29 Kasım 2008

Sobe!

Cumartesi, Kasım 29, 2008
Onurcuk lakaplı arkadaş geçen gün, "ben de seni sobeledim, bende seni sobeledim" dediğinde başıma gelenleri gayet iyi anladım aslında... Gelip enseme bir şaplak patlatmadığına şükrediyorum, zira aynı çatı altında yaşadığımızdan bizzat sobeleyebilirdi bu şekilde..

Neyse ki sadece sözle ifade etti. Bu açıdan ne kadar bahtiyar olduğumu anlatamam. :)

Peki efenim gelelim cevaplamamız gereken sorularımıza, nedir ne değildir:

1.Blog yazmaya ne zaman başladın?
27 Temmuz 2007 gecesi Tübitak Ulusal Gözlemevi'nde gözlemde iken gözlemden sıkıldığımız bir anda başladım diyebilirim. O zaman için uzun süredir düşünmekteydim yazdığım şiir, öykü ve denemeler için bir blog açmayı. Bir gün öncesinde Yağmur KIRKAĞAÇ ile yaptığım konuşma sonrasında içindeki o güzel ve saf sevgi içimi doldurdu. Onun cümleleriyle dizdiğim şiirimsiyi yayınlamak istedim bir blog üzerinde ve bu şekilde başladı. Yaklaşık 3 hafta öncesine kadar zizaastrozombie.blogspot.com olan blog adresimi şimdiki adres ile değiştirdim.

2.Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
Aslında bloga göz gezdirince anlayabilirsiniz bunu. Sadece yazdığım şiir, öykü ve denemeleri barındırıyorum bu blog altında, o yüzden belli bir çizgi ve düzen altında. Her yazdığımı da blogda yayınlamıyorum esasen... En son 20 gün önce girdi yapmış olmamın sebebi de bu. Fakat belli bir düzen ve intizam içinde olmaktan sıkıldığım zamanlarda kafama eseni yazmak için 11 gün önce yeni bir blog daha oluşturdum kendime. Orada ise herhangi bir düzen ve intizam mevcut değil. Kafama ne eserse öyle..


3.Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Ömrüm oldukça. Paylaşmayı çok sevdiğim için kafamdan geçen her düşünceyi sonsuza kadar paylaşmaya devam edeceğim. Dolayısı ile blog da devam edecek.

4.Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden senin için bir zorunluluk haline geldi mi ?
Hiç kimseyi umursamam bu açıdan. Lakin herhangi bir günde sıradan bir insan bile, "Çok güzel şeyler yazıyorsun buraya, uzun süredir birşey eklenmiyor. Yeni yazılarını okumak istiyorum" derse, o halde açarım defterimi güzel bir kaç şey daha paylaşırım. Ama bu benim için asla bir zorunluluk haline gelmez. Kaldı ki zaten insanlar istiyor diye şiirdi, öyküydü yazamam. Ancak elimde olanları yayınlayabilirim.

5.Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ?
Çok fazla girdim olmadığını düşünürsek (16 ayda 19 girdi) bu soru benim için biraz hükümsüz kalıyor. Fakat yine de cevap olması için şunu belirtebilirim: Her gün yüzlerce şey yayınlıyor olsaydım dahi bu diğer şeylerden feragat etmemi gerektirmezdi.

6- Bloga yazılan yazıları ve yorumları en fazla yazarının okuması gerçeği hakkındaki fikirlerin nedir ?
Defalarca okurum kendi yazılarımı, okudukça farklı bir şeyle karşılaşır, okudukça düzeltmem gerekenleri, kullandığım ifadelerle ne ima etmek istediğimi tekrar tekrar görürüm. Aynaya bakmak gibi düşünüyorum bunu. Abartmayacak kadar ayna ile haşır neşir olmak lazımdır ya, abartmayacak kadar kendi yazılarını dönüp okumak lazım diye düşünüyorum. Yorumları ise kesinlikle atlayamam. İnsanların eleştirileri (hakaret seviyesine varmadıkça) her zaman kafamda bir fikir oluşturur. Belki %1 doğrudur belki %100, hepsini önemserim.


Sonuç olarak efenim bunlar benim cevaplarım, yerine göre uzun yerine göre kısa... Sonuç olarak, olması gerektiği kadar.

Bende o halde çok Neşeli bir insanı sobeliyorum. Buyurunuz.

Saygılarımla...

Sobe!

Cumartesi, Kasım 29, 2008
Onurcuk lakaplı arkadaş geçen gün, "ben de seni sobeledim, bende seni sobeledim" dediğinde başıma gelenleri gayet iyi anladım aslında... Gelip enseme bir şaplak patlatmadığına şükrediyorum, zira aynı çatı altında yaşadığımızdan bizzat sobeleyebilirdi bu şekilde..

Neyse ki sadece sözle ifade etti. Bu açıdan ne kadar bahtiyar olduğumu anlatamam. :)

Peki efenim gelelim cevaplamamız gereken sorularımıza, nedir ne değildir:

1.Blog yazmaya ne zaman başladın?
Henüz 11 gün önce başladım. Sabahın köründe çok uykum vardı. Yatmadan önce açtım, girdimi yazdım sonra gittim uyudum. Kafama ne eserse yazmayı planladığım bir yer olsun istedim. Çok yeniyim bu blog adına...

2.Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
İlk girdiye bakılınca aslında bir düzen, bir konsept olmadığı çok açık. Kafama ne eserse öyle... Yeri gelsin geyik olsun, yeri gelsin bir bilgisayar sorunu olsun, yeri gelsin kuantum olsun... (Kuantum sınavı çok koydu bana) Rahatım yani bir konseptim yok. Zira düzen dışı bişiler karalamak için bu blogu açtım. Yoksa yaklaşık 1,5 yıldır diğer blogumda yazılar yayınlıyorum fakat orada belirli bir konsept var, onun dışına çıkmak da istemiyorum.


3.Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Ömrüm oldukça. Paylaşmayı çok sevdiğim için kafamdan geçen her düşünceyi sonsuza kadar paylaşmaya devam edeceğim. Dolayısı ile blog da devam edecek.

4.Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden senin için bir zorunluluk haline geldi mi ?
Hiç kimseyi umursamam bu açıdan. Kafama göre yazıyorum zaten burada. Onun için kimsenin bir beklentisi olacağını da zannetmem.

5.Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ?
Kesinlikle hayır. Gün gelir yüzlerce şey yayınlamaya başlarsam dahi bu diğer şeylerden feragat etmemi gerektirmez.

6- Bloga yazılan yazıları ve yorumları en fazla yazarının okuması gerçeği hakkındaki fikirlerin nedir ?
Defalarca okurum kendi yazılarımı, okudukça farklı bir şeyle karşılaşır, okudukça düzeltmem gerekenleri, kullandığım ifadelerle ne ima etmek istediğimi tekrar tekrar görürüm. Aynaya bakmak gibi düşünüyorum bunu. Abartmayacak kadar ayna ile haşır neşir olmak lazımdır ya, abartmayacak kadar kendi yazılarını dönüp okumak lazım diye düşünüyorum. Yorumları ise kesinlikle atlayamam. İnsanların eleştirileri (hakaret seviyesine varmadıkça) her zaman kafamda bir fikir oluşturur. Belki %1 doğrudur belki %100, hepsini önemserim.


Sonuç olarak efenim bunlar benim cevaplarım, yerine göre uzun yerine göre kısa... Sonuç olarak, olması gerektiği kadar.

Bende o halde çok Neşeli bir insanı sobeliyorum. Buyurunuz.

Saygılarımla...

28 Kasım 2008

Duygusal Diyaloglar - I

Cuma, Kasım 28, 2008
Aslında tüm hikaye basit bir tren yolculuğundan ibaret olabilirdi.. Ama illa ki yaşamamız gereken ilginç bir vaka olmazsa o yolculuğun tadı tuzu da olmaz zaten.

Tren yolculuğu çok ayrı bir hikaye iken, yolculuğun 7. saatine doğru yaklaştığımızda bizi bir düşünce sardı Metehan efendi ile: "Ya uyursak da Kayseri'ye geldiğimizi farketmezsek!"

Tabi ki acı verici bir durum olurdu, önce Sivas'a gidip oradan otobüs bileti alıp Kayseri'ye dönmemiz gerekirdi ki bu bizim için o anki ekonomi ile göçmemiz anlamı taşımaktaydı.

Tam bu diyalog esnasında Duygu uyanır ve olaylar zuhur eder...


Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Mete: Bir problemimiz var, tren Kayseri'yi geçmiş biz uyurken. Kondüktör de uyuya kalmış.
Aziz: Biz de çözümleri tartışıyorduk, Sivas'ta inip otobüsle geri döneceğiz. Çok kötü oldu...
Duygu: Hadi yaa...
Duygu: ZzZzZzzzzz......
Mete: Oğlum, hiç tepki vermedi lan, keşke "treni teröristler bastı, şu kadar ölü, şu kadar yaralı var. Şu an kaçırılıyoruz" deseydik.
Aziz: Cidden ya, hiç sallamadı..
.............
1,5 - 2 dakika sonrası Duygu yine uyanır...
Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Mete: Duygu çok kötü birşey oldu, treni teröristler bastı 8 ölü, 12 yaralı var.
Aziz: Şu anda treni de kaçırıyorlar, ne yapacağımızı bilmiyoruz..
Duygu: Aaaa!... Çok kötü yaa, o zaman ben gözlerimi kapatmayayım bundan sonra.....
Duygu: ZzZzZzzzzz......
Mete: Abi yuh! Kız uyudu yaaa...
Aziz: Son nokta daha ötesi olamaz..
............
1,5 - 2 dakika sonrası Duygu yine uyanır...
Aziz: Günaydın!
Duygu: Günaydın!
Aziz: Bakıyorum hiçbir şeyi sallamıyoruz, o kadar kötü şey söyledik bana mısın demedin uyudun yaa..
Duygu: Hadi ya...
Aziz: "Kayseri'yi geçtik" dedik, "treni teröristler bastı" dedik, hadi ya dedin uyudun..
Duygu: ohaaa...
Karşılıklı kahkahalar....
Duygu: ZzZzZzzzz......

Kayseri'ye indikten sonra Duygu'yla durum tekrar konuşulacak ve eğlenilecektir fakat şahsın kendisi 3. diyalog paketini de hatırlamamaktadır. Sonrasında kara kara düşündük, acaba bu neye uyandı, neye güldü o kadar diye.. Düşündük düşündük de çıkamadık işin içinden...

Onurlu Diyaloglar - I

Cuma, Kasım 28, 2008
Ferhat hocanın tabiri ile uzun süredir evimi, odamı istila etmiş bir insan var efenim.. Bu insanla aynı odada yaşıyor olmamızın dışında bir anormallik var. Genelde uyuduğumuz saatler birbiri ile çakışmamakta.. Şimdi bunda ne sorun var diyebilirsiniz, açıklayayım: Efenim bahsettiğim arkadaş uykusunda konuşma yetisine sahip... Bazen bir cümle, bazen serzeniş, bazense uzunca diyaloglar..

İşte bu diyalogların en ilginçlerinden birisi dün sabaha karşı saat 5'te zuhur etti. Henüz uyumamışken yataklarımıza çekilmiş muhabbet ediyorduk. Yada ben öyle zannediyordum...

Diyalogun başını pek hatırlamıyorum, bir yerden Onur çat diye böyle dalıyor:

Onur: Olma mıı!
Aziz: Ne Olma mı?
Onur: Hea, yok bişi...
Aziz: Anlamadım ya...
Onur: Sana cevap veriyordum.
Aziz: Nasıl yaaa??!
Onur: Ya rüya gördüm, rüyamda soru sordun sen bana..
Aziz: Ne sordum?
Onur: "Sizde ipragaz var mı?" diye sordun.
Aziz: ??!!

Tabi ipragaz iyidir hoştur, ama rüyaya girip muhabbetin içine ettiği görülmemiştir daha önce...

26 Kasım 2008

Doğ ey Güneş, Doğ ve Yüksel...

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Gündoğumunu izlemeyeli o kadar çok vakit olmuş ki.. Sabah sıcacık bir duştan sonra, masanda çayını yudumlarken çalışmanın, bir yandan da yüzünü aydınlatmaya başlayan Güneş'in doğuşunu izlemek... Gerçekten keyifliymiş. Özlemişim...

" 'Özlemişim, özlemişim' diyorsun da sanki sürekli yapıyordun aynı işi daha önce" diyebilirsiniz belki. Lakin en büyük keyfimdi herhalde lisede ve üniversite 2. sınıfta bunu yapmak. Hayatımın en keyifli günleriydi belki onlar. Ama ben nedense son yıllarda kendimi bir gece hayatına, rintliğe, eğlenceye vurdum ki sormayın gitsin. Ne kadar eğlenceyi sevsem de, bugünlerde doğan her güneşin içime doğduğunu hissediyorum..

Anlayacağınız bir garibim bu aralar bu açıdan, bir gün akşam gün batımına yakın uyanıyorum, diğer gün gün doğumundan 1 - 1,5 saat önce çoktan uyanmış ve eni güne hazırlanmış oluyorum.

En iyisi ben bugünkü Güneş batmadan bir silkineyim, kendime geleyim...

BD+13 4708

Çarşamba, Kasım 26, 2008
Sabahın bu saatinde ruhu sıkılmış bir halde çalışmama geçici olarak ara vereyim dedim. Öncelikle bir önceki girdi'ye nazaran Kuantum faicasından bahsetmek istiyorum. Efenim sölmesayıp* lakin birazcık sıçıp sıvazladım sınavda... Herşeyi bir yüzüme gözüme bulaştırdım ki sormayın gitsin. Tabi benim beklediğim değerler İbrahim hocanın sorduğu öz değer'den çok farklı olduğu için öz değerle ilgili bir şey yapabildiğim söylenemez.

Şu anda da yarın BD+13 4708 kod adlı yıldızla ilgili konferansa hazırlanmaktayım. Hayır anlatırım süper anlatırım, lakin hocalardan her türlü de tırsarım. İbrahim hoca ve Hasan hoca'nın sorabileceklerinden yana bir çekincem yok, zira konuya hakimim ancak benim korkum Nur hocanın Çift yıldız analiz çalışması ile de ilgili olarak beni biraz sıkıp boğazlamak istemesi olabilir. Eee, haklı kadın..

Ruhumun sıkıntısının %80 sebebi de galiba aç olmam, dolapta türlü durmakta akşam yemeğinden kalma yumulayım diyorum... Hatta mümkünse ben mutfağa doğru kaçayım.

Kaçtım bile..

(*sölmesayıp: Söylemesi ayıp, çok ayıp. resmen terbiyesizlik yani bunu söylemek. :P)

20 Kasım 2008

Kuantize

Perşembe, Kasım 20, 2008
Bugün saat 17.00 itibari ile ya kuantize olacağım, yada klasik fizikle idare etmeye devam edeceğim..

"Bize Kuantum dünyasını tanıtan bilim adamlarına sonsuz teşekkürler. Onları çok seviyoruz."

18 Kasım 2008

%38

Salı, Kasım 18, 2008


Bazen dertler birikiyor içeride.. Her insanda birikir ya zaten.. Sıkıntı, dert, tasa -adı her neyse artık- birikip %38 olunca bir shot yapıp içiyorum hepsini. Sonra bulunmuyor benden iyisi!

17 Kasım 2008

Özgürlük İçin

Pazartesi, Kasım 17, 2008
Hafta sonu bilgisayarımla ilgili hummalı bir çalışmaya giriştim. Bir yıl önce toparladığım masaüstü bilgisayarımda Wİndows XP ve Pardus 2007.3 yüklü idi. Kısa sürede önce windows virüslerden dolayı kendinden geçti. Sonra yapılan yanlış güncellemeler, wine ile kurulan gereksiz programlar nedeni ile Pardus'ta öteki tarafa intikal etmek üzereydi.

Sonuç olarak format atmaya karar verdim, fakat işletim sistemlerinde de güncellemeye ve değişikliğe gidilecekti. Öncelikle uzun bir süredir istediğim üzre Windows XP 64-bit edindim kendime bir adet. Neden 64-bit derseniz, kurguydu, montajdı çok daha rahat. 250 gb sabitdiskimin 20 gb kadar olan bölümünü windowsa ayırdım ve windowsu kurma işlemini başarılı bir şekilde gerçekleştirdim.

İkinci olarak karar kıldığım işletim sistemi ise Pardus 2008.1 idi. Sabitdiskin 20 gb kadar bir bölümünü root 170 gb kadar bir bölümünüde home olarak belirledim. Mevcut haldeki cd kalıbını yazdırdıktan sonra Pardus kurulumunu da tamamladım. İlk kurulum sonrasında bilgisayarı yeniden başlattığımda grub kurulumunda sorun olduğu için tekrardan grub yükledim. Artık herşey sorunsuzdu...

Ve sıra geldi üçüncü işletim sistemimiz olan Fedora 9'un kurulumuna. Neden Fedora 9 derseniz, iraf kullanımı açısından çok uygun olduğu için. Ya da Pardus'ta iraf kullanımı biraz uyuz olduğu için de diyebilirim. 20 gb'da Fedora için ayırıp bu kurulumu da tamamladım.

Herşey bu noktaya kadar iyi hoş ancak bu sefer Pardus'un grubu ile Fedora'nın grubu arasında bir uyuşmazlık olduğunu da öğrenmiş oldum. boot ayarlarından girip bu sorunu da çözdüm ve ta daaaaamm.... :D

Kurulumları sırasında çeşitli sorunlarıyla beraber 8 saatimi yiyen 3 yeni işletim sistemimi seviyorum, mutluyum...

07 Kasım 2008

Bir Heyecan

Cuma, Kasım 07, 2008
Bir gece,
bir yığın hasret,
bir çift eldiven,
bir nefeslik nargile,
bir kaç tane yüzük
bir güzel rakı masası,
iki kadeh,
bir yatak,
iki insan
ve bir dizi güzellik...

Muğla

Cuma, Kasım 07, 2008
Bir yol aynı anda kaç yolla birden kesişir? Ya da cümleyi toparlayıp söylersek: Bir kalp aynı anda kaç sevgi ile kesişir. Ben insanların “insan bir kişiyi sever” ya da “bir yüreğe bir sevda sığar” gibi klişe laflarını hiç sevmem. Hem annesini hem de babasını sevemez mi mesela bir insan? Elbette ki yapabilir. Bir kalp birden fazla kişiyi sevebilir. Bir yol onlarca başka yolla kesişebilir.

Evet tam olarak anılardan ve depreşip yerinde duramayan duygulardan bahsediyorum. Ancak işin sadece soyut kısmında değilim. Bazen duygular bir noktada, bir coğrafi bölgede o kadar depreşir ki... Sebebi de sizin, o duyguları üzerinize serptiren anıların hepsini orada yaşamış olmanızdır belki de..

Aslında hepsinden önce derin bir sevda vardı sadece... Yollar kesişmeden önce... Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Her şeyi altüst etmeye yeten...

Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi. Aşk'ın kimyasını bilseydi belki, belki de kadınları bilseydi biraz; almazdı başına böyle bir bela... Lakin ziyaretçimiz her şeyden habersiz kalakalmıştı güzelin karşısında. Belli belirsiz bir 'merhaba' ise her şeye davetkar. 13 gün sonra aynı odada, hemen yanındaki yatakta yattığı zaman uyumanın ne kadar zor olabileceğini o an kestirebilseydi, 'merhaba' biraz daha net ve kesin olurdu belki de...

Sorun da burada ya zaten, yeni ve küçük ziyaretçimiz geldiği bu yeri tanımlayamadığı gibi, içinde bulunduğu anı da tanımlayamayacak kadar yeni ve küçük bir ziyaretçiydi. Eğer dünyadan soyutlanmamış olsaydı o an, karşıdan gelen 'merhaba' cevabı ile birlikte öğrenebilirdi, iki kelimenin iki insanı ebediyen nasıl bir arada tutabileceğini... Zaten yeni ve küçük ziyaretçimiz o an anlayabilseydi durumun vahimetini, hiç uyuyamadığı o 13. gecenin sabahında nasıl olup da yan yatakta uyandığını sorgulamazdı sonrasında. Duysaydı 'merhaba'yı güzelin ağzından, iki kelimenin büyük bir bağlılık olduğuna o an tanık olabilirdi...

13. gecenin sabahında kollarında gülümseyen o güzel'in, bu güzel olduğunu kestirebilseydi o an, her şey daha farklı olabilirdi yeni ve küçük ziyaretçi için.

Turunç'un belkide küçük bir heyecandan, ziyaret edilmiş güzel bir mekandan ibaret olması gerekiyordu bu yeni ve küçük ziyaretçi için. Ama hesap edilemeyen bir “güzel” vardı işin içinde. Hayat bu yeni ziyaretçi için biraz balık tutmaktı. Biraz da yüzmekti... Biraz gezmekti, biraz keşfetmekti, biraz dinlenmekti. Fakat hepsinden de çok olarak hayat biraz karşı kapıda duran o güzeldi.

O an bilseydi... Büyük bir duyguyla dolmayacaktı. O duygu, tutkuyu doğurmayacaktı. O tutku, yatağı doldurmayacaktı. A yatak, aşkı tanımlayamayacaktı. O aşk, beraber yaşanan güzel bir ömrü getirmeyecekti yeni ve küçük ziyaretçiye.

Ya da.... Siktir et, iyi ki bilmiyordu...

01 Kasım 2008

Denizli

Cumartesi, Kasım 01, 2008
Bundan yıllar öncesiydi... İşin açığı hatırlıyorum dersem yalan olur. Ama zihnimin bir yerlerinde kazılı olduğunu biliyorum bu anların. Bir çığlık yankılanıyor kulaklarımda, hıçkırıklar arasında.... Birilerinin canının yandığı kesin. Fakat hıçkırıkların sahibi dışında herkesi sevince boğan bir çığlık bu. Anlam veremiyorum bir an. Sonra içimden bir ses “hayat başlıyor” diyor. Doğrusu içimdeki sesten fazlası aynı şeyi söylüyor, tasdik edercesine: Gördüklerim, işittiklerim...

O kadar sakin o kadar sessiz ki, ortam... İşin açığını söyleyeyim, bu sessizlik ve sakinliği yaratan, içten içe bir gerginlik herkesteki... Bakmayın sessizlik diyorum lakin evden yükselen ardı arkası kesilmeyen çığlıkları saymadığımızda oluşan bir durum bu. Yalnız, dediğim gibi çığlıkları saymazsak ortam aşırı sessiz ve sakin. Bu aşırılık içindeki üç insanın içsel veya fiziksel hislerini ele alacak olursak, ikisi inanılmaz acı çekiyor. Üçüncüsü ise aslında mutlu. Ancak bu aşırı durum uzun sürmeyecek. Her şeyin bitmesinin ardından gerginliğin sebep olduğu sessiz ve sakin havanın yerini, bir curcuna ve telaş ortamı alacak. Yukarıda bahsi geçen 3 kişinin durumunda da değişiklikler olacak. Bu sefer ikisi mutlu, biri acı çekiyor olacak. Tamam, bu kadar yeter açıklıyorum durumu: 3 kişiden hala acı çekenin acısının sebebi ciğerlerine birden oksijen dolması. Tabi, henüz yeni yapılanmış organizmanın oksijen'e adapte olmamasından kaynaklanan bir acı bu. Olay sonuçlanmadan önce acı çeken diğer kişinin acısını ise 1989 yapımı “Bak Şu Konuşana” isimli bir filmden alıntı yaparak tasvir edebilirim galiba: “Limon kadar delikten, karpuz çıkarmanın kolay olduğunu mu zannediyorsun!?”.

Her iki durumda da mutlu olan, tek değişikliği, mutluluğunun milyonlarla çarpılması olan üçüncü kişinin mutluluğunu tasvir etmeme gerek yok zannedersem. Zaten bu işe kalkışsam da pek beceremeyeceğimin farkındayım.

Yeni bireyimizin acı dolu ilk nefesi aslında o oda da, o çatı altında, yeni teşrif ettiği bu dünyada neler yaşayacağının kısa bir özeti oluyor. Şu noktadan sonra kendince bilinçli, ebeveynlerince bilinçsiz yaşayacak olan arkadaşımıza hayat zaten süper bir karşılama hazırlamıştır: Sarılık!

Dostumuza yol görünmüş olur böylece, henüz ilk gününde... Oysa yıllar boyu tepilecek yüz binlerce kilometrenin sadece başlangıcıdır bu!

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza