Vahşet' mi diyor, 'vahşet değil' mi diyor?" diyerek camiye gideceğini zannetmiyorum. Tam aksine, kurban bayramında camiye gitmiş ve namazdan sonra kurbanını kesmeyi düşünen adamın da, bu konuşmalara ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Peki neden, neden biz hep kendimizle çelişiyoruz? Size de sanki imamlar her sene yaptıkları bu konuşmalarla kendilerini bunun vahşet olmadığına dair inandırmaya çalışıyorlar gibi gelmiyor mu?

Kimi kandırıyoruz ya da, biz neden boş konuşuyoruz?

27 Kasım 2009

Boş Konuşma - I

Cuma, Kasım 27, 2009
Niye boş konuşma adını verdim buna işin açığı çok emin değilim lakin bahsedeceğim konuşmalar bana çok boş geldi.

Boş olmasının yanında biraz da can sıkıcı olduğunu söylemem gerekiyor. Genel olarak bahsettiğim çeşitli yorumlarla kendimizi, toplumumuzu hangi konuma koyduğumuz.

Dün Konya'da otobüse bindikten sonra televizyonda Beşiktaş - Manchester Utd. maçını izledim. Ama maçın son dakikalarına geldikçe spikerin yaptığı yorumlar beni oturduğum yerde canımdan bezdirdi.

Beşiktaş güzel bir futbol sergiledi ve kazandı. Buraya kadar bir sorun yok ancak şu yorumlar sinirlerimi alt-üst etmeye yetti:

"Haydi çocuklar, dayanın çok az kaldı... Dayanın çocuklar."
"Bu gece bir tarih yazılacak, tarih bu geceyi konuşacak!"
"Hay gayret çocuklar, sıkın dişinizi, az kaldı."
"Tariiih bu geceyi yazacak... Tariiih bu kadroyu yazacak... Manchster'ı nasıl devirdiğimizi yazacak.."

Kendi kendimizi ancak bu kadar ezik konumuna koyabilirdik. Öyle bir izlenim yaratıyoruz ki sanki "Beşiktaş Manchester'ı yenemezdi de, şansına gol bulup üstüne yattık ve zaman harcamak için elimizden geleni yaptık". Duruma göre Beşiktaş öyle beter bir takımdı ki, tarih "yahu nasıl oldu da takım bile denilemeyecek bir kadro manchesterı yendi" diye yazacak.

Dış basından spikerimizin yorumları duyulduğunda "zavallılar" dediklerini duyar gibiyim.

Kendi kendimizi küçümsemeyi, kendi kendimizi aşağılamayı ne zaman bırakacağız biz?

Dalgalandır Beni (Wave Me)

Cuma, Kasım 27, 2009

Nirvana - Rape Me melodisi ile düşününüz efenim: Wave me!!!....

Bir ara bahsettiğim süper icat Wave'in preview dönemini başlatmış bulunmakta Google.
Beta'ya ilk giriş yaptığımda çok bir boştu ortalık, sadece iki arkadaşım vardı derken şu anda cümbüş koparıyoruz...

Elimde hali hazırda 10 davetiye daha var ilgilenen ilk 10 kişiye Wave daveti gönderebilirim.

Profilimde bulunan posta adresimden benimle irtibata geçebilirsiniz.

Happy Waving...

18 Kasım 2009

Domuz Gribi (Swine Flu)

Çarşamba, Kasım 18, 2009
Bu aralar Dünya kasıp kavruluyor (?) Domuz Gribi'nden. Domuz Gribi yada diğer bir deyiş ile 2009 Grip Salgını...

Bir süredir medya bir yandan halk bir yandan bir galeyana kapıldık gidiyoruz. Peki Domuz Gribi gerçekten ölümcül bir salgın mı bizlerin düşündüğü gibi...

Bizlerin düşündüğü gibi diyorum çünkü tıp camiası Domuz Gribi konusunda rahat bir nefes almaya başladı, özellikle son iki haftanın ardından. Tabi çok doğal olarak son iki haftadaki ölüm sayısındaki artışa bakılırsa "şüphelenilmeyecek bir salgın değil" gözüyle bakabilirsiniz.

Yukarıdaki diğer adlandırmaya dikkatinizi çekiyorum: 2009 Grip Salgını! Bu şekilde adlandırılmasının sebebi Domuz Gribi'nin ilk defa görülmüyor olması. Yani bu dünya daha önce Domuz Gribi salgınları atlatmış durumda. 1918, 1976, 1988 ve 2007 yıllarında ortaya çıkan bu salgınlar genellikle 11 ila 16 ay gibi süreçlerde sonlandı (İlk salgın olan İspanyol Gribi haricinde).

Şimdi Domuz Gribi konusunda bulunduğumuz nokta ile geçmiş vak'alar ve mevsimsel grip arasında bir karşılaştırma yapalım:

Domuz Gribi teşhisi konulan hastalardan Nisan 2009'dan bugüne değin 7167'si hayatını kaybetti. Bu sayı gittikçe tırmanıyor -ki bu çok normal- ancak geçmiş Domuz gribi vak'alarına kıyasla çok düşük seviyede bir artış bu.

Son bir aydır, henüz bir grip sezonuna girdik ve domuz gribi ile ilgili ölümler daha da artacak fakat insanımızın ve kışkırtıcı medyanın kaçırdığı nokta şurası: Mevsimsel gripten bir grip sezonunda 250.000 ila 500.000 kişi hayatını kaybeder. Tabi bu ölümlerin sebebi direk olarak grip değil, grip virüsü'ne yakalanan kişilerin hastalık konusunda dikkatsiz davranmaları çünkü herhangi bir grip hastalığının vücudumuzdaki başka hastalıklarla birleşip öldürücü bir hale gelmesi işten bile değil.

Domuz gribi ile ilgili diğer vak'alarda da ise ölüm sayısı ortalama 2 milyon kişiyi buluyor.

Uzmanların dikkat çektiği ve telaşlandığı nokta ise 2009 salgınındaki virüs türünün 1918 İspanyol Gribi'ndeki virüs türü ile aynı olması (H1N1). Korkulan nokta ise İspanyol Gribinin dünyayı gerçekten kırıp geçirmiş olması. 3 yıl süren İspanyol Gribi'nde yılda yaklaşık 20 milyon kişi hayatını kaybetti ve 3 yıl süren salgın sonunda grip nedeni ile ölenlerin sayısı 50 milyonun üzerinde idi. Şu andaki Domuz Gribi istatistikleri ile kıyaslandığında -ki ölümlerin büyük bir çoğunluğunun ana sebebi grip değil- 2009 salgını korkulduğu kadar ölümcül değil.

Tabii ki, grip için gereken her önlemi almak ve tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Lâkin sadece Domuz gribi için değil mevsimsel grip için de aynı önlemleri almak gerekiyor ki bu önlemlerin en başında el ve yüz temizliği geliyor.

Aşı konusuna gelince -40 milyon aşı konusu-, zaten bir yüzyıl öncesinde geliştirilen aşıyı "yeni aşı geliştirdik" kisvesi ve "Domuz gribi çok tehlikeli hepimizi öldürecek ama bizi bu aşı koruyacak" yaygarası altında satmak bana bir takım ülkeLERin içinde bulunduğu ekonomik krizi rahatlatıyormuş gibi geliyor. Diğer yandan ülkemdeki vatandaş ihtiyacı olan ilaca ulaşamıyorken Domuz Gribi aşısına mı ulaşacak??!

10 Kasım 2009

Arzulu Diyaloglar - V

Salı, Kasım 10, 2009
Hülyalı Diyalog

Bu aralar malum, grip salgın. Herkes ya hastalıktan kırılmaya başladı ya da hasta olmamak için elinden gelen önlemleri almakta.

İşte tam bu esnada 5-6 arkadaş bir arada hastalıklar üzerine konuşurken olanlar oldu. Domuz gribi idi, hastalıktı, ateşti derken Arzulu Diyaloglar Hülyalı bir diyalog doğurdu.

En alakasız anda arkadaşıma bir şey söylüyordum ki kendimi Arzulu bir diyaloğun daha içinde buldum:

Arzu: Aaaa, duymadı! Duymadı, şükürler olsun duymadı!
Aziz: Ne, ne oldu?
Yadigar: Gerçekten duymamış, inanamıyorum!!!
Aziz: Mete, ne olduğunu anladın mı?
Hülya: E duysa ne olacak ki?
Arzu: Bloga yazıyor ne olacak, millete diyalog oluyoruz!
Metehan: İyi de ne oldu ki be?!
Hülya: Amaaan, yok önemli bir şey, Arzu yine gaf kırdı da....
Aziz: Gaf kırdı?! O ne be Hülyalı bir diyalog oldu bu...
Metehan: Sonuç, yani Arzu ne dedi ki?
Arzu: Ya, benim biraz ateşim çıktı da, Meral sorunca yanlışlıkla çok ateşliyim dedim...

Kazan doğurur da diyalog doğurmaz mı hiç! Hülya bunun üzerine iki adet daha gaf kırdı(!)... Biraz daha kendini geliştirirse büyüyüp diyalog olacak...


(Fotoğraf: Ythren)

05 Kasım 2009

Bozukluk

Perşembe, Kasım 05, 2009
Sıradan bir günde evin köşe-bucağını temizlerken zaman zaman yerden bozukluklar toplarsınız. Genelde insanları böyle kuytu-köşeden çıkan bozukluklar sevindirir. Ne var ki 10-20 kuruşun bize çok ciddi bir fayda sağlayacağından mı, değil. Fakat ben bu tarz durumlarda pek de sevinemiyorum çünkü yeri geliyor stotinka, groszy buluyorum, yeri geliyor cent, dinar falan.

Evdeki bütün bozuk paraları küçük bir kutuda biriktiriyorum. Bugün bulduğum 2 euro centi de oraya koyarken aklıma geldi saymak ve sonuç şu şekilde:

6 Türk Lirası
5 Euro
10 Złoty
24 Dinar
212 Japon Yeni
1800 Kore Wonu
21 Kuruş (TL)
14 Cent (€)
1 Grosz (Złoty)
20 Stotinka (Leva)

Tüm bunlar şu demek: Mevzu-bahis kutunun içinde 5 Kasım 2009 saat 22.00 itibari ile 29 Lira 60 Kuruş param bulunuyor.

03 Kasım 2009

Seyahatnâme-cik - II

Salı, Kasım 03, 2009
1 Japon, 2 Türk, 1 İskoç

İlk Seyahatnâme-cik'te
kısaca bahsettiğim bir macera aslında bu. Güzel bir gündü benim için, Metehan için, hepimiz için.

Her şey Hiro'nun bana facebook üzerinden attığı mail ile başladı. 15-18 Eylül tarihlerinde İstanbul'da olacağını, beni de görmek istediğini belirtmiş. Çok sevindim, gelince onu gezdirebileceğimi, mümkün olursa o gidene kadar İstanbul'da kalacağımı yazdım.

Hiro Tokyo'dan THY uçağı ile geliyor ve saat sabah 06.15'de İstanbul'a iniyordu ayın 15'inde. Benim için ayın 15'i zaten erken başlamıştı (daha doğrusu gece hiç uyumadığım için başlaması sorun olmadı). Sevgili Ana otobüs'e kargo vermişti Üsküp'ten. Onu almak için sabah 8'e 10 kala çıktım Bakırköy, Osmaniye'de Serkanların evinden. Metro ile otogar'a gidiyorum derken Hiro aramaya başladı. Metro'da olduğum için açmak istemedim. Bir kaç kere ısrarla aradı lakin cevap veremedim.

Kargo'mu aldıkan sonra aradım Hiro'yu fakat Hiro'nun mükemmel(!) ingilizcesi ile anlaşmamız biraz güç oldu. Ve'l-hasıl saat 14.00'te Sultanahmet'te olacağımı söyledim. Saat 14.30'da Sultanahmet'te idim lâkin Hiro saat 12'den itibaren beklemeye başlamış Sultanahmet durağında... O sırada da iki arkadaş edinmiş onlarla konuşuyor, tabi arkadaşlar da Türk...

Hiro ile buluştuktan sonra Sultanahmet Köftesicisi'nde yemek yedik ilk olarak. Sonrasında da Sultanahmet Camii'ni, Ayasofya müzesini ve Yerebatan Sarnıcı'nı gezdik. Sevgili Ana İstanbul'a geldiği zaman gizlice sokmuştuk Yerebatan'a Türk ayağına ama tabi allahın japonunu sokamadık aynı şekilde...

Yerebatan'dan sonra günün en ilginç kısmını yaşayacağımız yere, bir çay evi'ne doğru ilerlemeye başladık. Oturduğumuz yerde Metehan Hiro'ya Tavla oynamasını öğretti ve Hiro ilk oyununda Metehan'ı yendi. Hemen sağ masamızda oturan kel bir adam sürekli dikkatimi çekmekteydi. Elinde bir nargile, sürekli çalışanlarla konuşunca oturduğumuz yerin sahibi olduğunu düşünmüştüm. Ne var ki bir anda Hiro'ya doğru dönüp elindeki nergileyi uzatarak "Do you wanna smoke?" demesin mi....

Robert imiş arkadaşın adı. Canı sıkılmış, nargile de biraz acı gelince paylaşmak istemiş. Emlakçı imiş Robert İskoçya'da. "Çok güzel" dediğimde "Eh işte, tatillerimi çıkaracak kadar para kazandırıyor" dedi. O "Eh işte" cümlesini söyleyen Robert sonrasında dünyada gezdiği ülkelerin sayısını bilemdiğini de söyledi. O kadar çok gezmiş yani...

Sonra oturduk bir şiir kitabı okuduk beraber, ben şiirleri çevirdikçe gülmekten yarıldık... ("Manyak gibi" başlıklı bir şiir vardı, şiirden bahsetmiyorum bile...)

Saat geç olduğunda ben Denizli'ye dönmek zorunda olduğum için ayrıldık Metehan ile, Hiro'yu bizim İskoç ile bırakarak...


Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

31 Ekim 2009

Neşeli Diyaloglar - III

Cumartesi, Ekim 31, 2009
Misafir

Yaz boyunca çeşitli aralıklarla sevgili Neşe'nin evinde konakladım. Sağ olsun, zırt pırt rahatsız etmeme rağmen çok güzel bir şekilde ağırlandım.

Lâkin öyle bir gün geldi ki, Neşe'nin en kıymetli misafirlerinden olduğumu anladım. Çünkü bana her zaman bir misafir gibi davranıp, yeri geldi güzel yemekler yaptı, yeri geldi güzel güzel türk kahveleri yaptı.

9 Temmuz'da Neşe iş yerinden bir grup arkadaşını eve davet etmişti, yemek yemek 1-2 güzel film izlemek için. Fakat ne var ki, arkadaşlarını eve davet eden sevgili ev sahibesi Neşe, masanın en uzak köşesine oturduğu için yemek sırasında misafirler koşuşturdu mutfağa sürekli. Şöyleydi, böyleydi derken arkadaşlardan bir tanesi olayı idrak etti.

Misafir: Ya, Neşe ben şimdi anladım senin beni niye ısrarla çağırdığını bugün. Benim bugün vardiyam vardı ve ısrar edip "Senin mutlaka gelmen lazım, sensiz olmaz" diye aklımı çeldi. Geldiğimden beri çaya koştur şunu getir, şimdi anladım ben durumu...

Ne kadar espriler havada uçuşsa da, Neşe sağ olsun o gün bol bol gülsek de, hiçbiri Neşe'nin kurduğu cümle kadar bizi öldürmedi gülmekten...

Film için yerlerimizi aldık, içecekler vs geldi ve bir Neşeli diyalog daha vuku buldu:

Misafir: Neşe, bak valla zorla getirdin zaten beni bugün, bir sürü iş yaptım, kolaları da getirdim, artık bir zahmet kolaları da sen doldurursun...
Neşe: Yok artık, o kadar da değil canım!

Sonuç mu, getiren arkadaş doldurdu kolaları...

Once Upon A Time In My Life - V

Cumartesi, Ekim 31, 2009
Anarşist

Doğduğum ve büyüdüğüm ev Denizli'nin kendi içinde yaşayan herkesin birbirini tanıdığı küçük bir sokağında. Küçük bir sokak olmasının yanında 92-93 yılına kadar da tenha bir mekanda idi. Çünkü sokak direk olarak ana yola bağlıydı ve bu ana yol dışında çevrede tarladan başka bir şey yoktu.

91 yılının sonlarına doğru sokağın hemen arkasında bir kooperatif inşaatı başladı. Temeller atıldı ve binalar yükselmeye başladı. Tabi binalar yükseldikçe de inşaat 6-7 yaşında olan bizler için çok cazip bir oyun mekanı oldu.

Biz ne kadar bu durumdan hoşnut olsak da tedirgin olan aileler uyarılara çoktan başladı. "Çivi batar, bir tarafınızı kesersiniz" uyarılarına bizim aldırmadığımızı fark edince korkutma yöntemine başladılar. Bir gün sokakta toplanmış oturan mahallenin yaşlı teyzeleri şu cümleyi kurdu: "Bak çocuklar gitmeyin arkalara, anarşistler varmış orada, kaçırırlar sizi!"

Bu cümlenin üstüne Feriştah teyze bomba cümleyi kurdu: "Valla gitmeyin bak kaçırırlar! Emine abla geçen zaten anarşistler çocuk kaçırmış orda, sonra kesmişler çocuğu..."

Bir çocuk için ürkütücü bir uyarı tabi ki. Bu uyarıdan sonra bir süre gitmedik sokağın arka tarafına. Fakat bir gün ben gidip gezmeye karar verdim ve o gidişim, mantığımı toparlayıp anarşistlerin çocuk kesmediğini ve inşaatçıların da anarşist olmadığını idrak edene kadar sokaktan ayrılmamamı sağladı:

O gün sokağın arkasına gittiğimde yarısı kesilmiş mavi bir bidon gördüm. İnşaatın yanından geçen yolda öylece duruyordu. Bidona bakınca korktum ve aklımdan geçen ilk düşünce şu oldu: "Anaaam, bidonu bile kesmişler, çocukta kesiyordur bunlar!"

Hâlâ anarşist deyince, ne kadar istem dışı olsa da, aklıma inşaatçılar gelir.

29 Ekim 2009

Anlatım Bozukluğu

Perşembe, Ekim 29, 2009
"OKULLARDA DAĞITIMI HALK BANKASI TARAFINDAN YAPILAN ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARININ DAĞITIM TAKVİMİ ÇERÇEVESİNDE OKULLARINDAN ALMAYAN ÖĞRENCİLERİMİZİN, ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARINI 15-30 EKİM 2009 TARİHLERİ ARASINDA SABANCI KÜLTÜR SİTESİNDE DAĞITIMI DEVAM EDİLECEKTİR. ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARINI ALMAYAN TÜM ÖĞRENCİLERİMİZİN GEREKLİ HASSASİYETİN GÖSTERMESİ İSTENİLMEKTEDİR."

Bence bu bozukluktan öte bir şey olmuş biraz...

25 Ekim 2009

www.kayihan.net

Pazar, Ekim 25, 2009

Şu geçirdiğim 4 günde elle tutulur bir tek bu işi yaptım. Bitirince niye Türkçe hazırlamadığım üzerine düşündüm iyice ama bulamadım. Galiba hafta içinde Türkçe'sini de yapıp, çizmekte olduğum sayfaları da bitireceğim..

Evim, Güzel Evim...

Pazar, Ekim 25, 2009
Uzun süredir evimden uzaktaydım, yaşam tarzımdan uzaktaydım, eşimden dostumdan bile uzaktaydım. Tabi bu süreçte güzel bir vakit geçirdim gerek Kore'de gerekse Japonya'da... Önce odamı toparlayayım, sonra blogu toparlayacağım. Daha doğrusu kafamdakileri bir düzene koyup yazmaya başlayacağım...

Şu geçtiğimiz 3 günde evimin tadını çıkardım biraz. Güzel'de oldu. Şimdi yaşam yeniden başlıyor. Tekrar Kayseri'den, evimden hepinize selamlar...

09 Ekim 2009

SGC, IAC & Güney Kore

Cuma, Ekim 09, 2009

Kore süper.
Pazar günü roller coaster denen bir icada binicez.
SGC süper.
Yarın projelerimizi tamamlayıp sunumlarımızı hazırlıyoruz.
Pazartesi sabahı da IAC başlıyor.
Çok mutluyum.
Kore yemeklerini sevdim.
Kore yemeklerine alıştım.
Çopstikleri kullanmasını iyice öğrendim.
Demir çopstikleri bile gayet iyi kullanıyorum.
Çarşamba gecesi Karaoke'ye gittik.
Doyamadık dün bir daha gittik.
Daha hâlâ gitmek istiyoruz.
Türk gecesi yaptık.
Lokum yedirdik millete.
Bir de tüm dünyaya halay çektirdik.
Tüm Dünya 80 kişi idi.
Yarın da rakı içiricez.
Hayatımda giyinmediğim kadar ciddi ve resmi giyiniyorum.
Daejeon çok güzel.
Pazartesi TRAO'ya gidiyoruz.
Radomları varmış onların da.
Burada saat 10 buçuk.
Türkiye'DE saat sabah 4 buçuk.


Çok şey var anlatılacak fakat yoğunluktan hiç vakit bulamıyorum yazmaya. Dönünce birşeyler yazabilirim diye düşünüyorum...

Sağlıcakla kalın.

(Yaka kartlarını ben tasarladım nasıl olmuş? :D )

03 Ekim 2009

02 Ekim 2009

Arzulu Diyaloglar - IV

Cuma, Ekim 02, 2009
Çin

Güzel bir yaz günü İstanbul'da buluşan 4 arkadaş olarak İstanbul'a gittiğimizde yapmayı bir klasik haline getirdiğimiz üzere kokoreççiye gittik. Uzun bir aradan sonra kokoreç yiyor olmanın mutluluğu ile konuşmalar da yemekler üzerinde ve özellikle kokoreç üzerinde dönmekte. Laf kokoreçten sonra dönüp dolaşıp AB - Kokoreç ilişkilerine geldi.

İşte tam bu esnada gelen yorum çok arzulu bir diyaloğa yelken açtı:

Aziz: Abi neymiş, AB'ye girince biz kokoreç yemeyecekmişiz...
Mete: Yok abi, kokoreç'i kim yasaklayabilir ya! AB ne karışır ben yerim, herkes yer.
Aziz: E öyle valla...
Arzu: AB'de çok hırlı sanki! Önce kendilerine baksınlar. Hem mesela Çin'i de almasalarmış o zaman onlar da köpek eti yiyorlar!
Mete, Meral, Aziz: Çin!!!?
Arzu: E, evet Çinliler de köpek eti yiyorlar!
Mete, Meral, Aziz: Çin? AB? Çin hangi kıtada Arzu?
Arzu: Asya! Aaaa.... Yani Çin, almıcaklar mıydı zaten. Yada ne belli AB bu bakarsın alır...

Çin müzakerelere başlamış, haberi olan var mı(?)

01 Ekim 2009

Duygusal Diyaloglar - V

Perşembe, Ekim 01, 2009
Katana

Uzun bir tatilden sonra arkadaşlarla bir araya gelinir. Yemek yenir, sohbet edilir, anılar dinlenir. Netice olarak güzel ve kıymetli dakikalar geçirilir. Lakin ortamda Duygu'nun da bulunması olaya daha da ayrı bir güzellik katmaktadır ve her şey Duygu'nun eline aldığı katana ile başlar...

Eline aldığı katanayı kınından çıkaran duygu katanayı sağa sola savurmaktadır. Lakin sadece katanayı değil katanaya paralel tuttuğu kını da savurmaktadır beraberinde ve kafamızdaki soru işaretleri dışa vurulur:

Duygu: Haa! İşte böyle öldüreceğim sizi... Hahaha!!!
Mert: İyi de kızım, o ne öyle kınını da beraberinde sallıyorsun??!
Duygu: O mu? Önce bununla bayıltıp etkisiz hale getiriyor ve kılıç ile öldürüyorum!!
Aziz: Elinde kılıç var ve sen önce bayıltıyorsun yani??!

O katana yüzünden hepimiz öldük, gülmekten...

26 Eylül 2009

Numaradan Diyaloglar - V

Cumartesi, Eylül 26, 2009
156

Kürt Kenan'ı anlatırken bahsetmiştim, yanlış numara çevirdiği halde kendini haklı çıkarmaya çalışanlardan. Bunların dışında bir de telefon açılır açılmaz büyük bir özgüven ile direktif verenler var. İşte yeni numaradan diyaloğumuz da bunlardan biri...

Tam uykumun en derin noktasında iken çalan telefona koşulur, telefon açılır ve olaylar gelişir:

Aziz: Efendim?
Kadın: 156'yı bağlar mısınız!
Aziz: Pardon??!
Kadın: 156'yı bağlar mısnız!!
Aziz: Yanlış aradınız zannedersem...
Kadın: Hayır yanlış aramadık, bize verilen numarayı çevirdik!
Aziz: Siz nereyi aramıştınız?
Kadın: Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ni arıyoruz...
Aziz: Yanlış oldu, burası GHH değil.
Kadın: Bize bu numarayı verdiler ama?...
Aziz: Hanım efendi, burası bir ev. Çevirdiğiniz numara ise 03524XXXX55. GHH'nin numarası 03524XXXX50. Son rakamı yanlış çevirmişsiniz.
Kadın: Ama nasıl, bize bu numarayı vermişlerdi??!

Bilgi kaynağına güvenilirlik işte böyle bir şey olsa gerek...

"Diyaloglar" 2. Sezon

Cumartesi, Eylül 26, 2009
Bilmem ne kadar takipçisiniz bu konuda ancak bir süredir Diyalog yazmadığımın farkındasınızdır efenim. Ne var ki Diyaloglar'da tv dizileri gibi bir sezon arası yaptı. Bu sezon arası boyunca yeni yeni diyaloglar kuruldu, ayyuka çıkan kahkalar atıldı ve tebessüm oldu, yazın içimizi bir nebze mutlulukla dolduran...

Lafı uzatmaya gerek yok, 3 ayın ardından Diyaloglar yakında geliyor!...

Notlar... Anılar...

Cumartesi, Eylül 26, 2009
1 yıl 6 ay 23 gün oluyor bu eve taşınalı. Epey bir vakit geçmiş. Zannedersem taşındıktan bir gün sonra yani 1 yıl 6 ay 22 gün önce panomu duvardaki yerine astım.

Fakat panonun geçmişi biraz daha uzun. Panomu ilk alıp duvara yerleştireli 3 yıl kadar oluyor. Gariptir geçen 3 yılda panomun üzerinden kaldırdığım not çok ama çok az... Dolayısı ile pano bir sürü not ile dolu, çoğu eski olan ve hatta belki artık hiç kullanılmayan. Lâkin, panonun üzerindeki notları kaldırmamamın sebebi tembellik değil hepsinin ufak tefek anılar olması.

Yaklaşık 2,5 aydır evimde değildim. Döndüğümde ise yeni bir not beklemekteydi beni, ben yokken panoma bırakılmış yeni bir hatıra diyelim. Şimdi karar verdim, artık toparlamalı ve sandığıma yerleştirmeliyim bunları da... Her şey o kadar üst üste ki... Beni ne kadar şu anda iyi hissettiriyor olsalar da artık artık yenilenmeli, düzenlenmeli, yeni notlar bırakmalı insanlar...

22 Eylül 2009

1, 2, 3, 4....

Salı, Eylül 22, 2009
2004 yılında Kayseri'ye henüz yerleştiğimizde çıkmıştı ikinci üniversitenin dedikoduları... "Melikşah Üniversitesi kurulacakmış, vakıf üniversitesi olacakmış..."

Yıllar ilerledikçe Kayseri ve Üniversiteler ile ilgili dedikodular ve söylentiler gittikçe büyüdü... Zannedersiniz ki Kayseri'ye 3 tane daha üniversite yapıyorlar.

Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olması ile birlikte, Abdullah Gül Üniversitesi söylentileri aldı başını gitti.

Peki, Kayseri gibi bir şehir için 4 üniversiteye gerek var mıydı? Yoksa söylenti miydi tüm bunlar?

Ne var ki, biz ilk geldiğimiz yıllarda söylentileri ayyuka çıkan ve geçen yıl itibari ile resmen kurulan Melikşah Üniversitesi 2009 ÖSS sınavı ile de ilk öğrencilerini almış oldu. Yani artık Kayseri'nin öğrencisi bulunan iki üniversitesi var.

İşin en ilginç tarafı ise Melikşah Üniversitesi ile Erciyes Üniversitesi kampüsleri arasında yaklaşık 3 km mesafe olması...

Peki diğer söylentiler: Maalesef, söylenti değiller. Ağustos 2009 itibari ile Nuh Naci Yazgan Üniversitesi'nin kurulması TBMM tarafından onaylandı. 2011 ÖSS ile ilk öğrencilerini alacak.

...ve yer seçim çalışmaları bitirilen diğer bir üniversite, Abdullah Gül Üniversitesi (devlet üniversitesi) 1 - 2 yıl içerisinde resmen kurulacak.

Bütün bunlardan yegane beklentim Kayseri'nin yapısal, mimari ve bürokratik anlamda Türkiye'nin en modern şehri olduğu gibi, kafa yapısı ve insanları açısından da en modern şehri haline gelmesi...

Heyecan.....

Salı, Eylül 22, 2009
Bir süredir bahsediyorum Kore'ye gittiğimden. İşin açığı heyecanlıyım, bazen heyecandan ne yapacağımı şaşırıyorum. Lakin gidiyorum da işin bir de maddi boyutu var tabii..

Kore'ye gidiş ve dönüş, aynı zamanda kongrelere katılım ve orada konaklama, yemek derken ihtiyacımız olan masraflar 2500 TL civarında. Bunun dışında ihtiyacımız olacak tek şey bize cep harçlığı olacak ve sevgili insanlarımıza hediye alacak para.

Lakin tabi nereden geliyor beni Kore'ye götüren 2500 TL: Daha önce bu durumdan bahsettim mi bilmiyorum lakin beni Kore'ye gidişim için Türkiye Temsilciliğini yaptığım ve aynı zamanda SGC'yi düzenleyen konsey destekliyor, gidiş-dönüş uçak bileti, konaklama, yemek ve kongre başvuru ücretini kapsıyordu bu destek.

Lakin kafamı kurcalayan 125 € olan ikinci kongrenin başvuru ücreti idi. 125 € az bir meblağ gibi görünebilir lakin ben henüz o parayı bulup ödeyemediğim için dört dönmekteydim.

Ne var ki bugün sevgili Ariane'den aldığım güzel teklif beni bu konuda huzura eriştirdi: Ariane Uluslararası Uzay Kongresi süresince stand yöneticiliğini üstlenirsem bu kongre için başvuru ücretimi SGAC'nin karşılayacığını söyledi...

Şu an keyfi masraflarım dışında ödenmemiş bir meblağ kalmadı ortada.

11 gün kaldı, ve heyecan şimdiden doruklarda benim için. Bir yandan uzay sektöründe söz sahibi olan insanları, tanımak bir avantaj olduğu gibi; Buzz Aldrin'le tanışabilecek olmak da çok ayrı. En büyük heyecanlardan birisi ise aylardır organizasyondaki arkadaşlarımızla birlikte hazırlamak için canımızı çıkardığımız kongrenin gönül rahatlığıyla ve herkesin beğendiği bir şekilde atlatılması...

Aha, şimdi aklıma geldi yarından sonra 30 TL'ye sağlık sigortası yapmam gerekiyor. Kalan son zorunlu harcama bu işte, onun içinde annem sponsor olacak... :)

17 Eylül 2009

Битола, Бабам Битола!

Perşembe, Eylül 17, 2009
Zamanı ile bir aşkın yaşandığı şehre gittim, tarih sayfalarından bir aşk hikayesine tanık olmaya...


“До Кемал Ататурк, некаде и некогаш!

Потинаа толку години, а јас сеуште, секој ден, чекам абер од тебе. Ако некогаш го добиеш ова писмо, сети се и види ги солзите на хартијата. Годините си врват, овде сешто се зборува за тебе, нешто се случува.
Ако го читаш писмово додека љубиш друга жена, искини го и ирашај ја дали верува дека некоја си Елени Каринте од Битола, го потрошила цел живот за човек со кого била само еден ден? А, ако ја љубиш неа, како што јас те лубам тебе, не и кажувај ништо, нека биде среќна како што си ти! Ако пак сеуште ја паметиш девојкама од балконот и не љубиш друга, знај дека те чекам и дека ќе те чекам цел живом! Знам дека ќе се вратит, дека не си ме заборавил. Татко ми умре. Има цела година од оној ден од кога ме грабна од тебе, ме заклучи дома и не ме пушти цел месец. Не плачев, знаев дека цабе му се сите катанци и затвори. Човекот со кој тој сакаше да се венчам го видов само еднаш и ме праша дали ќе можам да го љубам? А јас му реков: “Не, јас си го љубам првото лубе!„ И повеќе не го видов. Татко ми никогаш не ми просми, а ни јас нему. Не сум веќе млада и убава како тогаш...
Цел живот во еден ден!

Бечно те сака и секогаш ќе те чека твојата Елени Каринте.„


"Kemal Atatürk'e, herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde!

Yıllar oldu ve ben hâlâ, her gün, senden bir kelime bekliyorum. Eğer bu mektubu alırsan, beni hatırla ve kağıdın üstündeki gözyaşlarını gör. Yıllar geçiyor. Senin hakkında çok şey duydum. Bir şeyler oluyor!
Eğer, bu mektubu başka bir kadını öpüyorken okuyorsan, yırt ve ona Bitola'dan Eleni Karinte adında bir kızın tüm hayatını sadece bir gece için birlikte olduğu adam için harcadığına inanıp inanmadığını sor?! Fakat, eğer onu beni sevdiğin kadar çok seviyorsan, bir şey söyleme ve en az mutlu olduğun kadar mutlu olmasını sağla! Fakat, eğer hâlâ balkondaki kızı hatırlıyor ve başka kimseyi sevmiyorsan, bil ki senin için bekliyorum ve bekliyor olacağım, hayatımın sonuna kadar! Geri geleceğini ve beni unutmadığını biliyorum! Babam öldü! Beni senden kopardığı, eve kilitlediği ve bir ay boyunca dışarı çıkarmadığı zamandan beri bir yıl geçti. Hiç ağlamadım çünkü biliyordum ki kilitler ve hapisler hiçbir şeyi değiştiremez. Beni evlendirmek istediği adamı sadece bir kere gördüm ve bana onu sevip sevemeyeceğimi sordu. Ben ona, “Hayır, ben ilk aşkımı seviyorum!” dedim. Babam beni hiç affetmedi, ben de onu affetmedim! Hep olduğum kadar genç ve güzel değilim.
Tüm yaşam bir günde geçti!

Sonsuza kadar seni seven ve daima senin için bekleyecek olan, Eleni Karinte."

29 Ağustos 2009

Let The Journey Begin!

Cumartesi, Ağustos 29, 2009




14 Şehir, 25000 km, 50 gün...

Peşime takılan var mı diye sormuştum bir yazımda, şimdilik bir kişi takıldı, dahası varsa bekliyoruz. Hemen çıkış noktası Denizli olan yol planını özetleyeyim:

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Günlük 500 km ortalaması ile seyahat edeceğim yani. Güzel olacak, eğlenceli olacak, yorucu olacak... İşin en ilginç kısmı ise daha önce hiç gitmediğim halde avcumun içi gibi bildiğim bir şehre gitmek olacak. Daejeon'a yani.

Yarın çıkıyorum yola ve 21 Ekim'de bitiş noktasına varmış oluyoruz ve bitmiş oluyoruz. Salı günü Uzakdoğu'ya biletimizi alıyoruz, hâlâ takılmak isteyen varsa yerimiz var, haberiniz ola...

Bu esnada ne yazarım ne kadar yazarım bilemem lâkin sağlıcakla kalın efenim...




(Fotoğraf: jyoujo)

27 Ağustos 2009

11

Perşembe, Ağustos 27, 2009
Dün gibi... Sanki 6 saat sonra yataktan uyanacağım ve evdeki yokluk dikkatimi çekecek: Annem, Babam ve Ablam. Kafamda oluşanlar belli lâkin her ihtimale karşı komşu Mehmet abiden alınır haber, Murat yoldadır ve ablamın sancıları artınca sabahın köründe hastaneye giderler...

11 yıl geçti üzerinden bu günün. 11 yıl doldu, Murat ilkokulu bitirdi, bir ay içerisinde takımlar içinde 6. sınıfa başlayacak. İlginç bir duygu. Ben sanki hiç değişmedim bu 11 yıllık zaman zarfı boyunca, hep çocuktum, hâlâ çocuğum her ne kadar arkamdan "Dayı! Dayı!" diye seslenen bir ufaklık olsa da...

İki senedir okulun ilk gününde onu ben götüremiyorum okula ama bu sene ben götüreceğim. Hangimiz daha heyecanlıyız bilmiyorum...

Ama yarın mumlarını üfledikten sonra alacağı hediyeler ile en heyecanlı ve mutlu olacak olan o zannedersem. Benim hediyem mi? Hazır tabi ki...


Fırtına - Yığılma

Perşembe, Ağustos 27, 2009
Kendi içimizde müthiş bir kavram karmaşası yaşıyoruz. Ya da yine medya sansasyonel kelimeleri kafasına göre seçip olması gerekeni bize yanlış gösteriyor.


Bu sabah 06.34'te meydana gelen deprem beni, konuyu biraz daha araştırmaya itti. "Yine bir Deprem Fırtınası mı geliyordu?", kafamda oluşan soru bu idi araştırmaya başlarken. Ege bölgesinde sık sık yaşanan bir durum bu. Özellikle Denizli, Muğla ve İzmir'de. 24 saat içerisinde 2,5 ile 5,5 arasında gerçekleşen yaklaşık 100 - 250 depremden oluşan sürekli bir faaliyet durumu. Bu konuda kesin hükümler veya bilimsel yargılar yok henüz ama yıllardır yaşadıklarımıza nazaran şunu söyleyebiliyoruz: Genel olarak bir deprem fırtınası 5 ile 6 arasında şiddette bir deprem ile başlar ve yine benzer büyüklükteki bir depremle sona erer.

Deprem denen şeyi ilk defa hissettiğimde 8 yaşındaydım. Evde mahalleden bir çok kişi toplanmış muhabbet ediyorlardı. (Eskiden komşuluklar iyiyken çok sık toplanırdı bizim sokak insanları....) Muhabbet sırasında benim dikkatimi çeken, herkesin muhabbetin en olmadık yerinde, muhabbeti çat diye kesip ağız birliği yapmışçasına kelime-i şehadet getirmesi oldu. Bir değil, iki değil derken dayanamayıp anneme sordum ve aldığım cevap benim için ilginçti. O gecenin devamında benim de hissettiğim 10 deprem daha oldu. İlginçti ve ürkütücüydü çünkü üstünde bizleri taşıyan o kocaman evler, benim okey taşlarından yaptığım ev misali zangır zangır sallanmaktaydı...

Konuyu dağıtmayayım.

Araştırma sonucunda biraz daha bilgilendim, biraz daha öğrendim ve bir durumu fark ettim: Batı Anadolu Fay Hattı'nın gösterdiği bu çeşit faaliyet "Deprem Yığılması" (Earthquake Swarm -yığılma olarak Türkçeleştirmeyi daha uygun buldum-) olarak adlandırılmaktaydı ve belirli bir bölge de bir haftadan bir kaç aya kadar gerçekleşen faaliyetler bütünü idi.

Deprem Fırtınası dediğimiz olay ise bizler için daha ürkütücü. Deprem fırtınaları, bir fay hattının belirli bir zaman zarfında gösterdiği ve genellikle birbirini tetikleyerek oluşturduğu büyük ölçekli deprem faaliyetleri olarak tanımlanıyor. Bu sefer belirli bir zaman zarfından kastımız 100 yıl gibi büyük zaman ölçekleri.

Bu tarz faaliyetler Bronz çağının son dönemlerinde sıklıkla rastlanan faaliyetler. Roma İmparatorluğunun geç dönemlerinde de gerçekleşmiş.

İşte işin ürkütücü kısmı da burada başlıyor, şu cümleler ile: "These series of earthquakes can devastate entire countries or geographical regions.", "It has been suggested that this is what may be occurring in modern day Turkey"

("Bu tür faaliyetler ülkeleri ve coğrafi bölgeleri tahrip edebilir.", "Bu tür bir faaliyetin günümüz Türkiye'sinde gerçekleşiyor olabileceği öne sürüldü.")

Biz sanki yeni bir deprem yığılması ile karşı karşıyayız efenim ama ne var ki hiçbir doğal afet, düşmanımı bile vurmasını isteyeceğim bir şey değildir. Biraz bilinçlenmemiz gerekecek tüm bunlara karşı. Depremin olup olmayacağı, ne zaman olacağı önemli değil. Her yıl 5 ile 9 şiddetleri arasında ortalama 1000 deprem gerçekleşmektedir. Bu yoğunluk içerisinde bizim yapmamız gereken zaman ve mekan tayini değil, depreme en sağlam şekilde hazırlanmaktır, dünyanın her neresinde olursak olalım.

Dilerim her türlü felaket sizlerden uzak olur...

25 Ağustos 2009

İmdat!

Salı, Ağustos 25, 2009
Her gün, her gece bizim evin balkonundan o kadar çok insanın çığlığını duyuyoruz ki...

Kimisi ölüm döşeğinde yardım istiyor, kimisi annesini çağırıyor, kimisi "ölüceeeemm!!" diye basıyor çığlığı...

Biz ise hiç oralı olmuyoruz, umursamıyoruz hatta bazen gülüyoruz bu yardım çağıranlara çünkü durum bizim açımızdan oldukça eğlenceli...



24 Ağustos 2009

Baloncuk

Pazartesi, Ağustos 24, 2009
Bir gün içimdeki öfke son zerresini bulacak... Hayır, hayır! Son zerresi kalacak sadece içimde ve ben hayatımdaki en büyük umursızlıkla onu da atacağım içimden. Böylece içimde öfkenin en ufak bir zerresi bile kalmayacak...

Biliyor musunuz o gün ne olacak? Şimdiye kadar dünyanın belki de en mutlu insanı olmuş ben, belki biraz daha mutlu olacağım ama biliyor musunuz o gün ne olacak?

O gün her şey huzur bulacak, HER ŞEY!!! Ne sadece ben, ne sadece benim yaşantım... Fakat aynı zamanda tüm dünya.

Barış, işte o zaman hüküm sürecek!!!

21 Ağustos 2009

Aygar Macerası

Cuma, Ağustos 21, 2009
Aslında her şeyin başını 4 metrelik teleskop hayali çekiyor... Hayalleri kuran da o, yolculuğu hazırlayıp, planları yapan da...

Ya da, durun durun! Aslında bu astronomi aşkı ve paylaşma arzusu...

15 Ağustos akşamı Denizli'den yola çıktım. Yolculuk bu sefer sadece Kayseri'ye değil, Erciyes Dağı'nın zirvesine yakın 3000 metrelik Aygar tepesi idi. Amaç ise ışık kirliliğinin ne denli olduğunu anlayabilmek için biraz fotoğraf çekmek, biraz gezmek, biraz dağ havası almaktı.

18 Ağustos sabah 11'de Erciyes Üniversitesi'nden başladık yolculuğumuza, bizi 2400 metreye çıkaracak Renault Clio'ya kendimiz dahil 500 kg yükleyerek. (Talas rakım: ~1150 m)

Biz her türlü sorunu beklemekteydik fakat bu 500 kg ağırlık düşündüğümüzden daha fazla sıkıntı açacaktı başımıza ve ilk sürpriz çok geçmeden kendini gösterdi: 2100 metreye geldiğimizde (daha önce arabayı çok zorladığımız için) egzozun boşlukta sallanıyor olduğunu fark ettik...



Tam egzozu yaptık gidiyoruz derken 50 metre kadar ileride büyük sürpriz karşımıza çıktı: Gaz pedalının bağlantısı koptuğu için pedal düşmüştü, bunun da sorumlusu vida yuvalarını kıran karbüratör idi. Bu büyük sürprizden sonra yapacak başka bir şey olmadığı için daha geç olmadan, saat 14.47'de arabanın oradan her birimizin yaklaşık 25 kg olan yüklerini sırtlanıp ayrıldık ve bizi bekleyen 8 km'ye vurduk kendimizi...





Şanslıydık aslında bir konuda çünkü 3,5 km yürüyüşten sonra çıktığımız Sütdonduran Yaylası'ndaki obalardan birinde karşılaştığımız Yaşar Çoban yetişti imdadımıza, rica ettik bizi traktörle bırakması için ve sağ olsun, kırmadı. Biraz soluklandıktan sonra traktörle başladık Sarıgöl'e doğru yolculuğumuza...





Nihayet saat 17 civarında ulaştık Sarıgöl'e. Bu noktadan sonra ne bizim Renault keserdi yolu, ne de traktör. Kendimizi vurduk bu sefer tırmanışa hedef 3000'di. Saat 17.30'da başladık. Lakin biz 2600'e çıktığımızda saat 20.00 olmuştu çoktan. Gece karanlığına kalmadan çadırımızı kurmaya karar verdik (ki çadırı kurmayı karanlıkta bitirdik, sert akşam rüzgarının eşliğinde...)



Çadırı kurar kurmaz ilk iş yemek yedik, planlarımızı yaptık ve tripodlarımızı hazırlayıp fotoğrafları çekeceğimiz alana tripodlarımızı kurduk. İlk 1,5 saat boyunca deneme pozlarımızı aldık. Güzel fotoğraflar çektik, uzun bir süreden sonra güzel bir gökyüzü altında, belki zifiri karanlıkta değil ama zifiri sessizlikte kafa dinledik.

Rüzgardan ötürü başına ağrılar giren bendeniz, uyudu efenim saat 1.30 civarında, en son gözlerimi açtığımda sabah 5 olmuştu. O saatten sonra çadıra balık istifi dizilip saat 10'a kadar uyumaya karar verdik.

Sabah 10'da uyandıktan sonra karar vermemiz gereken ciddi bir nokta vardı: 3000 metreye, yani Aygar tepesine çıkılacak mıydı? Aygar'ın çıkışının bulunduğumuz yere daha dik olması sebebi ile çıkış ve dönüşün toplam 3-4 saat civarında olacak olması, bizi yolumuzdan alıkoyabilirdi. Zira, çadırı da topladıktan sonra saat 11.30 olmuştu ve bizi bekleyen uzun bir yol vardı, ve traktör yoktu... Arabada sorunlar olduğu için erken saatte arabanın yanında olmak çok iyi olurdu çünkü arabaya ulaşmak üzere karanlığa kalacak olsak, bu sefer oradan dönüşümüz de riske girmiş olacaktı.

Aygar'a çıkmaktan vazgeçip, saat 11.40'ta inişe başladık ve verdiğimiz çeşitli molalarla (Sarıgöl'de 1,5 saat yemek ve ihtiyaç molası verdik :D ) saat 16.00'da, 8 km'yi teptikten sonra, nihayet arabanın yanındaydık.



Karpuzumuzu kesip afiyetle yedikten sonra, arabanın sorunlarına yöneldik ve gaz pedalını bağlayan aparatın yerine bir tel parçası yerleştirdikten sonra, bizi aşağıya indirecek hale gelen arabamızın önce yönünü ite kaka aşağıya doğru çevirdik. Sonrasında ise yerine güç bela oturttuğumuz ve sabit durmayan karbüratör ile kaya dolu yollardan geriye döndük.

Tüm bu maceranın en eğlenceli noktalarından biri ise şehir merkezinde son gazla saatte 13 km hızla ilerliyor olmaktı.



Saat 21 sularında nihayet eve dönebilmiştik. Aklanık paklandıktan sonra yataklarımıza kıvrılıp mışıl mışıl bir uykuya daldık.

Yorucuydu, yakıcıydı, az buçuk sorunluyudu lakin, eğlenceliydi ve her bir metresine, her tür yorgunluğuna sonuna kadar değdi...

Ahmet Nedim Kilci

Cuma, Ağustos 21, 2009
Biraz interneti karıştırdım aslında bu yazıyı yazmadan önce, amacım güzel bir foto bulmaktı. Lakin ben fotoğraftan çok yorumları buldum hakkında ve şunlar deniyordu:
  • "Kalender adam vallahi..."
  • "On numara hoca!"
  • "Bir tanedir Nedim Kilci!"
  • " -Yangın çıksa kurtaracağınız ilk hoca? -Kesinlikle Nedim Kilci, yoksa kim anlatır bize tarihi..."
O ne kadar "tiyatrocu değilim ki ben, çıkıp oraya avazım çıktığı kadar bağırıyorum..." dese de, selamlamaya çıktığında salonu yıkan alkışlar gösteriyor aslında, ne denli müthiş bir insan olduğunu...

Ahmet Nedim Kilci, Erciyes Üniversitesi'nde bir tarihçi lakin hoca olmasının, tarihi mükemmel anlatıyor olmasının yanında onu apayrı kılan bir yönü var öğrencileri için: Onlarla diyaloğu!

5 sene geçti Ahmet Nedim Kilci bizim sınıfımıza tarih dersine gireli ve o her derse geldiğinde tıklım tıklım olurdu sınıf, bahar şenliklerinde bile...

Uzatmayayım lafı fazlaca, uzun süredir doya doya görüşemiyorduk -Nedim hocaya doyum olmaz o apayrı ama- nihayetinde dün bunun acısını bir nebze gidermiş oldum. Bir nebze hasret giderdim, bir nebze yine o güzel muhabbetine doydum.

Güzel muhabbetin için sonsuz teşekkürler Nedim hocam. Şu an onu pek göremiyorum ama, umarım bizden sonraki nesiller de sizin yada en azından sizin bize aşıladığınız kadar bizim bakış açımıza sahip olurlar.

Siz hep var olun, saygılarımla...

15 Ağustos 2009

Allah Rızası İçin...

Cumartesi, Ağustos 15, 2009
Bundan yaklaşık bir sene kadar önce dolandırıcılık davaları ile ilgili yasa da bir düzenleme yaptılar ve dolandırıcılık davalarında "kandırılabilirlik oranı"nı suçlunun lehine veya alehine kullanmaya başladılar.

Peki nedir bu kandırılabilirlik oranı?

Ben bir dolandırıcıyım ve insanları dolandırmak için mükemmel bir tezgah hazırlıyorum, öyle bir tezgah ki bu herkesin inanabileceği birşey. İşte bu durumda benim yaptığım dolandırıcılık "kandırılabilirlik oranı" yüksek bir vaka olduğu için daha ağır bir ceza hükmü ile yargılanıyorum.

Lakin diğer taraftan, hiç uğraş vermeden bir kaç kişiyi "ben Allahım" diye dolandırdım. Bu durumda kandırılabilirlik oranı çok düşük olduğu için bu sefer oran hafifletici unsur olarak lehime dönüyor.

Lakin ben de şunu iddia ediyorum zaman zaman: Yukarıdaki dolandırıcılık vakası bundan birkaç sene önce vuku bulmuş gerçek bir vaka. İki kafadar sıradan esnafın birine kendilerini Tanrı ve Peygamber olarak tanıtıp, adamı soyup soğana çeviriyorlar. Bununla kalmadı efenim ve Kayserili iki kafadar ise kendilerini Hızır ve İlyas olarak tanıtıp cennetten yer garantilediklerini söylerek 5 kişiyi dolandırdılar.

Şimdi gel gelelim işin bu boyutuna, insan da birazcık akıl, mantık, irade bulunur demek istiyorum. Ben yasa da öyle bir düzenleme yapılsın istiyorum ki kandırılabilirlik oranı yukarıdaki gibi %0 olan vakalarda dolandırıcılar serbest bırakılsın. Aksine dolandırılanlar ıslâh evi tarzında bir yere gönderilsinler ki akılları başlarına gelsin.

Tüm bunların temelinde milletimizdeki "Allah rızası" çakılı kazığı yatıyor. Evet, çakılı bir kazık. Birisi "Allah rızası için..." demeye görsün bütün yağlarımız eriyip gidiyor. Bunu da en başta dilencilere karşı gösteriyoruz.

"Yav biliyoruz biz de, istese çalışır da, allah rızası deyince iş değişiyor, o zaman vermesen olmaz"... Yahu bu ne kadar saçma bir açıklama, saçma bir düşüncedir. Evet, gerçekten ihtiyaçtan dolayı insan birşeylere ihtiyaç duyup birşeyler isteyebilir. Lakin bunun şekli, şemali, yolu yordamı vardır. Dilencilik değildir yani iş. Kaldı ki, dilencilere kıyasla hırsızların kazandıkları paranın daha helal olduğunu düşünüyorum, neticede alınteri var işin içinde...

Peki neyin nesi bu "Allah rızası"? Yarın bir gün adamın biri sokakta karşınıza çıksa ve dese ki, "abi elim çok kaşınıyor, acayip asabım bozuk, bir tane okkalı bir tokat atsam sana olur mu?" dese ters ters bakarız. Lakin adam sonuna bir Allah rızası ekledimiydi, orada akan sular durur... "At kardeşim, at. Bir tokat mı yıkacak bizi. Allah rızası için değil mi nihayetinde..."

Peki sizi öldürecek insana ne demeli:
-Allah rızası için bir öldürüp gidicem abi...
-Hay hay kardeşim, lafımı olur. Allah'ın rızasını yerine getirmeyeceğiz de... Vur vur, Eşhdü....

Rıza, sözlük anlamı ile istek demektir. Allah rızası ise "Allah'ın isteği üzerine" demektir. Ve unuturuz ki, haram olan alınteri olmadan kazanılan paradır ve biz dini ve hayatı anlamak adına yaptığımız saçma betimlemelerle bunu sadece hırsıza yorarız...

Komşudan ödünç alıp öğrendiğimiz din ile, varlığını, konu komşunun, sokaktaki adamın anlatması ile anladığımız bir tanrı ile bizi Allah rızası için gün gelir boğazlarlar...

Diyeceğim o ki, bari bırakın hakkıyla para kazanan şu insanlar rahat etsinler...

Boys Don't Cry

Cumartesi, Ağustos 15, 2009





Brandon Teena'nın yaşanmış hayat hikayesini anlatan muhteşem film. İzlemeye ayıracağınız 2 saate kesinlikle değecek bir film. Brandon Teena'yı filmde canlandıran Hilary Swank'a ise diyecek tek kelime bile bulamıyorum...

Hoş hayata bakış açısı belli sınırlarla çizilmiş, hâlen at gözlüğü ile hayata bakmaya devam eden bazı insan kılıklı şahsiyetlerin izlemesi gereken bir şey... Ne var ki bu tarz insanlar bunları izlemeyi bırakın, bir kaç satır yazı okuyacak nitelikte olsalardı zaten insalığın utançlarının en en az birinden daha kurtulmuş olurduk.

Brandon Teena ile ilgili bilgi isterseniz ingilizce Vikipedi'yi ziyaret edebilirsiniz lakin tüm olay filmle birebir örtüştüğü için filmi izledikten sonra bu işi yapmanızı salık veririm.

11 Ağustos 2009

NoMUSIC - NoSTATIC

Salı, Ağustos 11, 2009
Efenim itiraf ediyorum: NoSTATIC'in blogunu okumak dışında, blogunu kullanıyorum. Playlist olarak kullanıyorum. En müziksiz zamanlarda veya dinlediklerimden en uzaklaşmak istediğim zamanlarda hemen dalıyorum bloga genelde en güncelden başlayıp geriye doğru başlıyorum bütün müzikleri dinlemeye... Bazen müzikten müziğe geçtiğimde farklı alemlere gidiyorum.

Zaman zaman kendimi komşu bahçenin kiraz ağacına dadanmış gibi de hissediyorum lakin ne var ki komşu zaten kiraz ağacını komşular dadansın diye dikmiş... :)

İtiraf edip kurtlumak istedim...

Save me Jesus!!!

Kim Kimdir?

Salı, Ağustos 11, 2009
Sobelenmiştim efenim 2-3 kişi tarafından aynı konu üzerine... Anca vakit yaratabildim kendime.

İşte başlıyoruz, kim kimdir?:

OnurCUK
Çok ayıp şeyler geliyor aklıma, spermCUK falan... Cuk arkadaşın kendisine sorun efenim, terbiyem müsade etmez....

BÖCEK
Böyle söyleyince böcekleri hiç sevmeyen bir insan canlanıyor gözümün önünde, yine bende de fotoğraflara istinaden bir silüet oluşturuyorum kafamda. Bence benziyor mu, benziyor...

Cesetİzleri
Rint insanları severim ben... Daha ne olsun.

Camilla
Neler oldu Camilla'ya, hangi diyarlara göç etti, ne yaptı, ne etti bilmiyorum. Bu kadar sevecen ve içten bir insan uzak dursun blog-mlogdan falan... Elbet vardır tabi bir sebebi...

Dejin
Sultan...

Delirapunzel
Cidden uzun mu uzun saçlı lakin tam tersine aklı süper selim bir insan.... Öyledir bence.

Hulahop Çeviren Zombi
Zombi kısmı ile ne kadar örtüşür bilemem ama tanımlama ancak hulahop çeviren minik tatlı bir kız çocuğunu getirdi gözlerimin önüne bugüne dek.

İçimden Geldiği Gibi
Hani böyle bilge insanlar olur, hikayeleri, yaşanmışlıkları dinle dinle bitmeyen ve dinlemeye doyum olmayan güzel anıları vardır ya, işte bence tam üstüne basıyoruz.

Naeknhu
Ah, bir de heyecan... Şu güzel heyecan, yaşamı güzel kılan...

nevırmaynd
644.... İnşallah kısa sürede yeni sürümünü yolarım size...

Fulya
Güzel İnsan!

Qutunthiyişi
Bir arkadaşım vardı benim lisede iken. Çok fazla muhabbet edip zaman geçirmezdi insanlarla lakin birisinin birşeye ihtiyacı olduğunu bildiği anda orada biterdi. Dosttu yan... Ona benzettim ben nedense.

NoStatic
Rintlerin şahı desem o halde pek yanılmış olmam diye düşünmekteyim.

Pijamalı Kontes
Hadi itiraf edeyim, yakışmış piercing! (O hiç görmediğim piercing)

Witchie
Süpürgesi var evde... Sonunda yakaladım, FFÖ'nün dolabına saklamış hem de, biz bulmayalım diye. Ama ben buldum! Şakası makası bir yana gerçek cadı imiş. Kankasını tuvalet kağıdına dönüştürdüğünde anlamalıydım ya, neyse...

Sır

Salı, Ağustos 11, 2009
Gecenin sesini dinliyorum,
Rüzgar çanı eşliğinde,
çaldığı melodiler eşliğinde..

Arkamdan esen hafif rüzgar
seni düşürüyor aklıma...

Gecenin sesini dinliyorum,
Sesinden çok sessizliğini,
gizliliğini dinliyorum.

Kafam karışık.
masam karışık.
hayatım karışık.

Gece birşeyler fısıldıyor,
birşeyler anlatıyor,
gizliden gizliye.
Belli ki taşıdığı bir sır var.

Sizler bilir misiniz bilmem,
Geceyi severseniz,
Ulak olur size,
Haber getirir nicelerden...

Gecenin sesini dinliyorum..
Bana yitmiş iki hayattan,
bitmiş iki masaldan,
gitmiş iki insandan bahsediyor.

Acı çöküyor sonra içime,
ve sen düşüyorsun yüreğime.
Hani söndürürsün yangınları diye.

Arkamdan esen hafif rüzgar,
harlıyor da harlıyor ateşi...

Aklım çok dağınık!
odam dağınık.
Herşey dağınık.

Gece konuşuyor
bense dinliyorum.
anlatıyor da anlatıyor...
dürüstçe,
doyum da olmuyor hani.

Sonra duruluyor herşey,
bakınıyorum öylece,
sağıma...
soluma...
ne benden eser var
ne kalbimden,
ne de güzelden...

Gecenin sesini dinliyorum,
Rüzgar çanı eşliğinde,
çaldığı melodiler eşliğinde..

Arkamdan esen hafif rüzgar
seni düşürüyor aklıma...

Gece birşeyler fısıldıyor,
sonra farkediyorum da,
doğruluyorum
yığıldığım yerden.

Herşey dağınık.

Onca dağınıklıkta,
Güzeli buluyorum.
Güzeli çıkarıyorum...
dönüp bir bakıyorum,
herşey dağınık.

Gecenin sesini dinliyorum
Kafam karışık
herşey dağınık
bir yanda
iki yitmiş hayat
öte yanda
sevmiş bir kalp var...

Çözemiyorum...

10 Ağustos 2009

Aidiyet

Pazartesi, Ağustos 10, 2009
Kendimi bildim bileli bir aidiyet sorunu yaşamadım. Çünkü ben Denizliliyim. Annem ve babam da öyle. Dedemler de... Onların dedeleri de... Onların dedeleri de...

Demem o ki neredeyse ezelden beridir Denizli'deyiz biz. Annem tarafımdan rahatça şunu söyleyebilirim ki Truvalılar zamanından beri buralardayız...

Babam'ın tarafı biraz karışıyor lakin o da ancak 1100'lü yıllardan önce. Çünkü kaynaklara göre biliniyor ki babamın köyü zamanında ülkelerini terketmek zorunda kalan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş. Uzunca bir süre herşeye rağmen hristiyanlığı terketmemişler. Babam'ın dedesinin anlattığına göre son kilise onun zamanında kapanmış (1878 - 1900 arasında bir zamanda)... Kilise kapanmış çünkü müslümanlığa geçen onca kişiden sonra azınlık konumuna düşen hristiyanlar göç etmişler.

Aslında bu kadar detayı anlattım da, asıl söylemek istediklerimle pek bir alakası yok. Konu tamamen benim kendi kişisel aidiyetimle ilgili. Onca kuşak insan gibi ben de Denizli'de doğdum, Denizli'de büyüdüm.

Lakin ne tuhaftır ki, artık Denizli'de yaşamıyorum. Görünen o ki, ben bu zinciri kırmış bulunuyorum. Yani benim çocuğum aidiyeti ile bu kadar gurur duyamayacak çünkü içinde bu denli güçlü bir aidiyet olmayacak.

"Nereden biliyorsun belki Denizli'ye dönüp, aynı aidiyete sahip birisi ile evleneceksin!" dediğinizi duyar gibiyim. Tabi bu da bir olasılık lakin benim Denizli'ye dönüşüm artık pek olası görünmüyor. Bu kadar yazdığım şeyden sonra bunun benim isteğim dışında gerçekleşen bir süreç olduğunu anlamışsınızdır.

Artık maalesef bu şehirde, benim için dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan şehirde yaşamıyorum. Evet, dünyanın en güzel şehirlerinden biri çünkü ben hayallerimi bu şehirde boyadım gökkuşağında bile bulamayacağınız türden güzel renklerle... Kültürümün bana kattığı o güzel renklerle... Bir insanın hayatının en güzel devresi olan o güzel çocukluk yıllarımda en güzel hayallerimi bu şehirde kurdum ben, bu şehirde, doğup büyüdüğüm ve şu an bu yazıyı yazdığım bu çatının altında... Ama işte ne var ki, ben artık bu güzel dünyada yaşamıyorum...

Bugün evde, dolabımın alt rafında duran dergilerimin, kitaplarımın ve yağlıboya malzemelerimin de paketlenip aşağıdaki kilere indirildiğini farkettim. Pek gocunmadım ama biraz burktu ister istemez. İçinde olduğunuz süreci durduramazsınız lakin bunu yüzünüze vuran şeyler sadece biraz hüzünle doldurur sizi.

Yarın saat 18.00'dan itibaren Son 5 yılda bu evde aralıksız geçirdiğim en uzun süre rekorunu kırmış olacağım çünkü son 5 yılda en fazla 2 hafta durmuştum burada aralıksız. Bu sefer 3 hafta buradayım ve bu bir yandan çok güzel iken, diğer yandan çok garip.

Bunu galiba ne ben hissettiğim kadar açık anlatabilirim, ne de yaşamayan benim hissettiğim şekilde anlayabilir...

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza