30 Haziran 2009

Evet, Bu Bir Aşk!

Salı, Haziran 30, 2009
Özellikle son 2 haftada gittikçe güçleşen, derinleşen bir aşk. İçtiğin her bir bardak suyu onunla paylaşmak, balkonda oturup beraber güneşlenmek, onun güzel kokusunu doyasıya içine çekmek....

Aslında daha var anlatılabilecek. Ama gün be gün güzelleştiğini, büyüyüp, serpildiğini görmek çok ayrı bir duygu, çok ayrı bir heyecan... Evet, bu bir aşk! Olur mu demeyin, bunları yaşadığını bildiğim bir sürü insan var aranızda... Saklamayın.



Ahh, bir de bu var, kuma diyebiliriz belki de...



Ama ne var ki, hiçbir şey ama hiçbir şey benim kaktüslerim kadar değerli olamaz bu açıdan. Ama yakında olacak, yine kocaman bir kaktüs bahçem olacak...

(NFA'ya teşekkürler!)

28 Haziran 2009

Karadelik!

Pazar, Haziran 28, 2009
500 GB'lık harici diskimde bir karadelik olduğuna inanıyorum. Yani kesin var bence...

Dün Pardus işletim sistemi kurulu masaüstü bilgisayarımdan Western Digital 500 GB harici diske "Kill Bill 2" filmini klasörü ile birlikte taşıdım. Taşıdıktan sonra her filmi adlandırdığım şekilde bu klasörün adını da değiştirdim ve "Kill Bill: Vol 2 (2004)" yaptım.

Sonrasında filmi izlemek üzere 3 gün önce Windows 7 kurduğum dizüstü bilgisayara taktım diski. Fakat burada açtığımda filmin klasörü mevcut değildi. "Acaba başka yere mi taşıdım yanlışlıkla" endişesi ile diğer klasörlere göz attım. Sonuç olarak dedim ki muhtemelen Windows 7'nin bir sorunu. Hatta hata bildirimi yapmayı da düşündüm, lakin her ihtimale karşı Pardus'ta dosyaları tekrar kontrol etmek istedim.

Bu sefer diski tekrar masaüstüne bağladım fakat sürpriz: Klasör burada da mevcut değil. Ara, tara, yok... Filmi direk taşıdığım için filmi de izleyemediğimle kaldım ortada.

Fakat karadelik şüphesi gittikçe artmaya başladı. Daha önce Heroes'un Sezon 3 klasörünün adını değiştirdikten sonra klasörün içindeki tüm bölümler kaybolmuştu.

Harici diskimin içinde benim haberim olmadan bir piconova gerçekleştiğini ve bunun sonucunda oluşan karadeliğin civarındaki dosyaları yuttuğunu düşünmekteyim. :)

27 Haziran 2009

The Inspiration of J.R.R. Tolkien

Cumartesi, Haziran 27, 2009

J.R.R. Tolkien için bir genelleme yapmak zor olabilir aslında lakin benim burada anlatmak istediğim Yüzüklerin Efendisi eseri ile ilgili... Yıllardır içimde tuttuğum büyük sırrı ifşa etmek istiyorum.

Şahsen, büyük bir kandırmacayı ortaya çıkarmak istiyorum. Zira, ayıla bayıla kitaplarını okuyup filmini izlesek de hikayenin orijinalinin J.R.R. Tolkien'e ait olmadığı çok açık. "Bu da nereden çıktı?" dediğinizi duyar gibiyim. Hiç şaşırmadım.

Aslında tarih sayfalarını biraz karştırmış olsa idiniz, ya da belki, İstanbul'un bilimum semtlerinde bir gezintiye çıkmış olsa idiniz konuya vakıf olabilirdiniz.

Şimdi Yüzüklerin Efendisi romanından bir kaç can alıcı nokta seçip olayı sizler için aydınlatmaya çalışacağım.

Efenim; roman içerisinde öncelikle ak sakallı, adı da Ak Gandalf olan bir kahramanımız var. Çok cesur hareketlerle savaş kazanan ve bu uğurda riski göze alan bir kral, Aragorn; Isengard'da bir kule ve bu kule de ateşle oynayan bir adam; yıllarca tam anlamıyla alt edilememiş Mordor; her daim aydınlık olan Mordor semaları; savaş için iki kritik kale, Miğferdibi ve Gondor; Yeşillikler içindeki Shire; Entlerin son resmi geçidi; ölümüne bir savaş; ve yüzük taşıyıcısı, Frodo Baggins.

Örnekler çoğaltılabilir lakin ben bu 12 bağlnatı noktası ile olayları size açıklayacağım.

1. Herhangi bir bulutlu havada çengelköy civarlarında sahilde oturduğunuzda karşı yakada bulutlara vuran ışıkları görürsünüz, orası her daim aydınlıktır, Mordor semalarının her daim aydınlık olduğu gibi... Evet doğru bildiniz, yazarın Orta Dünya dediği yer, tarihte birçok imparatorun, hükümdarın dünyanın tam ortası ilan ettiği İstanbul'dur.

2. Hadi biraz geriye gidelim tarihte ve İstanbul'da yaşanmış ölümüne bir savaşın sayfalarını açalım. İstanbul'un Fethi, ölümüne bir savaş!

3, 4. Zamanla İstanbul'da bir kule yükselmiştir. Zira bu kule'de her daim ateşle ilginen bir adam olmuştur. Beyazıt Kampüsü'ndeki itfaiye kulesi! Yani yazarın gözünden Isengard kulesi... İtfaiyecilerde ateşle oynayan adamlar. Lakin iyi anlamda...

5. Yıllarca alt edilememiş bir imparatorluk: Bizans! (Yazarımız buna Mordor mu demişti?)

6, 7. ...ve bu imparatorluğu alt etmek için iki önemli kale: Anadolu ve Rumeli Hisarları, yani hikayeden hatırlayacağınız Gondor ve Miğferdibi...

8. Yeşillikler içindeki Shire, pardon, Beykoz!

9. Entlerin son resmi geçidi, yani karada yürüyen ağaçlar, yani ağaçtan yapılan gemiler, yani karadan yürüyen gemiler...

10. Bir imparator: Fatih Sultan Mehmet! Aragorn'dan daha zeki, daha usta, daha genç!

11. Büyüye ihtiyaç duymayan bir akıl hocası: Ak Şemsettin. (İşte J.R.R. Tolkien'in yakayı eleverdiği nokta, Ak Gandalf mı demişti?)

12. Yüzük taşıyıcısı mı? Bu savaşta benim bildiğim bir "Sancak Taşıyıcısı" vardı, adaşımdı, adı Ulubatlı Hasan'dı!

Görüyorsunuz ya, J.R.R. Tolkien meğersem nereden esinlenmiş. İstanbul'un fethinden nasıl da etkilenmiş. Kendince kurgulayıp, abartıp kitap yazmış bir de üstüne. Tarihimize sahip çıkalım.

Saygılarımla...



(Not: Yukarıda bahsedilen iddialar hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamakla birlikte, ilk olarak H. Aziz Kayıhan tarafından Şubat 2007'de Kabataş - Zeytinburnu tramway hattındaki araç "Ak Şemsettin" durağına geldiğinde ortaya atılmıştır. Kaldı ki, J.R.R. Tolkien'e saygı büyüktür. Eli öpülesi adamdır. Yukarıdaki sadece arkadaş arasında türetilmiş bir geyikten ibarettir.)

25 Haziran 2009

Trafik Kurallarına Uyalım, Uymayanları Dövelim!

Perşembe, Haziran 25, 2009
Abartmıyorum, ciddiyim. Uymayanları dövelim. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!" demiş atalarımız lakin bu söz günümüz için eksik kalmış. Şöyle olmalı günümüz versiyonu: "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!"

Bu sözü de trafik kurallarını zerre kale almayan insanlara atfediyorum. İşte uymayanları dövelim dememin sebebi de budur, döversek hadi yırtarlar, yok sözle yetinmezlerse ya sakat kalırlar ya da kabristanı boylarlar.

Mesela, bize ilkokuldan beri öğretilen çok temel bir trafik kuralı: Trafikte park eden veya duraklayan araçların önünden veya arkasından yola çıkmayınız.

Ne gereksiz bir kural değil mi? Çünkü o istikamette gelen bir araba, kamyon vs. motorlu bir taşıt ise bir nebze sorun yok. Lakin gelen bir bisikletli ise sonuç nice olabilir? En kötü ve olası sonucu söyleyeyim: Bisiklet sürücüsü ve yaya hayatını kaybedebilir. Peki bu durumda ortalama hızı 15 kmh olan bisiklet sürücüsü mü suçludur yoksa yaya mı?

Hem bu kurala uymayıp hem de bangır bangır bağıran dengesiz insanlara göre yaya sonuna kadar haklıdır. Bisikletlerin trafikte işi ne ki zaten, değil mi?

İkinci bir kural daha: Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakınız.

Çok gereksiz değil mi bu da? Ne gerek var şehir trafiğinde zırt pırt kafayı çevirmeye. Yakınlarda araba sesi varsa bak, yoksa zaten ne olabilir ki? Alt tarafı yapacağınız ani bir atılımla çok kötü bir kazaya sebebiyet verebilirsiniz. Ama önemli değil. Nasıl olsa suçlu olan bisiklet sürücüsü... Ya kardeşim ne işi var bu bisikletlerin trafikte??? Bisiklet denen aleti neden yapıyorlar zaten onu bile anlamış değilim. Bizde de mal gibi iki tane var, ne işe yarıyorsa artık...

Sözü fazla uzatmaya gerek yok efenim özetle; "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!". Yani ne yapıyoruz, trafik kurallarına uyuyoruz, uymayanları da dövüyoruz!

Scientology

Perşembe, Haziran 25, 2009
Kaç gündür gerek Universe Today'de, gerekse Wunderground'da sürekli Scientology reklamları dönmekte. En azından bana sürekli Scientology reklamları denk gelmekte. İşin açığı çok fazla bilmiyorum Scientology nedir ne değildir lakin Nip/Tuck'ta izlediğim kadarı ile az buçuk bilgim var, eğer o da doğru ise...

Benim dikkatimi çeken bir iki şey oldu bu scientology reklamı ve web sitesi ile ilgili... Reklamda bulutlu bir gökyüzü gösteriliyor ve ekranda kocaman LOVE yazıyor. Sonra şimşekler çakıyor birden ve HATE yazıyor. En son gelen "What is the answer?" yazısından sonra ise bulutların arasında 'ahşap' bir kapı beliriyor ve bu kapı aralandıkça 'yeşillikler içinde' bir ortamdan 'nur' yayılıyor her yere ve en sonunda "scientology" yazıyor. Şimdi burada bu ahşap kapı, yeşillikler ve kapının ardından yayılan nur benim kafamı karıştırdı. Karıştırdı demek doğru olmaz lakin benim bir yerden gözüm ısırıyor bu sahneleri.

Dikkatimi çeken 2. şey ise Scientology web sayfasınındaki favicon'un (adres çubuğu yanındaki minik logo) bir haç işareti olması... E, buna daha fazla açıklama yapmayayım artık.

Biraz garip geldi bunlar bana... Hani Scientolog bir okur varsa sonra yanlış anlaşılmasın durum, benim ki naçizane sorular işte.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim. "Ben arada derede kaldım, tutacak bir kulp arıyorum, neye inanacağımı bilemedim" diyenler varsa, Scientology falan uğraşmayın. Ben size Dudeism'i öneriyorum.

Dudeism iyidir, hoştur, kafadır!! Hem Scientology gibi şeylerde olduğu gibi dinin piri olmanıza hiç de gerek yok, bir form doldurduğunuz anda Dudeist Papazı olabiliyorsunuz. Sertifika bile hazırlıyorlar...

Mesela Hristiyanlıkta yok "Son Akşam Yemeği" imiş, Yok Da Vinci'in sırları, şifreleri kodları imiş bir sürü alttan alta şeyler var ya, Dudeism'de onlar da yok. Dude Vinci var, hem öyle şifresi, kodu, modu da yok...

21 Haziran 2009

Seri Katil!

Pazar, Haziran 21, 2009
Şaşıran Diyaloglar ile yeteri kadar fiziksel görünüşüm hakkında bilgiler verdim. Lakin bugün bir olay yaşadım ki bu kadarı da fazla. Evet, çok fazla!

Bazen günümüzde insanların hangi koşullar altında, hangi düşünceler akıllarına sokularak yetiştirildiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Zira bugün yaşadığım olaydaki zavallı kız çocuğu en 13-14 yaşında idi.

Pikniğe gittik bugün. 6 astronom biraz eğlenelim, stres atalım, doğaya çıkalım istedik. Lafı uzatmaya gerek yok aslında, insanlar neden pikniğe gitmek isterlerse biz de o sebeple gittik... Piknik ile ilgili herşey güzel hoş da, benim bir ara yaşadığım olay hem beni, hem de olayı yaşayan kız çocuğunu yeteri kadar korkuttu.

OnurCUK ile mangal başında iken soğanları mangala koymak üzere doğramam gerekiyordu lakin aldığım bıçak temiz olmadığı için yan taraftaki çeşmeye bıçağı yıkamaya gittim. Benimle eş zamanlı olarak yan masadaki ailenin kızı elindeki sürahiyi doldurmak üzere ayaklanmış. Aynı zamanda çeşmeye ulaştık. (Söz konusu çeşme piknik yapılan masalara en fazla 15 m. uzaklıkta.) Ben çocuğun sürahiyi doldurması için yavaşladım, çeşmeye doğru yürürken fakat kız çeşmenin önüne geldiğinde durup elinde sürahi ile bana bakmaya başladı. Ben de "Sen doldur suyu" dedim. Kız hâlâ bakmakta ve ben anlamadığını düşünerek "Sen suyu doldur benim acelem yok, bıçağı yıkamak için bekliyorum" dedim. Kızın suratı iyice değişti ve o an durumu anladım. Bu sefer ben de tırstım. O an kızın en ufak bir tavrı her şeyi değiştirebilirdi. (Es kaza çığlık falan atmaya kalksa kime, durumu nasıl izah edebilirsiniz ki?) Kızın gözümün önünde renginin attığını gördükçe benim de rengim attı ve sonrasında kız bir kaç adım uzaklaşınca çeşmeden yavaşça, ben de hızlıca çeşmeye doğru yaklaştım (bu esnada kız çeşmenin arkasına doğru saklandı.) Soğukkanlılıkla musluğu açıp bıçağı yıkayıp geriye döndüm.

Mangalın başına geldiğimde tekrar geriye doğru bir bakış attım ve hala çeşme arkasından bana bakmaktaydı. Anlamadığım nokta şu: Kayseri'deyiz. Elinde bıçak olan bir adamın doğal olarak algılanabileceği bir piknik ortamındayız. En önemlisi bende katil ya da sapık tipi yok!

Bir an için o anın benim için de ne kadar zor olduğunu tekrar gözden geçirdim şimdi. Kadın olmak zor bu hayatta, bunu çok iyi biliyorum. İki abla ile beraber büyüdüm çünkü. Belki bu yüzden de bir erkeğe göre kadın ve erkek eşitliği konusunda bu kadar aykırı düşünüyorum zaman zaman.

Ama şimdi de şu açıdan bakıp, bir erkek olmanın zorluğunu da görün şu hayatta: Herhangi bir gün, kalabalık bir ortamda, ortada hiçbir şekilde hiçbir şey yok iken hemen yanınızda oturan kadın çığlığı basıp sapık var diye bağırsa, (bu size hazırlanmış bir komplo da olabilir, tamamen art niyet ürünü bir düşmanlık da...) yapabileceğiniz HİÇBİR şey yok! O an ölümüne yediğiniz dayak ile ortada kalırsınız sadece. İşte bugün geldiğim nokta da buna benzer idi.

Detaylı düşününce zavallı kızcağızın da bir suçu yok. Belki ailenin bile... Ama toplumun bu konuda çok büyük bir suçu var. Hem de çok büyük...

18 Haziran 2009

Şaşıran Diyaloglar - II

Perşembe, Haziran 18, 2009
Hâlâ garibim ben insanlar için. İnsanların en çok garipsediği uzun keçi sakallarımı kestim. Artık sıradan uzun saçlı bir insan izlenimi verdiğimi düşündürebilir bu size, lakin hiç de öyle değil. Büyük bir şaşkınlık içinde beni izleyen insanların sayısı sadece %20 oranda azalmış oldu (oturup istatistik tuttum ya...)

Sakallarımı uzattığım bir dönemde yine ilginç bir diyalog başıma gelmişti. Onu aktarmak istedim size... Fakat bu diyalog değildi sanki, çünkü ben hiç konuşmadım...

2007 yazında 10. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği'ne götürmek üzere çadırlarımızı ve matlarımızı arkadaşın evine bırakacağız bir gün öncesinden. Kendisi otogara araba ile geleceği için ona daha kolay olur taşımak diye (bize eşyasız otogara gitmek kolay olacak diye değil yani..). -Bilen varsa- Denizli İstiklal caddesi üzerinde Allı Cami'nin duvarının kenarına yığdık bütün eşyaları. Melis ve Ceyda diğer arkadaşımızı çağırmak üzere onun evine gittiklerinde ben bütün malzemelerin başında, yorgunluğumu atmak için tulumlardan birinin üzerine oturmuş, elimde kovboy şapkam bekliyorum. O esnada yan taraftaki alışveriş merkezinden ellerinde cipslerle çıkan çocuklardan birisi bana doğru yaklaşmaya başladı:

Çocuk: Abi! Sen yabancı mısın?
Aziz: (aldırmaz bir eda ile gülümsedim ve evet dercesine başımı salladım)
Çocuk: (gitmek üzere iken geri dönüp) Peki abi, ingiliz misin sen?
Aziz: (yine aynı tavır ile kafamı salladım)
Çocuk: (diğer çocuğa) Yaa, gördün mü! Ben sana demedim mi ingilizdir diye...

İşte böyle, zamanı ile İngiliz bile oldum ahali...


(Fotoğraf: Burcu Çoban; Minolta XG1, 100 Asa Kodak ProFoto; Ocak 2007, IKEA, Forum Bornova)

15 Haziran 2009

Spoiler Alert!

Pazartesi, Haziran 15, 2009
Geçenlerde bahsetmiştim "High Fidelity" isimli kitaptan. Öğrendim ki kitabın filmi de var imiş. Yapılan yorumlara bakılırsa film gayet de güzel bir film. Ancak benim dikkatimi çeken ve sinirimi bozan nokta şu oldu: Filmin Türkçe adı "Sensiz Olmaz"!

Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz. Kocaman bir spoiler var. Bu yüzden sinir oldum zaten. Kitabı okumaya devam etmek babında benden birşey götürmedi lakin kocaman da bir spoiler verdi. Yahu kitabın adı "Yüksek Sadakat" koy işte filmin adını, ne kasıyorsun konu ile ilgili bir başlık atacağım oraya diye...

Daha sonrasında ise bir şey daha dikkatimi çekti ve biz Türk milletinin ne kadar entrika seven, ne kadar sansasyona, heleyana gelen bir millet olduğumuzu daha iyi anladım: Kitabın Türkçe çevirisinin adı ise "Ölümüne Sadakat". Nedir yani? Ne için, Neden???

Aslında bu nadir bir örnek değil. Bazı filmlerden örnek vermek istiyorum:
  • 27 Dresses - Benimle Evlenir misin?: Evet, kahramanlarımız filmin sonunda evleniyorlar. Ne büyük hayal kırıklığı değil mi henüz filmin ilk dakikasında açığa çıkan. Halbuki filmde konuyu 27 adet elbise üzerine öyle güzel işlemişler ki... Nafile.
  • Wicker Park: Hep Seni Aradım
  • Bourne Serisi, The Bourne Identity - Geçmişi Olmayan Adam, The Bourne Supremacy - Medusa Darbesi, The Bourne Ultimatom - Son Ültimatom: Evet Ne güzel değil mi? Yıllar yılı bir çok insan bu filmleri parça parça izlediler ve seri olduklarını bilmedikleri için neden anlamadıklarını düşünüp durdular. Ben gördüm hâlâ düşünüyorlar...
  • Gone Baby Gone - Kızımı Kurtarın
  • Because I Said So - Ben Sana Söylemiştim: Filmin bir zerresinde Türkçe başlığındaki anlam kastediliyorsa neyim! (Çünkü ben öyle diyorum)
  • Art School Confidential - Jerome'un Planı: Afişi gör, filme gir, ana karakterin adının Jerome olduğunu öğren, filmden çık. Cidden ya, o saatten sonra izlediğinizin gereği yok yani, yeterli... Adamlar filmin sonuna kadar takla atmışlar "Kimin" planı olduğunu gizemli tutmak için, senin yaptığın işe bak...
Bu liste uzar gider ahali... Benim de sinirlerim bozulur gider!

14 Haziran 2009

13 Haziran 2009

The Winner is...

Cumartesi, Haziran 13, 2009
Kendimi bildim bileli kaçırmadığım iki organizasyon vardır. Formula 1 ve Eurovision Song Contest. İkisinin de hastasıyımdır. '95'ten beri F1 takip ederim. İzlediğimi net olarak hatırladığım ilk Eurovision ise '93 yılındakidir.

Bunca yıl Eurovision şarkı yarışmasını takip ediyor olmak, kaçırmamak bir yana her zaman da katkımı ortaya koymuşumdur (öğrencilik yüzünden son 5 seneyi saymazsak). 2003 yılında annemle birlikte Tatu'ya oy atmışlığımız vardır potansiyel rakibimiz olmasına rağmen.

Ve'l-hasıl uzun süredir Eurovision şarkılarını tekrar tekrar dinlerken 1. gelen şarkıları düşündüm. Eurovision ile ilgili en büyük tezim şudur: Herkes istediği kadar politika karışıyor oylamaya desin (evet öyle) lakin 1. şarkı kesinlikle hak etmiştir birinciliği.

Neyse efenim, bir değişiklik olması için Eurovision'da 1956'dan bugüne birinci gelen şarkıları seçtim Amarok'ta ve kronolojik sırada dinlemeye başladım. İnanılmaz güzel bir müzik şöleni oldu çünkü parçadan parçaya müziklerdeki değişimi, yıldan yıla tarzlardaki değişimi fark etmek çok hoştu.

Daha sonra bencillik yapmamak için 1956'dan günümüze Eurovision Song Contest birincilerini derledim sizler için.

Siz 192,6 MB büyüklüğündeki bu arşivi indirirken de birazcık tatmin etmek için tüm Eurovision şarkıları arasından en güzeli olan 1995 Eurovision birincisini buradan paylaşmak istedim...

Norveç, Secret Garden - Nocturne


St. ZizÃ

Cumartesi, Haziran 13, 2009

Her ihtimale karşı, elimden kaçırmamak için saat 07.01'i 12 saniye geçe facebook kullanıcı adımı stziza olarak almış bulunmaktayım. Ziyaret etmek isteyenler, http://facebook.com/stziza adresinden bana ulaşabilirler...

(Her ihtimale karşı not: Facebook'tan gönderilen postalara tenezzül etmem. E-posta adresim blogger profilimde de, facebook profilimde de yazmaktadır.)

10 Haziran 2009

Bu Vatan!

Çarşamba, Haziran 10, 2009
Bu vatanı satsak mı n'apsak diye düşünüyorum bazen... Aslında bunu düşünen ben değilim. Sağdaki soldaki gereksiz ve boş yorumların çıkar noktaları burası. Bu boş ve gereksiz yorumlar neler mi? Buyrun:

"Ne yapacaksın Türkiye'de bir üniversite okuyup, iş bulacağını mı zannediyorsun? Türkiye'de okumakla bir gelecek kazanılmıyor artık..."

"Avrupa vatandaşı oldun muydu oldu bitti, kurtardın geleceğini!"


"Türkiye'de artık ekmek aslanın ağzında değil, midesinde..."


"Üniversiteyi mi kazandın, hayırlı olsun bakalım, işsizlik ordusu yeni bir birey kazandı."


"Bu ülkenin sorunları artık çözülebilecek raddede değil..."


"N'apcan bilmem ne olup git mühendis ol!"


"N'apcan bilmem ne olup git öğretmen ol!"


...ve son darbeyi vuran da son iki madde oluyor bu konuda.

Hayır, anlamadığım nokta şurası: Burası benim ülkem, zamanında benim dedemin kurtarmak için ter döktüğü, atalarımın kan döktüğü, benim annemin ve babamın ülkeyi daha ileriye götürmek adına yeni bireyler yetiştirdiği güzel ülkem. Burası BENİM ülkem! Tek bir soru; ben ilerletmeyecek ve ben bu ülkeden kaçacaksam kim ileriye taşıyacak ülkeyi? Sorarım size...

Biz ülkeye son yıllarda kocaman bir işsizlik ordusu yetiştirmedik, kocaman bir mühendis ve öğretmen ordusu yetiştirdik, ihtiyacın üstünde mi hiç düşünmeden. İlahiyat, Fen, Edebiyat, İİBF, Güzel Sanatlar ve Eğitim Fakültelerinin hatta ve hatta Meslek Yüksek Okulları'nın öğretmen yetiştirdiği bir ülke haline geldik. bu ülkenin çok iyi bir idareciye, su ürünleri uzmanına, seyise, astronoma, biyologa, programlamacıya ihtiyacı var diye de düşünmedik. Kaldı ki bu sınıfa verilebilecek yüzlerce örnek var, yüzlerce...

Sonrasında ise kendi yarattığımız sorundan kaçmaya çalıştık ve bunlar oldu. Avrupa'da yaşayan, Avrupa'da bir süre vakit geçirmiş her kıçıkırık, düşüncesiz insan için Türkiye lanet bir yer, Avrupa ise cennet olarak gösterildi. Gençlerimiz her yaz Amerika'nın işçi açığını kapatmaya gitti ve gitmeye devam ediyor...

Kim bu vatan için bir iş yapıyor? Kim gerçekten kendine sağlam bir geleceği üniversitenin çok öncesinde hazırlamaya çalışıyor? Kim gerçekten bu ülkeyi ileri taşımaya çalışıyor? Birileri lütfen ben yapıyorum desin ve yaptığını göstersin...

Kesinlikle ve kesinlikle yurt dışına çıkmayı, yurt dışında Yüksek veya Doktora yapmayı kınamıyorum aksine kendim de düşündüğüm gibi yapanları da tebrik ediyorum, bu ülkeye henüz faydası varken geri dönmek koşulu ile...

Milliyetçi bir insan falan değilim. Zira kafamdaki düşünceleri de bilseniz bu düşünce yapısı bu yazıyı nasıl oldu da yazdı diyebilirsiniz. Lakin bu konu çok apayrı. Ben yıllarca bu ülkenin ekmeğini yedim, yazları bu ülkede çalışıp paramı kazandım, kendime zanaat edindim, sanat icra ettim. Yeri geldi simit sattım. Rabıta çakmasını öğrendim babamdan (bir öğretmen olmasına rağmen) ve inşaatlarda çalıştık beraber. Çilingirlik yaptım, fotoğraf stüdyosunda çalışıp uzun süreler kameramanlık - fotoğrafçılık yaptım. Markette çalıştım, yeri geldi karpuz sattım. Tarlaya pamuk toplamaya gittim, marul çapasına gittim, tütün dizdim. Sahne aldım bir çok oyunda, yönetmenlik yaptım sonra tecrübelerimle... Ben bunların hiçbirinden utanmadım, aksine gurur duydum! Kendime bir gelecek hazırladım. Her ihtimal karşılığında bu ülkeye bir şekilde fayda sağlamak istedim, bu ülkede kazanmak istedim! Astronom olmak istedim 4 yaşımdan beri ve o isteğimi yerine getirdim. Çok istedim ve daha çok başaracağım şey var...

Bu bir serzeniş, belki bir yakarış oldu lakin bana hiçkimse ama hiçkimse, üniversitelerin işe yaramaz olduğunu, insanların üniversiteyi kazandıktan sonra işsiz kaldığını söylemesin. Bu ülke insanı kendi hayalindeki işi yapmadıktan, hayali için çabalamadıktan, çalışmadıktan sonra manzara böyle görünebilir. Lütfen bu perdeyi kaldırın gözlerinizin önünden.

Benim ülkem kıçıkırık, yetersiz, geri kalmış, çökmüş, sorunlardan bunalmış, bitmiş bir ülke değil.

Sırılsıklam

Çarşamba, Haziran 10, 2009
Herkes yağmurdan kaçarken,
Yağmura inat oradaydık
Herkesten kaçarcasına...
Yağmur dindi,
Bu sefer biz kaçtık
Oturduğumuz bankın
Islanmayan yerlerinden...
Kaçtık,
Yağmurun indirdiği
Sırılsıklam aşkı
Üstümüzde unutarak...




















Eylül 2007

(Fotoğraf: hpaoloh)

Once Upon A Time In My Life - IV

Çarşamba, Haziran 10, 2009
Bir kaç gün önce Nick Hornby'ın "High Fidelity" isimli kitabına başladım. Kitabın henüz başında yazar karakterin yaşadığı en akılda kalıcı 5 ayrılığı kronolojik sıraya göre ele almış.

Okudukça benim ayrılıklarım aklıma geldi. Düşündüm, düşündüm... İlişkilerimde ayrılan taraf olmadım pek. Genelde terkedilen, yada ayrılmayı kafaya yerleştirmiş ve terkedilmeyi beklemiş taraf oldum (bu ne ya? :) ).

Okudukça benim de kendi listem gözümün önüne geldi. Sonrasında ise ne akılda kalıcı, ne üzücü, ne de saçma ayrılıklarım geldi aklıma. (Ayrılıklarımın ve ilişkilerimin önemsiz ayrıntılarını burada paylaşmak size ne kadar doğru gelir, kız arkadaşlarım açısından bakıldığında, bilemem lakin bana yazmak mantıksız gelmedi.) İlk aklıma gelenler en anlamsız ayrılıklarım oldu ve ben de 6 kişiyi ele aldım kronolojik sırada...

1. XY
XY deyip isim vermiyorum çünkü ne kadar anlamsız bir ayrılık olsa da sonu hoş olmayan bir hikaye. Anlamsız olmasının yanında ilişki süreci de bir o kadar, o yaş insanının kaldıramayacağı kadar depresifti. Sürekli intihar etmeyi düşünen bu kızın aslında bu tarz konularda ciddi olduğunu hiç düşünmemiştim. Tabii bu mevzuuların ayrılık süreci ile bir alakası yok. O dönem ilişkimiz okuduğumuz okuldan mezun olduğumuzda bitti. En son bana söylediği şey "Okul bittikten sonra biz görüşemeyeceğiz büyük bir ihtimalle, ben sadece mutlu olmanı isterim hep..." oldu. Okulun son günü okula gelmedi ve evet, biz sonra bir daha görüşemedik. Ondan aldığım son haber yerel televizyon kanalında verilen bir haber idi. Bir gece cinnet getiren XY babasını bıçaklayarak öldürmüştü. Sonrasında bir bir konuştuklarımız, anlattıkları canlandı kafamda lakin çok geçti herşey için. Anlamsızlığa göre sıralayacak olsaydım 2. sırada gelirdi lakin ayrılığımızdan 4 ay sonra gerçekleşen bu olay karşısında üzülmemek mümkün değil...

2. Pınar O.
Ayrılığı önceden sezmiştim zaten fakat anlamsız geliyordu. Ortada herhangi bir şey olmadığını düşünmekteydim. Bir akşam gelen mesaj bu ayrılığı doğrulamış oldu. 2 gün sonra görüşüp bu konuyu konuşabileceğimizi söyledim ve o gün buluştuk. "Son zamanlarda senin babaannen vefat etti, hemen sonra benim ki vefat etti, zor zamanlar geçirdik, yürümedi ayrılalım." cümlesinin üstüne gayet rahat bir şekilde "E iyi o zaman, sen bilirsin. Nasıl istersen..." dedim. Daha ne denilebilirdi ki! Fakat takip eden 3-4 ay boyunca benimle bütün irtibatını kopardıktan sonra bir gün ders çıkışı onu evine doğru bırakırken hiç beklemediğim bir soru geldi: "Neden hemen kabul ettin ayrılmayı?"

Ayrılığın anlamsız olduğuna zaten o gün karar vermiştim, bu soru sadece teyit etmiş oldu.

3. K. Burcu P.
İlişkinin son 3 günü üzerine...
1. Gün: Mükemmel giden bir ilişki. Gökova'da güzel bir tatil. Beraber çıkılmış güzel bir tekne gezisi.
2. Gün: Duygusal olarak soğuk ve uzak, fiziksel olarak kaçamak fakat görünmesi gerektiğini düşündüğü kadar yakın davranan bir kişi...
3. Gün: "Yaa, ben sana herşeyi anlatmaktan sıkıldım...", "Seninle çok fazla vakit geçirmekten sıkıldım...", ...., "Ben senden sıkıldım!"

Tüm bunlar üzerine söylenen ayrılık sebebi: "Bak, önümüzde önemli bir sınav var. Ben seni çok seviyorum, aklımı fikrimi bürümüş durumdasın. Ama bu sınava konsantre olabilmek için seni aklımdan çıkarmak zorundayım!"

4. Canan B.
Benimle toplasanız 1 saat geçirememiş bir insandı kendileri. Ne var ki gerçekten çok tatlı, çok iyi niyetli ve çok süper bir insandı. Fakat pek konuşmayan bir insan olduğu gibi benimle de hiç konuşmadı. Belki abartıyorum ama toplasanız belki 10 cümle kurmamıştır. Bunun üzerine iki gün görüşmedikten sonra arkadaşlarının gazı üzerine "Aramızda ne sorun var?" sorusu cidden sorun oldu. İki gün sonra bu ilişkinin yürümediğini ve ayrılmamız gerektiğini söyledim. "İyi öyle olsun madem..." cevabı olayın anlamını tamamen aldı götürdü...

5. Denizhan C.
Benden 7 yaş büyük olan sevgili kişiye ailesinin damat konusunda ki baskısı ve önceki zamanlardaki sorunlu (aşiret meseleleri) ilişkileri nedeniyle böyle bir ilişkinin yürüyemeyeceğini söyledim. Sonra bir daha görüşmedik.

6. Marta K.
Polonya'ya ilk gidişimde kaçamak başlayan ilişki ile ilgili, döndükten bir hafta sonra msnde alınan "Bu ilişki yürümez herhalde yaa..." şeklindeki kararlardan sonra ayrılık hususunda karşılıklı mutabık kalındı. En anlamsız olarak da bu ayrılık başı rahat çeker.


(Fotoğraf: DefnoteDizzle)

08 Haziran 2009

My Very Final Exam

Pazartesi, Haziran 08, 2009

...ve böylece sınavların sonuna geldik efenim! Son sınavıma da bugün girmiş bulunuyorum. Tabii son sınavım diyorum lakin sadece sezon sonu bu. Tamamen bitmiş değil. Umarım gelecek sene finalimi yapıyor olacağım...

Kısaca, Değişen Yıldızlar sınavı ile bu seneyi kapattık, saygılarımla...

04 Haziran 2009

Once Upon A Time In My Life - III

Perşembe, Haziran 04, 2009
Bu yaşıma kadar 5 defa hastaneye yatırıldım. Birini hiç hatırlamıyorum zira 3 günlük iken yatırılmıştım Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ne. 2 ay gibi uzun bir süreden sonra ancak ayrıldım hastaneden. Bugünkü karaciğer sorunlarımın hepsi de o günlerden miras'tır bana. Zira söylendiği üzere benim yaşamam bile mucize imiş. Ne var ki "Madem yaşayacaksın, al o zaman bu ömür boyu seninle olacak" diye bir adet Gilbert Sendromu vermişler yanıma...

Sonrasında ise 3 defa bağırsak iltihabından 1 defada burnumdan geçirdiğim operasyon sebebiyle hastanedeydim. İlk seferinden sonra tekrar hastane yollarına 6 yaşında düştüm. İşte hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biri bu yatışımın ikinci sabahı başladı...

Gözlerime inanamadığım bir manzara vardı pencerede. Manzarayı görürmez o şaşkınlıkla, yanı başımda duran ve tüm gece uyumayan anneme yönelttim soruyu:

Aziz: Anne! Gökyüzü neden böyle iki renkli, ne oluyor?
Perinur: (gülümsedi ve) Sabah oluyor güzel oğlum benim. Güneş doğmak üzere. Daha önce hiç sabah bu vakitte uyanık olmadığın için görmedin tabi. Güneş doğmaya yaklaştıkça gökyüzü güneş'in rengi ile sararmaya başlar, tüm doğu ufku bu rengi alır.
Aziz: Ne kadar güzel... Anne ben her sabah kalksam bunu böyle görür müyüm?
Perinur: Görürsün tabii ki...


Evet sadece sabah oluyordu aslında. Ama ne kadar mutluydum ki, anlatamam; ne sözler yeter buna, ne deyimler... Hayatımın en sevdiğim kadını ile hayatımın ilk gün doğumuna şahit oluyordum...

Yaklaşık iki yıl öncesinde, henüz 4 yaşımdayken de yine buna benzer bir şey yaşamıştım. Bu sefer beni büyüleyen inanılmaz çok sayıdaki yıldızlardı. Niye aynı yerde toplanmışlardı ki...

Aziz: Baba, yıldızlar neden burada daha çok?
Mehmet Ali: Orası bizim galaksimiz. Yani bizim güneşimiz gibi, diğer güneşlerin, yani yıldızların, beraber bulundukları bir yer. Galaksimizin adı ise Samanyolu. Biz de onun içindeyiz. Buradan bakınca sen onun bir kısmını görmüş oluyorsun, o yüzden orada yıldızlar daha çok...
Aziz: Neden Samanyolu demişler ona?
Mehmet Ali: Bizler kağnı ile saman çöplerini taşıdığımız zamanda, tabi kağnı sallana sallana gittiği için saman çöplerinin bir kısmı üstten hep yola dökülürdü. O yolu ay ışığında geçtiğinde toprağın arasında parlayan saman çöplerini görürdün. İşte samanyolu tıpkı o görüntüye benzer...


Ben sordum, anlattı da anlattı babam o gün: Yıldızlar, galaksiler, evren. Benim evren tanımlamam da o gün gelişti, Edwin Hubble'dan 69 yıl sonra.

Ve bu her iki günde de Annem ve Babam birer bilge olmuşlardı gözümde. Kahraman gibiydiler adeta, her şeyi bilen. Her ikisi de cevabı verdiklerinde yaklaşık olarak aynı yaşta idiler: 48.

Bugün bile aynılar gözümde. Astronom olmamı sağlayan, o ışığı bana veren birisi varsa o babamdır, bir çok noktada bildiği "herşeyi" aktardığı ve anlattığı gibi... Bugün hayata ne kadar anlam katabiliyorsam ve gün be gün ne kadar mutlu isem bu da annemin mirasıdır bana.

Ben ne yapsam ne etsem sizin hakkınızı ödeyemem bunu biliyorum... Ama sizi çok seviyorum! Hep mutlu kalın...



(Fotoğraflar: guyfromczech, amylrun)

01 Haziran 2009

Daejeon, S.Korea

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Daejeon güzel şehir. Gezmek görmek için de çok ideal. Avucumun içi gibi iyi biliyorum Daejeon'u. O yüzden biraz turistik amaçlı bir tanıtım yapayım dedim.

Yaklaşık 2.000.000 nüfusu olan bir metropol. 5 ana semte ayrılan şehir, 2002 Dünya Kupasın'da Güney Kore'nin İtalya'yı elediği stadı da içinde barındırıyor. Şehirde 3 üniversite, 1 enstitü ve bir adet bilim merkezi bulunmakta.

Konaklamak için en güzel yerler Yuseong-gu'da. Hatta şehrin kalbinin bu semtte attığını söyleyebiliriz. Üniversiteler, Kore Gelişmiş Bilim Enstitüsü, fuar ve bilim merkezi de bu semtin çevresinde konuşlanmış durumda. Şehrin yönetimle alakalı tüm birimleri ise Yuseong-gu semtinin hemen yanında ki Seo-gu semtinde bulunmakta. Aynı zamanda kesinlikle görülmesi gereken Doğa Parkı'da bu iki semtin tam sınırında, fuar ve bilim merkezinin bitişiğinde bulunuyor.

Konaklama Daejeon'da çok sıkıntı değil. Çok güzel oteller ve moteller bulunmakta. Otel fiyatları Türkiye'ye göre kıyaslandığında ucuz kalıyor. Bazı moteller ise otelleri aratmayacak kadar rahat ve güzel. Genel olarak piyasa Türkiye ile aynı veya Türkiye'den daha ucuz. Özellikle alkol tüketen insanlar için alkol'ün çok ucuz olduğunu belirtmem gerek (50cl bira 1,5 TL). Şehirde metro ile ulaşım çok rahat olduğu gibi otobüsle de her yere rahatça ulaşmak mümkün. İlginçtir ki yaşayan müslüman sayısı da azımsanmayacak seviyede.

Gidin, gezin tadını çıkarın. Her şeyin yanında Güney Kore'nin Türk vatandaşlarına vize uygulamadığını da belirtmem gerek. En az 6 ay süreli geçerli bir pasaport ile en fazla 6 ay boyunca elinizi kolunuzu sallaya sallaya gezebiliyorsunuz bu ülkede.

Şimdi ben bu kadar bilgiyi niye verdim size. Öncelikle ben Daejeon'a veya Kore'ye falan gitmiş değilim. Lakin bu sene Uluslararası Uzay ve Havacılık Kongresi Daejeon'da yapılacak. Bunun öncesinde ise uzay sektöründeki amatörler ve genç profesyoneller için Uzay Nesli Kongresi'ni (Space Generation Congress) düzenleniyoruz. SGC'ye 129 gün kaldı. Biz de Organizasyon komitesi olarak tabiri caizse eşşekler gibi çalışıyoruz. Sevgili ben ise bu kongrenin lojistik işlerinden sorumluyum. O yüzdendir ki şu son 3,5 hafta içinde oteliydi, kongre salonu idi, ulaşımıydı sosyal etkinliğiydi, restoranıydı derken Daejeon'a henüz gitmeden, altını üstüne getirmiş oldum şehrin. Cacığım çıktı. İşin güzel tarafı kongre genel hatları ile ortaya çıktı ve geriye kabası hazırlanan herşeyi netleştirmek kaldı.

Lafı uzatmadan da söyleyeyim, ekim'de Kore'ye tatil'e gitmek isteyen varsa ben takarım peşime. Gider güzel güzel gezer geliriz. Bir de benim Daejeon'u gayet iyi bildiğimi düşünürseniz yaşadınız...

Eee, ne diyorsunuz, var mı peşime takılan?

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza