Slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Kasım 2017

Geronimoooo!...

Kasım 04, 2017
Oratadaki nokta 1I/2017 U1. Çizgi halinde görülenler ise yıldız.
Kaynak: Alan Fitzsimmons (ARC, Queen's University Belfast), Isaac Newton Group

Gün geçmesin astronomi alanında yeni ve heyecan verici bir haber almayalım. Bunlardan en sonuncusu ise, bizi yakın zamanda ziyaret eden yıldızlar arası ziyaretçi! Yukarıdaki resimde ortada görüyor olduğunuz minik nokta, bahsini ettiğim yıldızlararası ziyaretçinin fotoğrafı

Yıldızlar arası ziyaretçi dendiğinde, hepinizin aklında, küçük minik uzaylılar canlandığını kestirebiliyorum ancak heyecan yapmayın. Durum bu değil!

Pan-STARSS teleskobunda gözlem yapmakta olan Rob Weryk, 19 Ekim tarihinde Güneş etrafında çok büyük  dış merkezliğe sahip yörüngede dolanan bir cisim keşfetti. İlk etapta kuyruklu yıldız olduğu düşünülen bu cisme C/2017 U1 adı verilmişti. Yapılan ilk incelemeler sonunda cismin yörünge dışmerkezliği (e) 1.19 olarak hesaplandı. e > 1 değerine sahip yörüngeler, hiperbolik olduğu için, bu cismin ilk etapta düşünüldüğü gibi bir kuyruklu yıldız değil, Güneş Sistemi dışından gelen bir asteroid olduğu kanısına varıldı. Bu bağlamda cisim ismi de A/2017 U1* olarak değiştirildi. (Uluslararası Astronomi Birliği, 6 Kasım 2017 tarihinde yaptığı toplantı neticesinde Güneş Sistemi'ne bağlı olmayan asteroidlere I adı ile farklı bir isimlendirme verileceği kararını aldı ve bu cismin adı da yazı yazıldıktan 2 gün sonra 1I/2017 U1 olarak değiştirildi.)

Yapılan hesaplamalar, asteroidin 9 Eylül tarihinde Güneş'e en yakın noktasından saniyede yaklaşık 86 km hızla geçtiğini gösteriyor. A/2017 U1*, keşfedildiğinde hızı 46.6 km/s idi. Cisim hızla 26 km/s hızına kadar yavaşlayacak. Bu hız da aynı zamanda cismin Güneş Sistemi dışı bir cisim olduğunu ortaya koyuyor çünkü Güneş sisteminde keşfedilmiş olan en büyük dış merkezliğe sahip McNaught Kuyrukluyıldızı'nın 200 AB (AB: astronomi birimi; 30 milyar km) mesafede hızı 7.65 km/s iken, aynı mesafede A/2017 U1*'in hızı 26.4 km/s. 

A/2017 U1*, Vega yıldızı doğrultusundan geliyor ve yaklaşık 165 metrelik bir çapa sahip. Yörüngenin animasyonu aşağıdaki videoda görülebilir.


*: IAU'nun 6 Kasım 2017 tarihli kararına göre, keşfedilen bu yeni cisim için şu isimler kullanılmaktadır;   

  • 1I
  • 1I/2017 U1
  • 1I/ʻOumuamua
  • 1I/2017 U1 (ʻOumuamua)

22 Aralık 2013

Atoma Güven Olmaz!

Aralık 22, 2013
Bu ülkenin içinde bazı atomlar var... Bu atomlar hep çeşit çeşit. Her türlüsü var; karbonu var, azotu var, kükürtü var... Bunların bir araya gelip yemedikleri halt yok. Her türlü aldatmaca, her türlü düzen bu atomlarda var. 

Mesela, bir Oksijen, 2 Karbon, 6 Hidrojen ile bir araya gelmiş, efendim neymiş "bağ kurmuşlar"... Böyle durumlar bizim muhafazakar yapımıza uygun değil. Hidrojen dediğiniz bir ayyaşa evreni 13 milyar yıl boyunca emanet etmişler; işte güzelim evrenin geldiği hallere bakın. 

Atoma güven olmaz sayın kardeşlerim. Maazallah her şey beklenir bunlardan. Vakti ile Hiroşima ve Nagasaki'deki kıyımlara sebep olan da bu atomlar, Çernobil faciasında vakti ile hem bu ülkenin hem de, başta Ukrayna, çevre ülkelerin evlatlarına zarar veren de bu atomlar. Bir kısmı kalkmış, Güneş diye bir yapı oluşturmuş, çeşitli P-P Zinciri ve CNO çevrimi gibi terörist eylemlerle bu güzelim gezegenin sonunu hazırlıyorlar. Biz bunlara izin vermeyiz.

Nerede atom var, orası terörist yuvasıdır. Biz bu yüzden nükleer santraller kuruyoruz ki, bu atomlar dindar birer atom olarak yetişsinler. Bırakalım da C6H6 mı olsunlar?!

Sonra birileri konuşuyor orada burada, "evrenin düzenine müdahale ediyorsunuz" diye... Biz sadece bu düzeni koruyoruz. Kardeşlerim, biz bu düzeni korumazsak, bu atomlar alıyor başını, zamanla hücreleri oluşturuyorlar, bu hücreler gelişiyor, insanı oluşturuyor, sonra bu insan doğası gereği kızlı-erkekli bir takım aktiviteler içerisine giriyor. Onda sonra diyorlar efendim, yok evrimmiş, yok doğal seleksiyonmuş. Bu aldatmacalara ve komplolara göğüs germek bizim vazifemiz.

Mesela bir Oksijen var; herkes çok masum zanneder ama bu meret alkol desen alkolde, su desen suda... Yemediği halt yok. Bir de üstüne üstlük elini değdirdiği her şeyi yakıyor. Kardeşlerim vakti ile yıldız denen terör yuvalarında bu Oksijen yetiştirilmeseydi belki de ateş dediğimiz şey olmayacaktı... Belki de şeytan yaratılmayacaktı... Bu durumda Adem'in aklını kimse çelmeyecekti... Sonra kızlı erkekli elma yemeyeceklerdi... Biz cennet köşelerinden, Oksijen'in nasıl da mahrum bıraktığını görüyor musunuz?! Bu düzenbaz Oksijen'in kaygısının, yaşamın kaynağını cennet değil, kendisi yapmaktan öte olmadığını biz çok iyi biliriz.

Velhasıl, gayret ettik, başardık. Karanlık maddemiz arkamızda bu işleri çözeceğiz. Bu gidişata bir dur diyeceğiz!.. Hiçbir atom bu gidişatın önüne geçemez...

(Tüm bunlar sadece, yukarıdaki resmi gördüğümde aklımdan geçenlerdir. Herhangi bir kişi veya oluşum ile bir ilgisi yoktur.)

14 Mayıs 2012

The Very First of My Life - I

Mayıs 14, 2012
2 sene kadar önce, İngilizce blogumda bir yazı yazmıştım, The One-Minute Writer'ın bir yazısından yola çıkarak, hayatımda yaşadığım ilk anılara dair.

Geçen arkadaşlarla muhabbet ederken benzer bir konu gündeme geldi. Yaşadığımız ilkleri not alsak, nasıl olur diye... İşte onun üzerine diğer blogdaki yazı ile başlayıp, yaşadığım ilkleri yazmak istedim bu tarihten itibaren.

Hatırladıklarımın bazıları şunlar:

  • İlk defa Samanyolu'nu gördüm. (4 yaş)
  • İlk defa aşık oldum. (4 yaş)
  • Oyun oynarken koşup düşmem ve kafamı sehpanın kösesine çarpmam sonucu atılan hatırladığım ilk, hayatımın ikinci dikişi (5 yaş). İlk'i ise 3 yaşımda iken kaşımı yarmam sonucu kaşıma atılmış.
  • Ankara'ya ve Atam'a ilk ziyaretim. (5 yaş)
  • Gerçekten korktuğum ilk zaman. (5 yaş)
  • Gördüğüm ilk gündoğumu. (6 yaş)
  • İlk okul günüm (6 yaş)
  • İlk yüksek düşüşüm -2. kattan aşağı-. (7 yaş)
  • İlk yüksek atlayışım -2. kattan aşağı- (8 yaş). Demek ki ilkinde bağışıklık kazanmışım :)
  • Hissettiğim ilk deprem. (8 yaş)
  • Tek başıma ilk yolculuğum -Denizli - Konya arası-. (17 yaş)
  • İlk uçak yolculuğum -Kayseri -  İstanbul arası-. (19 yaş)
  • İlk yurt dışı seyahatim -Polonya-. (20 yaş)
Yukarıdakilerin arasında sayılabilecek aslında çok fazla ilk var aklıma gelip giden... Bunların arasında öne çıkanlar bunlar ilk etapta... Belki de en önemli ve ilginç olanları...


Mayıs 11, 2012'de de bunların arasına Kayseri Arkeoloji Müzesi'nde bir yenisi daha eklendi... Hayatımda ilk defa mumya gördüm!

Daha bir çok güzel anıya...

31 Aralık 2011

Once Upon A Time In My Life - XII

Aralık 31, 2011
2010 2011 2012



Yeni bir yıl daha biterken, en olaylı ve en ilginç yılım olarak tarihe geçiyor. Bense yine yaslanıp arkama izliyorum kendimi...

1 Ocak 2011:
Yeni insanlar ve eski dostlarla yepyeni bir yıla girdik. Biraz gecikmeli oldu girişimiz ama her kültürden bir parça kutladık.

2 Ocak 2011:
İlginç bir yıl olacağını ikinci gününden gösterdi 2011. 2010'un son günlerinde defalarca hastane'ye kaldırılmama sebep olan saatli bomba niteliğindeki safra taşlarım yine yaptı yapacağını. Önce Ohrid Devlet Hastanesi'ne götürüldüm. Ağrıların devam etmesi üzerine 3 saat mesafedeki Üsküp'e götürülüp, Üsküp Aziz Kril ve Metodi Üniversitesi Hastenesi'ne kaldırıldım.

5 Ocak 2011:
Bazıları buna ilahi adalet diyor!

8 Ocak 2011:
Ameliyat için Denizli'ye dönmek üzere yapacağım uçuş yoğun sisten dolayı iptal edildi. 12 Ocak'a kadar anca dağıldı sis ve 4 gün gecikme ile Denizli'ye ulaştım.

14 Ocak 2011:
Hayatımın 2. ameliyatını geçirdim. Safra kesesiz hayatım bugün başladı.

5 Şubat 2011:
Doğru Avrupa gezim başlıyor. Bekle beni Viyana!..

7 Şubat 2011:
Hayatımın en yüksek mertebeli kongresi olan "Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Kullanımı Komitesi Bilimsel ve Teknik Alt Komite Toplantısı" na katıldım. Kariyerim ve tanıştığım insanlar açısından inanılmaz bir tecrübe idi.

17 Şubat 2011:
Uluslararası Uzay Kongresi Gençlik Paneli'nde konuşmacı olmak için yaptığım başvuru sonucunda 60 kişinin arasından seçilen 6 konuşmacının birisi oldum! (Başvuru videolarım: 1. Tur, 2. Tur).

9 Mart 2011:
Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya ve Yunanistan'ı gezdikten sonra vatana geri döndüm. bu aynı zamanda Makedonya'dan tam anlamıyla Türkiye'ye geri taşındığım gün oldu!

24 Mayıs 2011:
Senenin 2., hayatımın 3. ameliyatını geçirdim. İlk ameliyatta olduğu gibi yine burnum problemdi!

20 Haziran 2011:
OnurCUK mezun oldu! :) Cadı ve OnurCUK'la yaklaşık bir yıl sonra tekrar görüştüm, çok güzeldi.

7 Temmuz 2011:
Yine yollardayım! Makedonya, Sırbistan, Çek Cumhuryeti ve Slovakya beni bekliyor...

30 Temmuz 2011:
Yine doğdum! 38 saatle, hayatımın en uzun doğum günü oldu, 70+ kişi tarafından defalarca kutlandı, sürpriz parti düzenlendi, gözlerim doldu! Hiç yaşamadığım bir duygu idi...

6 Ağustos 2011:
Bu sene benim için ikinci olan, Çek Cumhuriyetinde düzenlenen Uluslararası Astronomi Gençlik Kampına katıldım. İnanılmaz güzel vakit geçirdim, inanılmaz güzel insanlarla tanıştım!

14 Ağustos 2011:
Çocukluğum'dan kalma bir anı canlandı, gerçeğe döndü ve sarıldım enişteme 16 yıldan sonra, doya doya sarıldım...

5 Eylül 2011:
Kayseri'ye taşındım... 9 aylık evsizlik sürecim sona erdi böylece!


9 Eylül 2011:

Ve O girdi hayatıma... Perde aralandı, içeri sızan ışık gül kokulu bir Ece getirdi hayatıma...

25 Eylül 2011:
Hint Okyanusu'nu gördüm!

26 Eylül 2011:
Afrika, ayak bastığım 3. kıta oldu!
Beraber çalıştığım bir dost olan Chris Vasko ile tanıştım! Bir iş arkadaşı olmanın yanında, kaybetmeyeceğim bir dost oldu hayatıma.

5 Ekim 2011:
Hayatımda yaptığım en ciddi konuşma olan Gençlik Paneli'nde konuştum. Yaklaşık 2000 kişinin önünde konuşmak inanılmaz heyecan verici idi! Bu bir çok kurum ve kuruluştan çok önemli kişilerle tanışmama vesile oldu! NASA başkanı Charles Boldem gibi...

8 Ekim 2011:
Atlas Okyanusu'nu gördüm! Dünya'da görmediğim okyanus kalmadı.
Bu kadar güzel şey verirken hayat bana, bugün benden çok güzel ve büyük bir şeyi çaldı... Gözyaşlarım, okyanusa karşı aktı...









12 Ekim 2011:

Afrika'nın en güney ucuna yaptığım o güzel yolculuk bitti. Hayatımın ilklerini yaşadığım inanılmaz bir gezi oldu: Güney gökyüzünü, Macellan Bulutları'nı, Güney Haçı'nı gördüm! Hayatımda ilk defa bir penguen, deniz aslanı, balina ve buffalo gördüm! Timsah eti'ni tattım! ve daha bir çoğu...

8 Kasım 2011:
Ablamla unutulmayacak güzel bir gün geçirdim...
27 Aralık 2011:

O güzel çocukların öğretmeni oluyorum. Hayat mini mini birlerin arasından gülümsüyor bana!


29 Aralık 2011:
OnurCUK'un doğum günü vesilesi ile Cadı'yı gördüm, James'ciğimi gördüm, uzun süredir göremediğim yürekten insanlarla rüya gibi bir 12 saat geçirdim!

31 Aralık 2011:
Hayatıma yeni girmiş  güzel ve candan insanlarla yeni bir yıla girerken, kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum...





(Fotoğraflar sırası ile, Matthias HAKER, Ariane CORNELL, H. Aziz KAYIHAN, Paula LORENZO, Josh VEITCH-MICHAELIS, H. Aziz KAYIHAN, Mehmet KARAKUŞ, Christopher VASKO, Süleyman ÜTKÜN, Behnoosh MESKOOB, Nurtaç TÜRKELİ ve Alicia RUBIO SANCHEZ tarafından çekilmiştir.)

06 Haziran 2011

Peri Fırtınası - 1. Bölüm

Haziran 06, 2011
Hayal bile değildi zaman yolculuğu...

Ama her şey, hocam ve 2 arakdaşımla beraber o ıssız tepeye gitmemizle başladı... Uzaktan bile hoşuma gitmemişti görüntüsü. 


Arabadan indiğimizde bir grup insan karşıladı bizi. Çok yüksek güvenlik önlemleri altında korunan böyle bir yerde bizim ne işimiz vardı hiç bilimiyorum. "Her şey hazır mı hocam?" dedi adamlardan birisi. "Planlandığı gibi..." cevabını verdikten sonra hocam, içeriye buyur ettiler bizi.

Önce ben geçtim dar kapıdan ve onu takip eden dar ama kısa merdivenlerden. Yarım kat yukarıdaki salonda beyaz kazaklı, saçı at kuyruğu bir kız dışında 5 adam vardı, hepsi takım elbiseler içinde.

Sonradan bir kişi daha geldi ki içeri, ben o anda ne olup bittiğini hızlı bir şekilde anlamam gerektiğini farkettim. Uzun süredir aranılan meşhur bir suçluydu bu adam. Mafya'nın allahı... Oturdu yavaşça, son kalan, boş, siyah deri koltuğa ve bana döndü: "Hoş geldiniz Aziz bey..."

Bir an nevrim döndü! Ben hocamın ve arkadaşlarımın da içeriye geçeceği düşüncesi içersindeydim ve hatta beklemekteydim o ana kadar lakin, onlar anlaşma karşılığı beni getirmişti bu adama. Bir yandan bu adamın beni ne yapacağını düşünürken, o yine konuşmaya başladı, yanındaki çekmeceden şırınga tabancasını çıkarırken:

 - Buralarda işler pek öyle beklendiği gibi gitmiyor bu aralar, her şey pek yolunda değil. Tabi ki, bunların da belli başlı sorumluları var...

Tüm bunları söylerken  bir doz ilacı doldurdu tabancaya, yine yavaşça ve yanımdaki Fehmi Bey'e seslendi, arkanızdaki kutuyu bana uzatır mısınız diye...  Fehmi Bey'in ise arkasına dönmesiyle, o koca bir doz zehirli ilacı boynundan yemesi bir oldu ve koltuktan düşerek can verdi gözümüzün önünde... Hemen ardından küçük kıza doğru çevirdi silahı adam ve küçük kız bir anda eğilerek;


 - Dede yaaa!..... Yapma şöyle....
 - Bu veledi de vuracağım bir gün ya, kıyamıyorum işte... Lafı uzatmadan, siz şimdi odanıza geçin Aziz Bey... dedi silahı bana doğrulturken ve ekledi... ...ve sorumsuzların başına ne geldiğini unutmayalım!


Herkes odayı terketti ve ben fırsatını bulup, kapıdan çıkıp, şansıma kaçtım oradan... Ama nasıl bir kaçış!

Şehre döndüm... Çok sevdiğim -ve hoşlandığım- bir arkadaşımla karşılaştığımızda o da arandığını anlattı aynı adamlar tarafından ve benzer bir hikaye gelmişti başına. O sırada tam telefona sarılacaktım ki, benim peşimde olabilirler lütfen gidelim demesiyle kendimizi bir ara sokakta koşarken bulduk... Viyana'nın o dar ve güzel sokağından ele ele koşarken sevdiğim kız ile, bir şeyden kaçmıyor olmayı yeğlerdim, ama...

Maalesef geri götürüldük. Bir de üzerine güveliğin artırılmış olması sürprizi eklendi... Fakat yine de durmak akıl kârı değildi, arkadaşımı ikna ettim kaçmak için ancak başarılı bir girişim olmadı. En azından kafaladğımız bir güvenlik görevlisinin odasında saklanıyorduk artık, Peri Fırtınası'na kadar...

...





(Resimler: Lupum SinguraticumCarola Angulo)

03 Mayıs 2011

Birkaç Güzel Gün

Mayıs 03, 2011




Güneş süzülüyordu...
Yattığım yerden karıncaları izlerken,
Güneş süzülüyordu yaprakların ardından...

Elimde bir kaç güzel şiir,
Birkaç güzel şairden,
Herkes aşktan bahsediyordu,
Ben aşka boğulurken...







(Photo: Alyssa)

19 Ocak 2011

Fırat

Ocak 19, 2011

Öylece uzanıyordu... Olan bitenden, her şeyden habersiz. Bundan sonra da haberdar olmamak istercesine, uzanıyordu... Yıllarca üzerinde çalıştığı meslek, yine onu orada koruyordu. Soğuktan koruyordu belki, belki de kıskançtı kem gözlerden koruyordu.

Yapacak işleri vardı ama o öylesine bir yerlere saklanma isteği hissetmişti. Kim bilebilirdi ki öylesine ulu orta saklanmaya çalışacağını.

Neden saklansındı ki bu adam? Ne yapmıştı ki bu adam? İşte kimse bu soruya cevap veremedi, belki vermek istemedi.

Tüm bunlar olurken dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kadının gözünden bir damla yaş süzüldü. Sevmek apayrı bir şeydir. Ne yap, ne et atamazsın içinden. Ama ne var ki, kimse o gözyaşının sebebini de anlamadı.


Orada öylece uzanıyordu... Nasıl başardıysa, öylesine bir saklanmıştı ki, bir daha bulunamadı. Aramak istemeyenler bile aradı ancak kimse onu bir daha bulamadı...

Tüm bunlar olurken, semada beyaz bir güvercin uçuyordu. Sanki o biliyordu nereye saklandığını, sanki o görmüştü. Ancak o küçük güvercinin içinde bile bir his vardı. Güvercin kalbi yaralı, bitkin ve yorgun düşmüş bir şekilde uçuyordu. Kimselere demedi ne gördüğünü, onun nereye saklandığını...

Güvercinin ne ilk durağıydı burası, ne de son. Uğurlu günlerde de uçmuştu bu güvercin, bileklerine zincir vurulan günlerde de... Uçtu hep inadına, engel tanımadan!

Yükseklerden uçtu yine, bu sefer Fırat'a doğru...


(Fotoğraf: Leo Pan)

09 Ocak 2011

Sis

Ocak 09, 2011
Görüş mesafesi 10 - 15 metre ile sınırlı
Hayatım boyunca sis deyince, bir kaç saat içinde kaybolan bir bulut kütlesi düşünürdüm hep. Daha doğrusu benim tanık olduğum sisler hep bir kaç, saat en fazla bir gün içinde kaybolan şeylerdi, taa ki, 1,5 hafta öncesine kadar: Üsküp'te sis varsa o sis kolay kolay giden kaybolan birşey değil. 5-10 gün boyunca hakim olabilir yoğun sis.

Zira 1,5 hafta öncesinden en büyük korkum sisin devam etmesi ve arkadaşlarmızın buraya ulaşamamasıydı ancak öyle olmadı, 4 gün sonra sis kalkmıştı. Fakat şu anda, sevgili sis beni Üsküp'ten öteye göndermiyor.

Dün hava alanına gittik, saat 13.55'te kalkacak THY İstanbul uçağına binmek üzere. Giderken sis çok yoğun değildi ancak yine de kafamda soru işaretleri vardı. Biz check in sırasında beklerken Zurich ve Düsseldorf uçuşları için tabelalarda şu uyarı göründü: Ohrid'e yönlendirildi!

Eyvah demeye kalmadı, 15 dakika sonra İstanbul uçağının akibeti belli oldu: Tiran'a yönlendirildi!

Herkes bekliyor... Sis açarsa uçaklar gelecek, açmazsa iptal edeceğiz derken beklenen oldu ve uçuşlar iptal edildi. Biz de apar topar geri eve... Bugün en azından akllılık yaptık hava alanını aradıkta bize boşuna zahemt etmeyin, bütün uçuşlar iptal dediler.

Bu sis yarın da dağılacağa benzemiyor. Ne varki durumum kritik olmasa, hiç sallamam. Bir gün daha kalıyorum burada ne güzel! Lakin normal koşullarda yarın ameliyat olmam gerekiyorken bu iptaller hiç bana göre değil...

Not olarak, bu resimler gün batımından önce çekildi...

(Fotoğraflar H. Aziz KAYIHAN tarafından çekilmiştir.)

23 Aralık 2010

Déjà vu

Aralık 23, 2010
On resimlik bir foto galeri içerisinde bu şekilde çok yavaş ilerleyeceğimin farkındayım ancak bir sonraki resimde ise Déjà vu'nün  bir sır olduğu ve açıklanamadığı söylenmiş. 

Bu sefer uzunca yazmayacağım. Kabaca bir açıklama yapmak gerekirse Déjà vu'nün ne olduğuna dair:
İnsan hafızası genel olarak iki bölümden oluşur. Bunlara birinicil ve ikincil hafıza deniyor. Hafızamızın bu şekilde iki bölümü olmasının sebebi, şu anda yaşıyor olduklarımız ile geçmişte yaşadıklarımızı ayırt edebilmemiz. Genel olarak içinde bulunduğumuz 20-30 saniye sürecinde yaşanan olaylar birincil hafızada tutuluyor ve burada eskiyen hafıza, ikincil hafızaya gönderiliyor ve biz o anı şu an yaşamadığımızın bu şekilde farkına varıyoruz. 

Zaman zaman beynimizde gerçekleşen küçük bir kısa devre sonucu anlık yaşadığımız olaylar direk olarak ikincil hafızaya gönderiliyor. Biz hissiyatımızdan kaynaklı olarak o anda olduğumuzu bildiğimiz halde hafızamız bize aksini söylüyor ve Déjà vu dediğimiz olayı yaşıyoruz.

Tanımlanan Uçan Cisim

Aralık 23, 2010
ntvmsnbc foto galerilerinden birinde, bilimin çözmediği şeyleri ortaya koyuyor. Bunlardan birisi ise şu:

"UFO'lar

Birçok insanın gökyüzünde Tanımlanamayan Uçan Cisim(UFO) gördüğü yadsınamayacak bir gerçek. Konu hakkındaki tartışma ise tanımlanamayan bu cisimlerin meteor, uçak veya meteroloji balonu mu yoksa dünyadışı varlıklara ait uzay gemileri mi olduğu hakkında. Bilim adamları evrenin büyüklüğü düşünüldüğünde ‘uzaylı’ların gezegenimizi ziyareti pek olası görmüyor ama uçan objeler hâlâ tanımlanamıyor."




Şimdi irdeleyelim:
   -Birçok insanın gökyüzünde tanımlanamayan uçan cisim gördüğü yadsınamayacak bir gerçek olarak verilmiş ama ben bugüne kadar "tanımlanamayan bir cisim gördüm" (hayatlarının herhangi bir döneminde) diyen görmedim. Cümle eğer "Birçok insanın gökyüzünde tanımlayamadığı uçan cisim gördüğü yadsınamayacak bir gerçek" şeklinde verilseydi anlamlı olabilirdi. Zira mesela, birçok insan yapay uyduların geceleri çıplak gözle gökyüzünde görülebildiğini bilmez ve çok büyük bir çoğunluk bunları UFO olarak yorumlar. Çünkü yapay uydular, gökyüzünde herhangi bir anda, herhangi bir yerde bir anda belirir ve gittikçe parlaklaşır. En yüksek parlaklığa ulaştıktan sonra da sönükleşip gözden kaybolur. Bazen bir tane görebilirken, zaman zaman 5 tanesini yanyana görebilirsiniz. Bu tür uydu geçişleri bir gece boyunca çok sık meydana gelir.

  -Konu hakkındaki tartışmadan bahsedilmiş ancak bilim camiası içerisinde böyle bir tartışma yok. Bu yorumu, "Bilimin çözemedikleri" başlığı altında yazılmış olmasından ötürü yapıyorum zira, bilim camiası ile medya ve ufocular arasında bırakın tartışmayı, savaş var.

  -Uçan objelerin hâlâ tnaımlanamadığı da söylenmiş yazıda ancak bugüne kadar belgelenmiş ve ne olduğu tanımlanamamış bir cisim yok. En azından henüz yok. Dünya'da her gece yüzlerce teleskop optik, x-ışını, gama ışını, radyo, mikrodalga, kızılötesi bölgelerde her gece gökyüzünü gözlemlediği halde bugüne kadar hiçbir gözlemevi tarafından rapor edilmiş tanımlanamayan bir cisim yok.

Sonuca gelirsek efendim, "yok dünya dışı yaşam" diyerek kestirip atan insanlar değiliz biz bilim insanları ancak uzaktan bakıp gördüğümüz serabı göl zannetmiyoruz.

04 Kasım 2010

Ata'ya Yolculuk

Kasım 04, 2010
Bu sefer eve giderken güzargahımı onun hayata gözlerini açtığı topraklardan seçtim. Yolu yarıladım...

Onun ilk kokusuna, çocukluğuna, ilk adımlarına doğru, Selanik'e doğru son 20 saat...

11 Eylül 2010

Şaşıran Diyaloglar - III

Eylül 11, 2010
Prag'da 5 Türk

Şaşıran diyalogların çıkış temasına uymasa da benim dahil olduğum şaşırtıcı bir diyalog olunca yazma gereği hissettim. İşin açığı, yazma gereği hissetmekten çok "bunu yazmasam olmazdı."

Gün içinde Almanya'daki kamptan döndük Prag'a. Akşama kadar da tüm günü bizimle birlikte Prag'a geçen arkadaşlarla geçirdik. Yani yorgunluk diz boyu. 

Tüm bu koşuşturmacalı günün ardından kaldığımız hostel'e geri döndük ve saat 23 gibi uykuya koyulduk. Uykuya koyulduk koyulmasına ancak 20-25 dakika sonra koridordan gelen gürültülerle uyku haram oldu. 

Bunun üzerine tuvalete gitmeye karar vermiştim ki, konuşanların yan odada kalmaya gelen 5 Türk genç olduğunu fark ettim.

Aziz: İyi geceler arkadaşlar!!!
Gençler: (hepsi birden şaşırmış bir şekilde) Aaah, nasıl yaa??? Merhaba abi...
Aziz: Merhaba, hayırdır nereden?
Gençler: Denizli...
Aziz: Bak bir de utanmadan hemşehri çıktınız.
Gençler: Yok canım artık! Abi kekleme bizi şimdi...
Aziz: Ben size depdururum da inanmeyozanız nedevem ben? (Denizli Ağzı: Ben size söylüyorum ama inanmıyorsanız ne yapayım?) Denizli'de nereden?
Gençler: Biz Çallıyız abi. Sen?
Aziz: Ben Tavaslıyım.
Gençler: Hadi canım, bizim bir arkadaş daha var o da Tavaslı, aşağı indi şimdi.
Aziz: Yok ya, nereden?
Gençler: Pınarlık'tan
Aziz: Ben Garipköy'denim. Neyse gençler, bizim bugün yol uzundu, size iyi geceler. Yarın görüşürüz o halde...
Gençler: İyi geceler...

02 Ocak 2010

Kayıp Sermaye - I

Ocak 02, 2010
Dilencilik

Dilencilik kavramı, Türkiye'de bilindik, aşina olduğumuz bir kavram. Özellikle dini günler ve bayramlarda olmak üzere, cami avlularında, türbe yakınlarında veya işlek şehir merkezlerinde dilencilere rastlamak artık işten bile değil.

Tabi bu durumun bir de varyasyonları var: Dilendirilen çocuklar, dilenci mafyası, organize dilenciler, dilenci aileler.... Bu liste uzar gider.

Peki Türkiye'de dilencilik neden bu kadar yaygınlaşmış. İşte bunun cevabı "allah rızası"nda yatıyor. 4,5 ay önce allah rızasının bizi nerelere getirdiğini yazmıştım.

İşte yine aynı şekilde dilenciler söz konusu olduğunda allah rızası denince akan tüm sular duruyor. Genelde de bu durum ile ilgili açıklamamız şu oluyor: "Ya biliyorum aslında vermemek gerek ama allah rızası için deyince işin rengi değişiyor..."

Kimse sorgulamıyor. Peki, Türkiye'nin acı istatistiğine bakalım dilencilerle ilgili...

Son yapılan istatistiklere göre Türkiye'de 50 binin üzerinde dilenci bulunmaktaymış. Ben bu rakamın çok rahat iki katından fazla olduğunu düşünmekteyim. Ama biz yine de 50 bin sayısına sabit kalıp biraz durumu irdeleyelim.

Türkiye'de bir dilenciye günde ortalama 500 kişi sadaka veriyor. Ortalama rakam ne kadar bize doğru hesaplamayı yaptıracak olsa da biz minimum üzerinden gidelim. Bu minimum sayı ise yaklaşık 150 kişi. Bir kişi tarafından bir dilenciye verilen ortalama meblağ ise 50 kuruş. Yani bir dilenci'nin günlük minimum kazancı 75 TL. Türkiye'de asgari maaş günlük 19,3 TL. Ortalama üzerinden ise bir dilencinin kazancı günlük 250 TL!

Asgari maaş ile çalışan kişinin aldığı 19,3 TL olan günlük maaştan vergiler düşülmüştür. Çünkü devlet Türkiye'de dönen her paranın hesabını tutar ve böylece sermaye kaybolmaz. Eğer kaybolan bir miktar para var ise bu devletin kasasından eksilir. Sonuç olarak ise faturası biz vatandaştan kesilir.

Neticede ülkemizde her gün dilencilere verilen paralar sayesinde günde en az 3 milyon 750 bin TL kayıttan düşülüyor. Ortalama hesap ile 12,5 milyon TL. Yani ayda 112,5 ila 375 milyon TL devletin hesabından düşülüyor.

Bir yıl sonunda devletin bu kayıp meblağı yeniden yerine koyması 810 bin TL'ye mâl oluyor. Yani bir yıl sonunda yeniden banknot basılması demek yaklaşık 120 kişinin bir yıllık asgari maaşının uçması demek.

Kayıpla birlikte devlet yıllık 1 milyar 350 milyon 810 bin TL kaybediyor. Acı nokta buradan sonra başlıyor.

Kaybedilen para vatandaşın dilenciye verdiği para yani yıllık 1,35 milyar TL! Dilenciye verilen para devlet hesabından düşüldüğü için devlet bu kayıp paranın açığını da, banknot ve madeni paraların kullanımını halka sunduğu ve koruma yükümlülüğü de halkta olduğu için, halkın hesabına yazıyor. Yani halkın cebinden 2 kat para çıkıyor. Bunu dilenciye 50 kuruş veriyor iseniz 1 lira verdiğinizi varsayarak düşünebilirsiniz.

Sonuç olarak halktan çıkan toplam para ise 2 milyar 700 milyon 810 bin TL. Bu meblağ yaklaşık 400 bin kişinin asgari maaşına karşılık geliyor. Bu para bu şekilde kaybedilmese Türkiye'de asgari maaş ile çalışan 5,5 milyon kişi 577 TL yerine 619 TL asgari maaş alıyor olabilirdi. Tabi, bu yaptığımız minimum hesap. Ortalama miktar ile bu rakam 717 TL.

Asgari maaş, ayda en az 2 bin TL üzerinde kazanan bir dilenciye kıyasla örnek göstermek istediğim bir miktar. Çünkü Türkiye'de alınterini döküp, canını dişine takıp 577 TL maaş ile aile geçindirmeye çalışan insanlar var. Buna kıyasla bir dilencinin ailesini 2500 TL gibi paralarla (bir ailede tek dilenci var ise) nasıl geçindirdiğini varın siz düşünün.

Burada bahsetmek istediğim dilencilerin hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı ve gerçek anlamda bir şeylere muhtaç insanların bulunmadığı değil. Ancak allah rızasını çok önemsiyorsanız şunu unutmayınız ki alın teri olmadan kazanılan para haramdır. Ne var ki, hırsız dahi dilenciden çok alın teri döker.

Yeteri kadar uzattım ancak şu örneği vermeden geçemeyeceğim: Denizli'de Gazi Bulvarı'nda boynunda bir tas ile dolanan bir adam vardır. Bu adam bütün bir caddeyi gün boyu gezer ve dilenir. Bu adamın kalçasından aşağı iki bacağı da yoktur. Diğer yandan Ziraat Bankası önünde her gün oturan ve önünde vergi iade zarfı, kalem, silgi, zımba, selpak satan bir adam vardır ve aynı şekilde kalçasından aşağı iki bacağı yoktur.

Dilencilere allah rızası olarak vermiş olduğunuz her bir kuruş iki katı olarak her TC vatandaşından çıkmaktadır. Demek istediğim o ki benim cebimden yıllık 130 TL çıkmasını sağlamazsanız sadece ben değil, 70 milyon insan mutlu olabilir.

Saygılarımla...


(Fotoğraflar -sırası ile-:Tomas CASTELAZO, Richard OVERTOOM)

21 Ağustos 2009

Aygar Macerası

Ağustos 21, 2009
Aslında her şeyin başını 4 metrelik teleskop hayali çekiyor... Hayalleri kuran da o, yolculuğu hazırlayıp, planları yapan da...

Ya da, durun durun! Aslında bu astronomi aşkı ve paylaşma arzusu...

15 Ağustos akşamı Denizli'den yola çıktım. Yolculuk bu sefer sadece Kayseri'ye değil, Erciyes Dağı'nın zirvesine yakın 3000 metrelik Aygar tepesi idi. Amaç ise ışık kirliliğinin ne denli olduğunu anlayabilmek için biraz fotoğraf çekmek, biraz gezmek, biraz dağ havası almaktı.

18 Ağustos sabah 11'de Erciyes Üniversitesi'nden başladık yolculuğumuza, bizi 2400 metreye çıkaracak Renault Clio'ya kendimiz dahil 500 kg yükleyerek. (Talas rakım: ~1150 m)

Biz her türlü sorunu beklemekteydik fakat bu 500 kg ağırlık düşündüğümüzden daha fazla sıkıntı açacaktı başımıza ve ilk sürpriz çok geçmeden kendini gösterdi: 2100 metreye geldiğimizde (daha önce arabayı çok zorladığımız için) egzozun boşlukta sallanıyor olduğunu fark ettik...



Tam egzozu yaptık gidiyoruz derken 50 metre kadar ileride büyük sürpriz karşımıza çıktı: Gaz pedalının bağlantısı koptuğu için pedal düşmüştü, bunun da sorumlusu vida yuvalarını kıran karbüratör idi. Bu büyük sürprizden sonra yapacak başka bir şey olmadığı için daha geç olmadan, saat 14.47'de arabanın oradan her birimizin yaklaşık 25 kg olan yüklerini sırtlanıp ayrıldık ve bizi bekleyen 8 km'ye vurduk kendimizi...





Şanslıydık aslında bir konuda çünkü 3,5 km yürüyüşten sonra çıktığımız Sütdonduran Yaylası'ndaki obalardan birinde karşılaştığımız Yaşar Çoban yetişti imdadımıza, rica ettik bizi traktörle bırakması için ve sağ olsun, kırmadı. Biraz soluklandıktan sonra traktörle başladık Sarıgöl'e doğru yolculuğumuza...





Nihayet saat 17 civarında ulaştık Sarıgöl'e. Bu noktadan sonra ne bizim Renault keserdi yolu, ne de traktör. Kendimizi vurduk bu sefer tırmanışa hedef 3000'di. Saat 17.30'da başladık. Lakin biz 2600'e çıktığımızda saat 20.00 olmuştu çoktan. Gece karanlığına kalmadan çadırımızı kurmaya karar verdik (ki çadırı kurmayı karanlıkta bitirdik, sert akşam rüzgarının eşliğinde...)



Çadırı kurar kurmaz ilk iş yemek yedik, planlarımızı yaptık ve tripodlarımızı hazırlayıp fotoğrafları çekeceğimiz alana tripodlarımızı kurduk. İlk 1,5 saat boyunca deneme pozlarımızı aldık. Güzel fotoğraflar çektik, uzun bir süreden sonra güzel bir gökyüzü altında, belki zifiri karanlıkta değil ama zifiri sessizlikte kafa dinledik.

Rüzgardan ötürü başına ağrılar giren bendeniz, uyudu efenim saat 1.30 civarında, en son gözlerimi açtığımda sabah 5 olmuştu. O saatten sonra çadıra balık istifi dizilip saat 10'a kadar uyumaya karar verdik.

Sabah 10'da uyandıktan sonra karar vermemiz gereken ciddi bir nokta vardı: 3000 metreye, yani Aygar tepesine çıkılacak mıydı? Aygar'ın çıkışının bulunduğumuz yere daha dik olması sebebi ile çıkış ve dönüşün toplam 3-4 saat civarında olacak olması, bizi yolumuzdan alıkoyabilirdi. Zira, çadırı da topladıktan sonra saat 11.30 olmuştu ve bizi bekleyen uzun bir yol vardı, ve traktör yoktu... Arabada sorunlar olduğu için erken saatte arabanın yanında olmak çok iyi olurdu çünkü arabaya ulaşmak üzere karanlığa kalacak olsak, bu sefer oradan dönüşümüz de riske girmiş olacaktı.

Aygar'a çıkmaktan vazgeçip, saat 11.40'ta inişe başladık ve verdiğimiz çeşitli molalarla (Sarıgöl'de 1,5 saat yemek ve ihtiyaç molası verdik :D ) saat 16.00'da, 8 km'yi teptikten sonra, nihayet arabanın yanındaydık.



Karpuzumuzu kesip afiyetle yedikten sonra, arabanın sorunlarına yöneldik ve gaz pedalını bağlayan aparatın yerine bir tel parçası yerleştirdikten sonra, bizi aşağıya indirecek hale gelen arabamızın önce yönünü ite kaka aşağıya doğru çevirdik. Sonrasında ise yerine güç bela oturttuğumuz ve sabit durmayan karbüratör ile kaya dolu yollardan geriye döndük.

Tüm bu maceranın en eğlenceli noktalarından biri ise şehir merkezinde son gazla saatte 13 km hızla ilerliyor olmaktı.



Saat 21 sularında nihayet eve dönebilmiştik. Aklanık paklandıktan sonra yataklarımıza kıvrılıp mışıl mışıl bir uykuya daldık.

Yorucuydu, yakıcıydı, az buçuk sorunluyudu lakin, eğlenceliydi ve her bir metresine, her tür yorgunluğuna sonuna kadar değdi...

10 Haziran 2009

Sırılsıklam

Haziran 10, 2009
Herkes yağmurdan kaçarken,
Yağmura inat oradaydık
Herkesten kaçarcasına...
Yağmur dindi,
Bu sefer biz kaçtık
Oturduğumuz bankın
Islanmayan yerlerinden...
Kaçtık,
Yağmurun indirdiği
Sırılsıklam aşkı
Üstümüzde unutarak...




















Eylül 2007

(Fotoğraf: hpaoloh)

21 Nisan 2009

մի Հայերեն մարդ

Nisan 21, 2009
Evrilmiş insan oğlu yıllar yılı... Bugünlere, kimine göre bir hücreyle başladığı evrim sonucu gelmiş, kimine göre de ilk insanlar Adem ile Havva'dan. Nasıl olduğunun konu ile bir alakası yok. Sonuçta bir yerden gelmişiz ve hepimiz aynı kökenden, aynı kandanız.

Fakat nedense sayımız arttıkça aynı kandan da olsak, karındaş belki baba-oğul dahi olsak birbirimizi katletmekten, birbirimize düşman olmaktan kaçınmamışız. Hatta gün gelmiş ayırmışız kendimizi diğer insanlardan, isimler koymuşuz... Kimimiz Türk olmuşuz, kimimiz Yunan, kimimiz Ermeni. Birbirimizi sınıflamak da yetmemiş diğer sınıflardan atfedilmek hakaret gibi olmuş üzerimize... Kendimiz dışında kalanları da hiç bir zaman beğenmemişiz.

Bunun da aslında elma meselesinden bir farkı yok, kendimizi sınıflandırmak konusunda. Halbuki hepimiz insan evladıyız, hepimiz aynı türün devamlarıyız. Ne var ki atalarımızdan bize aktarılan en kötü özellik olagelmiş kin duygusu. Bu kin o kadar büyümüş ki içimizde, halen birbirimize rahat vermiyoruz, hem de atalarımızın yaptığı hatalardan ötürü tanımadığımız insanlara karşı...

İşte Makedonya gezisi öncesi bu acıklı tabloyu daha derinden gördüm; Yüksek Jeofizik Mühendisi olan Ermeni bir adamın kullandığı taksiye bindiğimde... Arkadaşları yaşadıkları yerleri, evlerini terk etmek zorunda kalmışlar zamanla, okullarını bitirdikten sonra yada henüz bitiremeden. İşte bu adam ısrar etmiş, mühendis olmakla kalmamış üstüne yüksek lisansı da tamamlamış. Belirli süre bir yerlerde çalışmış fakat çok geçmeden etnik kökeninden kaynaklı rahatsızlıklar, baskılar onu taksinin şoför koltuğuna itmiş. Yine de vazgeçmemiş, ve ayrılmamış doğduğu büyüdüğü topraklardan, terk etmemiş evini.

Tarihte ne yaşanmışsa yaşanmış. Günümüzle bağdaştıramam. Bugünlerde yine aynı konu doruğa tırmanıyor. Alt tarafı bir futbol maçı oynanacak olsa da insanlar "Kardeşimin katilleri gelemezler memleketime" nidaları atabiliyorlar. Ne diye peki? Ne için? Atalarının yaptıklarının cezasını o çocuklar çekmek durumunda mı? Kastedilen "hoşgörü" buraya kadar mı?

Bu kin duygusundan ne zaman kurtulmayı düşünüyoruz acaba, ne zaman gerçekten barışın peşine düşmeyi planlıyoruz? Ya da ne zaman hep söylediğimiz gibi çocuklarımıza güzel yarınlar bırakmak için çabalayacağız?

Ben bu sorular arasında sıkışıp kalıyorum, sonra hayatım daralıyor, nefes alamıyorum, boğuluyorum. Güzel bir geleceğin yok olduğu her bir günü geride bıraktıkça ben biraz daha yok oluyorum...

(Hazır cevap: "Onlar yapıyorsa biz de yaparız!", "Onlar şöyle böyle yapacak da biz bağrımızı mı açacağız?!"... Unutmayın ki kıyas hiçbir zaman barışı getirmedi bu dünyaya, sadece nefreti yaydı, kan döktü...)


(Fotoğraf: fotograf.yazidunyasi.com)

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts