29 Ağustos 2009

Let The Journey Begin!

Cumartesi, Ağustos 29, 2009




14 Şehir, 25000 km, 50 gün...

Peşime takılan var mı diye sormuştum bir yazımda, şimdilik bir kişi takıldı, dahası varsa bekliyoruz. Hemen çıkış noktası Denizli olan yol planını özetleyeyim:

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Günlük 500 km ortalaması ile seyahat edeceğim yani. Güzel olacak, eğlenceli olacak, yorucu olacak... İşin en ilginç kısmı ise daha önce hiç gitmediğim halde avcumun içi gibi bildiğim bir şehre gitmek olacak. Daejeon'a yani.

Yarın çıkıyorum yola ve 21 Ekim'de bitiş noktasına varmış oluyoruz ve bitmiş oluyoruz. Salı günü Uzakdoğu'ya biletimizi alıyoruz, hâlâ takılmak isteyen varsa yerimiz var, haberiniz ola...

Bu esnada ne yazarım ne kadar yazarım bilemem lâkin sağlıcakla kalın efenim...




(Fotoğraf: jyoujo)

27 Ağustos 2009

11

Perşembe, Ağustos 27, 2009
Dün gibi... Sanki 6 saat sonra yataktan uyanacağım ve evdeki yokluk dikkatimi çekecek: Annem, Babam ve Ablam. Kafamda oluşanlar belli lâkin her ihtimale karşı komşu Mehmet abiden alınır haber, Murat yoldadır ve ablamın sancıları artınca sabahın köründe hastaneye giderler...

11 yıl geçti üzerinden bu günün. 11 yıl doldu, Murat ilkokulu bitirdi, bir ay içerisinde takımlar içinde 6. sınıfa başlayacak. İlginç bir duygu. Ben sanki hiç değişmedim bu 11 yıllık zaman zarfı boyunca, hep çocuktum, hâlâ çocuğum her ne kadar arkamdan "Dayı! Dayı!" diye seslenen bir ufaklık olsa da...

İki senedir okulun ilk gününde onu ben götüremiyorum okula ama bu sene ben götüreceğim. Hangimiz daha heyecanlıyız bilmiyorum...

Ama yarın mumlarını üfledikten sonra alacağı hediyeler ile en heyecanlı ve mutlu olacak olan o zannedersem. Benim hediyem mi? Hazır tabi ki...


Fırtına - Yığılma

Perşembe, Ağustos 27, 2009
Kendi içimizde müthiş bir kavram karmaşası yaşıyoruz. Ya da yine medya sansasyonel kelimeleri kafasına göre seçip olması gerekeni bize yanlış gösteriyor.


Bu sabah 06.34'te meydana gelen deprem beni, konuyu biraz daha araştırmaya itti. "Yine bir Deprem Fırtınası mı geliyordu?", kafamda oluşan soru bu idi araştırmaya başlarken. Ege bölgesinde sık sık yaşanan bir durum bu. Özellikle Denizli, Muğla ve İzmir'de. 24 saat içerisinde 2,5 ile 5,5 arasında gerçekleşen yaklaşık 100 - 250 depremden oluşan sürekli bir faaliyet durumu. Bu konuda kesin hükümler veya bilimsel yargılar yok henüz ama yıllardır yaşadıklarımıza nazaran şunu söyleyebiliyoruz: Genel olarak bir deprem fırtınası 5 ile 6 arasında şiddette bir deprem ile başlar ve yine benzer büyüklükteki bir depremle sona erer.

Deprem denen şeyi ilk defa hissettiğimde 8 yaşındaydım. Evde mahalleden bir çok kişi toplanmış muhabbet ediyorlardı. (Eskiden komşuluklar iyiyken çok sık toplanırdı bizim sokak insanları....) Muhabbet sırasında benim dikkatimi çeken, herkesin muhabbetin en olmadık yerinde, muhabbeti çat diye kesip ağız birliği yapmışçasına kelime-i şehadet getirmesi oldu. Bir değil, iki değil derken dayanamayıp anneme sordum ve aldığım cevap benim için ilginçti. O gecenin devamında benim de hissettiğim 10 deprem daha oldu. İlginçti ve ürkütücüydü çünkü üstünde bizleri taşıyan o kocaman evler, benim okey taşlarından yaptığım ev misali zangır zangır sallanmaktaydı...

Konuyu dağıtmayayım.

Araştırma sonucunda biraz daha bilgilendim, biraz daha öğrendim ve bir durumu fark ettim: Batı Anadolu Fay Hattı'nın gösterdiği bu çeşit faaliyet "Deprem Yığılması" (Earthquake Swarm -yığılma olarak Türkçeleştirmeyi daha uygun buldum-) olarak adlandırılmaktaydı ve belirli bir bölge de bir haftadan bir kaç aya kadar gerçekleşen faaliyetler bütünü idi.

Deprem Fırtınası dediğimiz olay ise bizler için daha ürkütücü. Deprem fırtınaları, bir fay hattının belirli bir zaman zarfında gösterdiği ve genellikle birbirini tetikleyerek oluşturduğu büyük ölçekli deprem faaliyetleri olarak tanımlanıyor. Bu sefer belirli bir zaman zarfından kastımız 100 yıl gibi büyük zaman ölçekleri.

Bu tarz faaliyetler Bronz çağının son dönemlerinde sıklıkla rastlanan faaliyetler. Roma İmparatorluğunun geç dönemlerinde de gerçekleşmiş.

İşte işin ürkütücü kısmı da burada başlıyor, şu cümleler ile: "These series of earthquakes can devastate entire countries or geographical regions.", "It has been suggested that this is what may be occurring in modern day Turkey"

("Bu tür faaliyetler ülkeleri ve coğrafi bölgeleri tahrip edebilir.", "Bu tür bir faaliyetin günümüz Türkiye'sinde gerçekleşiyor olabileceği öne sürüldü.")

Biz sanki yeni bir deprem yığılması ile karşı karşıyayız efenim ama ne var ki hiçbir doğal afet, düşmanımı bile vurmasını isteyeceğim bir şey değildir. Biraz bilinçlenmemiz gerekecek tüm bunlara karşı. Depremin olup olmayacağı, ne zaman olacağı önemli değil. Her yıl 5 ile 9 şiddetleri arasında ortalama 1000 deprem gerçekleşmektedir. Bu yoğunluk içerisinde bizim yapmamız gereken zaman ve mekan tayini değil, depreme en sağlam şekilde hazırlanmaktır, dünyanın her neresinde olursak olalım.

Dilerim her türlü felaket sizlerden uzak olur...

25 Ağustos 2009

İmdat!

Salı, Ağustos 25, 2009
Her gün, her gece bizim evin balkonundan o kadar çok insanın çığlığını duyuyoruz ki...

Kimisi ölüm döşeğinde yardım istiyor, kimisi annesini çağırıyor, kimisi "ölüceeeemm!!" diye basıyor çığlığı...

Biz ise hiç oralı olmuyoruz, umursamıyoruz hatta bazen gülüyoruz bu yardım çağıranlara çünkü durum bizim açımızdan oldukça eğlenceli...



24 Ağustos 2009

Baloncuk

Pazartesi, Ağustos 24, 2009
Bir gün içimdeki öfke son zerresini bulacak... Hayır, hayır! Son zerresi kalacak sadece içimde ve ben hayatımdaki en büyük umursızlıkla onu da atacağım içimden. Böylece içimde öfkenin en ufak bir zerresi bile kalmayacak...

Biliyor musunuz o gün ne olacak? Şimdiye kadar dünyanın belki de en mutlu insanı olmuş ben, belki biraz daha mutlu olacağım ama biliyor musunuz o gün ne olacak?

O gün her şey huzur bulacak, HER ŞEY!!! Ne sadece ben, ne sadece benim yaşantım... Fakat aynı zamanda tüm dünya.

Barış, işte o zaman hüküm sürecek!!!

21 Ağustos 2009

Aygar Macerası

Cuma, Ağustos 21, 2009
Aslında her şeyin başını 4 metrelik teleskop hayali çekiyor... Hayalleri kuran da o, yolculuğu hazırlayıp, planları yapan da...

Ya da, durun durun! Aslında bu astronomi aşkı ve paylaşma arzusu...

15 Ağustos akşamı Denizli'den yola çıktım. Yolculuk bu sefer sadece Kayseri'ye değil, Erciyes Dağı'nın zirvesine yakın 3000 metrelik Aygar tepesi idi. Amaç ise ışık kirliliğinin ne denli olduğunu anlayabilmek için biraz fotoğraf çekmek, biraz gezmek, biraz dağ havası almaktı.

18 Ağustos sabah 11'de Erciyes Üniversitesi'nden başladık yolculuğumuza, bizi 2400 metreye çıkaracak Renault Clio'ya kendimiz dahil 500 kg yükleyerek. (Talas rakım: ~1150 m)

Biz her türlü sorunu beklemekteydik fakat bu 500 kg ağırlık düşündüğümüzden daha fazla sıkıntı açacaktı başımıza ve ilk sürpriz çok geçmeden kendini gösterdi: 2100 metreye geldiğimizde (daha önce arabayı çok zorladığımız için) egzozun boşlukta sallanıyor olduğunu fark ettik...



Tam egzozu yaptık gidiyoruz derken 50 metre kadar ileride büyük sürpriz karşımıza çıktı: Gaz pedalının bağlantısı koptuğu için pedal düşmüştü, bunun da sorumlusu vida yuvalarını kıran karbüratör idi. Bu büyük sürprizden sonra yapacak başka bir şey olmadığı için daha geç olmadan, saat 14.47'de arabanın oradan her birimizin yaklaşık 25 kg olan yüklerini sırtlanıp ayrıldık ve bizi bekleyen 8 km'ye vurduk kendimizi...





Şanslıydık aslında bir konuda çünkü 3,5 km yürüyüşten sonra çıktığımız Sütdonduran Yaylası'ndaki obalardan birinde karşılaştığımız Yaşar Çoban yetişti imdadımıza, rica ettik bizi traktörle bırakması için ve sağ olsun, kırmadı. Biraz soluklandıktan sonra traktörle başladık Sarıgöl'e doğru yolculuğumuza...





Nihayet saat 17 civarında ulaştık Sarıgöl'e. Bu noktadan sonra ne bizim Renault keserdi yolu, ne de traktör. Kendimizi vurduk bu sefer tırmanışa hedef 3000'di. Saat 17.30'da başladık. Lakin biz 2600'e çıktığımızda saat 20.00 olmuştu çoktan. Gece karanlığına kalmadan çadırımızı kurmaya karar verdik (ki çadırı kurmayı karanlıkta bitirdik, sert akşam rüzgarının eşliğinde...)



Çadırı kurar kurmaz ilk iş yemek yedik, planlarımızı yaptık ve tripodlarımızı hazırlayıp fotoğrafları çekeceğimiz alana tripodlarımızı kurduk. İlk 1,5 saat boyunca deneme pozlarımızı aldık. Güzel fotoğraflar çektik, uzun bir süreden sonra güzel bir gökyüzü altında, belki zifiri karanlıkta değil ama zifiri sessizlikte kafa dinledik.

Rüzgardan ötürü başına ağrılar giren bendeniz, uyudu efenim saat 1.30 civarında, en son gözlerimi açtığımda sabah 5 olmuştu. O saatten sonra çadıra balık istifi dizilip saat 10'a kadar uyumaya karar verdik.

Sabah 10'da uyandıktan sonra karar vermemiz gereken ciddi bir nokta vardı: 3000 metreye, yani Aygar tepesine çıkılacak mıydı? Aygar'ın çıkışının bulunduğumuz yere daha dik olması sebebi ile çıkış ve dönüşün toplam 3-4 saat civarında olacak olması, bizi yolumuzdan alıkoyabilirdi. Zira, çadırı da topladıktan sonra saat 11.30 olmuştu ve bizi bekleyen uzun bir yol vardı, ve traktör yoktu... Arabada sorunlar olduğu için erken saatte arabanın yanında olmak çok iyi olurdu çünkü arabaya ulaşmak üzere karanlığa kalacak olsak, bu sefer oradan dönüşümüz de riske girmiş olacaktı.

Aygar'a çıkmaktan vazgeçip, saat 11.40'ta inişe başladık ve verdiğimiz çeşitli molalarla (Sarıgöl'de 1,5 saat yemek ve ihtiyaç molası verdik :D ) saat 16.00'da, 8 km'yi teptikten sonra, nihayet arabanın yanındaydık.



Karpuzumuzu kesip afiyetle yedikten sonra, arabanın sorunlarına yöneldik ve gaz pedalını bağlayan aparatın yerine bir tel parçası yerleştirdikten sonra, bizi aşağıya indirecek hale gelen arabamızın önce yönünü ite kaka aşağıya doğru çevirdik. Sonrasında ise yerine güç bela oturttuğumuz ve sabit durmayan karbüratör ile kaya dolu yollardan geriye döndük.

Tüm bu maceranın en eğlenceli noktalarından biri ise şehir merkezinde son gazla saatte 13 km hızla ilerliyor olmaktı.



Saat 21 sularında nihayet eve dönebilmiştik. Aklanık paklandıktan sonra yataklarımıza kıvrılıp mışıl mışıl bir uykuya daldık.

Yorucuydu, yakıcıydı, az buçuk sorunluyudu lakin, eğlenceliydi ve her bir metresine, her tür yorgunluğuna sonuna kadar değdi...

Ahmet Nedim Kilci

Cuma, Ağustos 21, 2009
Biraz interneti karıştırdım aslında bu yazıyı yazmadan önce, amacım güzel bir foto bulmaktı. Lakin ben fotoğraftan çok yorumları buldum hakkında ve şunlar deniyordu:
  • "Kalender adam vallahi..."
  • "On numara hoca!"
  • "Bir tanedir Nedim Kilci!"
  • " -Yangın çıksa kurtaracağınız ilk hoca? -Kesinlikle Nedim Kilci, yoksa kim anlatır bize tarihi..."
O ne kadar "tiyatrocu değilim ki ben, çıkıp oraya avazım çıktığı kadar bağırıyorum..." dese de, selamlamaya çıktığında salonu yıkan alkışlar gösteriyor aslında, ne denli müthiş bir insan olduğunu...

Ahmet Nedim Kilci, Erciyes Üniversitesi'nde bir tarihçi lakin hoca olmasının, tarihi mükemmel anlatıyor olmasının yanında onu apayrı kılan bir yönü var öğrencileri için: Onlarla diyaloğu!

5 sene geçti Ahmet Nedim Kilci bizim sınıfımıza tarih dersine gireli ve o her derse geldiğinde tıklım tıklım olurdu sınıf, bahar şenliklerinde bile...

Uzatmayayım lafı fazlaca, uzun süredir doya doya görüşemiyorduk -Nedim hocaya doyum olmaz o apayrı ama- nihayetinde dün bunun acısını bir nebze gidermiş oldum. Bir nebze hasret giderdim, bir nebze yine o güzel muhabbetine doydum.

Güzel muhabbetin için sonsuz teşekkürler Nedim hocam. Şu an onu pek göremiyorum ama, umarım bizden sonraki nesiller de sizin yada en azından sizin bize aşıladığınız kadar bizim bakış açımıza sahip olurlar.

Siz hep var olun, saygılarımla...

15 Ağustos 2009

Allah Rızası İçin...

Cumartesi, Ağustos 15, 2009
Bundan yaklaşık bir sene kadar önce dolandırıcılık davaları ile ilgili yasa da bir düzenleme yaptılar ve dolandırıcılık davalarında "kandırılabilirlik oranı"nı suçlunun lehine veya alehine kullanmaya başladılar.

Peki nedir bu kandırılabilirlik oranı?

Ben bir dolandırıcıyım ve insanları dolandırmak için mükemmel bir tezgah hazırlıyorum, öyle bir tezgah ki bu herkesin inanabileceği birşey. İşte bu durumda benim yaptığım dolandırıcılık "kandırılabilirlik oranı" yüksek bir vaka olduğu için daha ağır bir ceza hükmü ile yargılanıyorum.

Lakin diğer taraftan, hiç uğraş vermeden bir kaç kişiyi "ben Allahım" diye dolandırdım. Bu durumda kandırılabilirlik oranı çok düşük olduğu için bu sefer oran hafifletici unsur olarak lehime dönüyor.

Lakin ben de şunu iddia ediyorum zaman zaman: Yukarıdaki dolandırıcılık vakası bundan birkaç sene önce vuku bulmuş gerçek bir vaka. İki kafadar sıradan esnafın birine kendilerini Tanrı ve Peygamber olarak tanıtıp, adamı soyup soğana çeviriyorlar. Bununla kalmadı efenim ve Kayserili iki kafadar ise kendilerini Hızır ve İlyas olarak tanıtıp cennetten yer garantilediklerini söylerek 5 kişiyi dolandırdılar.

Şimdi gel gelelim işin bu boyutuna, insan da birazcık akıl, mantık, irade bulunur demek istiyorum. Ben yasa da öyle bir düzenleme yapılsın istiyorum ki kandırılabilirlik oranı yukarıdaki gibi %0 olan vakalarda dolandırıcılar serbest bırakılsın. Aksine dolandırılanlar ıslâh evi tarzında bir yere gönderilsinler ki akılları başlarına gelsin.

Tüm bunların temelinde milletimizdeki "Allah rızası" çakılı kazığı yatıyor. Evet, çakılı bir kazık. Birisi "Allah rızası için..." demeye görsün bütün yağlarımız eriyip gidiyor. Bunu da en başta dilencilere karşı gösteriyoruz.

"Yav biliyoruz biz de, istese çalışır da, allah rızası deyince iş değişiyor, o zaman vermesen olmaz"... Yahu bu ne kadar saçma bir açıklama, saçma bir düşüncedir. Evet, gerçekten ihtiyaçtan dolayı insan birşeylere ihtiyaç duyup birşeyler isteyebilir. Lakin bunun şekli, şemali, yolu yordamı vardır. Dilencilik değildir yani iş. Kaldı ki, dilencilere kıyasla hırsızların kazandıkları paranın daha helal olduğunu düşünüyorum, neticede alınteri var işin içinde...

Peki neyin nesi bu "Allah rızası"? Yarın bir gün adamın biri sokakta karşınıza çıksa ve dese ki, "abi elim çok kaşınıyor, acayip asabım bozuk, bir tane okkalı bir tokat atsam sana olur mu?" dese ters ters bakarız. Lakin adam sonuna bir Allah rızası ekledimiydi, orada akan sular durur... "At kardeşim, at. Bir tokat mı yıkacak bizi. Allah rızası için değil mi nihayetinde..."

Peki sizi öldürecek insana ne demeli:
-Allah rızası için bir öldürüp gidicem abi...
-Hay hay kardeşim, lafımı olur. Allah'ın rızasını yerine getirmeyeceğiz de... Vur vur, Eşhdü....

Rıza, sözlük anlamı ile istek demektir. Allah rızası ise "Allah'ın isteği üzerine" demektir. Ve unuturuz ki, haram olan alınteri olmadan kazanılan paradır ve biz dini ve hayatı anlamak adına yaptığımız saçma betimlemelerle bunu sadece hırsıza yorarız...

Komşudan ödünç alıp öğrendiğimiz din ile, varlığını, konu komşunun, sokaktaki adamın anlatması ile anladığımız bir tanrı ile bizi Allah rızası için gün gelir boğazlarlar...

Diyeceğim o ki, bari bırakın hakkıyla para kazanan şu insanlar rahat etsinler...

Boys Don't Cry

Cumartesi, Ağustos 15, 2009





Brandon Teena'nın yaşanmış hayat hikayesini anlatan muhteşem film. İzlemeye ayıracağınız 2 saate kesinlikle değecek bir film. Brandon Teena'yı filmde canlandıran Hilary Swank'a ise diyecek tek kelime bile bulamıyorum...

Hoş hayata bakış açısı belli sınırlarla çizilmiş, hâlen at gözlüğü ile hayata bakmaya devam eden bazı insan kılıklı şahsiyetlerin izlemesi gereken bir şey... Ne var ki bu tarz insanlar bunları izlemeyi bırakın, bir kaç satır yazı okuyacak nitelikte olsalardı zaten insalığın utançlarının en en az birinden daha kurtulmuş olurduk.

Brandon Teena ile ilgili bilgi isterseniz ingilizce Vikipedi'yi ziyaret edebilirsiniz lakin tüm olay filmle birebir örtüştüğü için filmi izledikten sonra bu işi yapmanızı salık veririm.

11 Ağustos 2009

NoMUSIC - NoSTATIC

Salı, Ağustos 11, 2009
Efenim itiraf ediyorum: NoSTATIC'in blogunu okumak dışında, blogunu kullanıyorum. Playlist olarak kullanıyorum. En müziksiz zamanlarda veya dinlediklerimden en uzaklaşmak istediğim zamanlarda hemen dalıyorum bloga genelde en güncelden başlayıp geriye doğru başlıyorum bütün müzikleri dinlemeye... Bazen müzikten müziğe geçtiğimde farklı alemlere gidiyorum.

Zaman zaman kendimi komşu bahçenin kiraz ağacına dadanmış gibi de hissediyorum lakin ne var ki komşu zaten kiraz ağacını komşular dadansın diye dikmiş... :)

İtiraf edip kurtlumak istedim...

Save me Jesus!!!

Kim Kimdir?

Salı, Ağustos 11, 2009
Sobelenmiştim efenim 2-3 kişi tarafından aynı konu üzerine... Anca vakit yaratabildim kendime.

İşte başlıyoruz, kim kimdir?:

OnurCUK
Çok ayıp şeyler geliyor aklıma, spermCUK falan... Cuk arkadaşın kendisine sorun efenim, terbiyem müsade etmez....

BÖCEK
Böyle söyleyince böcekleri hiç sevmeyen bir insan canlanıyor gözümün önünde, yine bende de fotoğraflara istinaden bir silüet oluşturuyorum kafamda. Bence benziyor mu, benziyor...

Cesetİzleri
Rint insanları severim ben... Daha ne olsun.

Camilla
Neler oldu Camilla'ya, hangi diyarlara göç etti, ne yaptı, ne etti bilmiyorum. Bu kadar sevecen ve içten bir insan uzak dursun blog-mlogdan falan... Elbet vardır tabi bir sebebi...

Dejin
Sultan...

Delirapunzel
Cidden uzun mu uzun saçlı lakin tam tersine aklı süper selim bir insan.... Öyledir bence.

Hulahop Çeviren Zombi
Zombi kısmı ile ne kadar örtüşür bilemem ama tanımlama ancak hulahop çeviren minik tatlı bir kız çocuğunu getirdi gözlerimin önüne bugüne dek.

İçimden Geldiği Gibi
Hani böyle bilge insanlar olur, hikayeleri, yaşanmışlıkları dinle dinle bitmeyen ve dinlemeye doyum olmayan güzel anıları vardır ya, işte bence tam üstüne basıyoruz.

Naeknhu
Ah, bir de heyecan... Şu güzel heyecan, yaşamı güzel kılan...

nevırmaynd
644.... İnşallah kısa sürede yeni sürümünü yolarım size...

Fulya
Güzel İnsan!

Qutunthiyişi
Bir arkadaşım vardı benim lisede iken. Çok fazla muhabbet edip zaman geçirmezdi insanlarla lakin birisinin birşeye ihtiyacı olduğunu bildiği anda orada biterdi. Dosttu yan... Ona benzettim ben nedense.

NoStatic
Rintlerin şahı desem o halde pek yanılmış olmam diye düşünmekteyim.

Pijamalı Kontes
Hadi itiraf edeyim, yakışmış piercing! (O hiç görmediğim piercing)

Witchie
Süpürgesi var evde... Sonunda yakaladım, FFÖ'nün dolabına saklamış hem de, biz bulmayalım diye. Ama ben buldum! Şakası makası bir yana gerçek cadı imiş. Kankasını tuvalet kağıdına dönüştürdüğünde anlamalıydım ya, neyse...

Sır

Salı, Ağustos 11, 2009
Gecenin sesini dinliyorum,
Rüzgar çanı eşliğinde,
çaldığı melodiler eşliğinde..

Arkamdan esen hafif rüzgar
seni düşürüyor aklıma...

Gecenin sesini dinliyorum,
Sesinden çok sessizliğini,
gizliliğini dinliyorum.

Kafam karışık.
masam karışık.
hayatım karışık.

Gece birşeyler fısıldıyor,
birşeyler anlatıyor,
gizliden gizliye.
Belli ki taşıdığı bir sır var.

Sizler bilir misiniz bilmem,
Geceyi severseniz,
Ulak olur size,
Haber getirir nicelerden...

Gecenin sesini dinliyorum..
Bana yitmiş iki hayattan,
bitmiş iki masaldan,
gitmiş iki insandan bahsediyor.

Acı çöküyor sonra içime,
ve sen düşüyorsun yüreğime.
Hani söndürürsün yangınları diye.

Arkamdan esen hafif rüzgar,
harlıyor da harlıyor ateşi...

Aklım çok dağınık!
odam dağınık.
Herşey dağınık.

Gece konuşuyor
bense dinliyorum.
anlatıyor da anlatıyor...
dürüstçe,
doyum da olmuyor hani.

Sonra duruluyor herşey,
bakınıyorum öylece,
sağıma...
soluma...
ne benden eser var
ne kalbimden,
ne de güzelden...

Gecenin sesini dinliyorum,
Rüzgar çanı eşliğinde,
çaldığı melodiler eşliğinde..

Arkamdan esen hafif rüzgar
seni düşürüyor aklıma...

Gece birşeyler fısıldıyor,
sonra farkediyorum da,
doğruluyorum
yığıldığım yerden.

Herşey dağınık.

Onca dağınıklıkta,
Güzeli buluyorum.
Güzeli çıkarıyorum...
dönüp bir bakıyorum,
herşey dağınık.

Gecenin sesini dinliyorum
Kafam karışık
herşey dağınık
bir yanda
iki yitmiş hayat
öte yanda
sevmiş bir kalp var...

Çözemiyorum...

10 Ağustos 2009

Aidiyet

Pazartesi, Ağustos 10, 2009
Kendimi bildim bileli bir aidiyet sorunu yaşamadım. Çünkü ben Denizliliyim. Annem ve babam da öyle. Dedemler de... Onların dedeleri de... Onların dedeleri de...

Demem o ki neredeyse ezelden beridir Denizli'deyiz biz. Annem tarafımdan rahatça şunu söyleyebilirim ki Truvalılar zamanından beri buralardayız...

Babam'ın tarafı biraz karışıyor lakin o da ancak 1100'lü yıllardan önce. Çünkü kaynaklara göre biliniyor ki babamın köyü zamanında ülkelerini terketmek zorunda kalan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş. Uzunca bir süre herşeye rağmen hristiyanlığı terketmemişler. Babam'ın dedesinin anlattığına göre son kilise onun zamanında kapanmış (1878 - 1900 arasında bir zamanda)... Kilise kapanmış çünkü müslümanlığa geçen onca kişiden sonra azınlık konumuna düşen hristiyanlar göç etmişler.

Aslında bu kadar detayı anlattım da, asıl söylemek istediklerimle pek bir alakası yok. Konu tamamen benim kendi kişisel aidiyetimle ilgili. Onca kuşak insan gibi ben de Denizli'de doğdum, Denizli'de büyüdüm.

Lakin ne tuhaftır ki, artık Denizli'de yaşamıyorum. Görünen o ki, ben bu zinciri kırmış bulunuyorum. Yani benim çocuğum aidiyeti ile bu kadar gurur duyamayacak çünkü içinde bu denli güçlü bir aidiyet olmayacak.

"Nereden biliyorsun belki Denizli'ye dönüp, aynı aidiyete sahip birisi ile evleneceksin!" dediğinizi duyar gibiyim. Tabi bu da bir olasılık lakin benim Denizli'ye dönüşüm artık pek olası görünmüyor. Bu kadar yazdığım şeyden sonra bunun benim isteğim dışında gerçekleşen bir süreç olduğunu anlamışsınızdır.

Artık maalesef bu şehirde, benim için dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan şehirde yaşamıyorum. Evet, dünyanın en güzel şehirlerinden biri çünkü ben hayallerimi bu şehirde boyadım gökkuşağında bile bulamayacağınız türden güzel renklerle... Kültürümün bana kattığı o güzel renklerle... Bir insanın hayatının en güzel devresi olan o güzel çocukluk yıllarımda en güzel hayallerimi bu şehirde kurdum ben, bu şehirde, doğup büyüdüğüm ve şu an bu yazıyı yazdığım bu çatının altında... Ama işte ne var ki, ben artık bu güzel dünyada yaşamıyorum...

Bugün evde, dolabımın alt rafında duran dergilerimin, kitaplarımın ve yağlıboya malzemelerimin de paketlenip aşağıdaki kilere indirildiğini farkettim. Pek gocunmadım ama biraz burktu ister istemez. İçinde olduğunuz süreci durduramazsınız lakin bunu yüzünüze vuran şeyler sadece biraz hüzünle doldurur sizi.

Yarın saat 18.00'dan itibaren Son 5 yılda bu evde aralıksız geçirdiğim en uzun süre rekorunu kırmış olacağım çünkü son 5 yılda en fazla 2 hafta durmuştum burada aralıksız. Bu sefer 3 hafta buradayım ve bu bir yandan çok güzel iken, diğer yandan çok garip.

Bunu galiba ne ben hissettiğim kadar açık anlatabilirim, ne de yaşamayan benim hissettiğim şekilde anlayabilir...

09 Ağustos 2009

Büyük Ev

Pazar, Ağustos 09, 2009
Bakmayın başlığa bizim ev öyle büyük bir yer değil. Aksine ev küçük, aile büyük. Evde 6 kişi yaşıyor (tabi ben sadece tatil için buradayım, sonra geri evime). Evdeki kişiler bana yakınlıklarına göre şu şekilde: Anne, Baba, Abla, Abla, Yeğen.

Ben kalabalık diyorum tabi lakin daha kalabalık aileler de olabilir. Lakin bana göre "kalabalık" bir ailenin bulunduğu evde durumlar şu şekilde oluşur:

  • Kapı çaldığında ya birden fazla kişi kapıyı açmak için yönelir ya da hiç kimse kapıyı açmaya yeltenmez.
  • Evde bir bilgisayar, 4 bilgisayar kullanıcısı varsa (evde bilgisayar kullanıcısı 5 lakin allahtan bilgisayarım yanımda) Bilgisayar sabah açılır ve gece 2-3 e kadar kapanmaz lakin başında mutlaka biri nöbettedir.
  • Oturulan mekan güvenli bir yer ve üst ve alt komşu ile aralar iyi ise (3 katlı bir apartman'da oturuyoruz, her katta bir daire var) kapı gündüz vakitlerinde genelde açıktır ve evde hangi saatte kimin olduğu bilinmez. Yani en olmadık anda evde yalnız kalmış da olabilirsiniz ya da evde bir anda 12-13 kişi de bulunabilir.
  • Kalabalık ailelerin en güzel yönü kahvaltılar ve akşam yemekleridir. Şükür ki bizim evde yemekler mutlaka beraber yenir ve sadece yemeklerin lezzetinden değil muhabbetin de lezzetinden geçilmez.
  • Aile'de herkes paylaşımcı ve hünerli olduğu için 6 kişi'de yemek yapar. Kimisi soslar'da iyidir, kimisi ana yemekte, kimisi ara sıcaklarda, kimisi tatlıda, kimisi kimisi....
  • 6 kişi yaşayınca harala gürele, atışma tartışma çok olur, 2 saat sonra da herşey süt liman olur.
  • Sürekli birileri uyur ve sürekli birileri ayaktadır (yaklaşık olarak).
Aslında daha çok detay var yazılabilecek... Benim her seferinde en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden durum kapı zili çalınca oluşan durumdur. Ailem diye söylemiyorum, bu dünyada bir eşi benzeri daha yoktur...

08 Ağustos 2009

Çaba

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Mektuplar yazdım sana...
Her mektup kalbimden çıktı yola.
Her harf gönlümden bir parça,
Biriktiler de
Kelime, cümle olup
Aşkı anlattılar,
Aşkımı anlattılar...
Anlatmak lafın gelişi ya,
Anlatmaya çalıştılar...

Mısralar dizdim sana...
Her mısra sevgiden çıktı yola.
Her harf özlemden bir parça,
Biriktiler de
Kıta, şiir olup
Hasreti anlattılar,
Hasretimi anlattılar...
Anlatmak lafın gelişi ya,
Anlatmaya çalıştılar...

07 Ağustos 2009

Anlamsız

Cuma, Ağustos 07, 2009
Anlamıyorum, anlamayacağım da...

Başıma ağrılar giriyor gecenin şu bir saatinde, ama ben ne bu düzeni, ne bu yaşamı anlıyorum... Birileri gidiyor ve ben bunu anlamıyorum. Sonra bir melodi kalıyor kulağımda, üstüne sadece hüzün katıyor...

06 Ağustos 2009

Spam Attack

Perşembe, Ağustos 06, 2009
En olmayacak şeyler insanların başına en olmayacak zamanda gelir.

Bu aralar harıl harıl Kore'de düzenlediğimiz kongre için çalışıyoruz. Tarih itibari ile artık kongre delegeleri belli olduğu için ben de websitesi üzerinden delegelere gerekli yetkileri atıyorum. Hani, şu an hem kurulun hem de kongrenin web sayfaları arasında hummalı bir çalışma yürütürken kurulun websitesi bir saldırıya maruz kaldı ve biz durumu fark edene kadar 930 spam üye kaydı yapıldı.

Sitede reCaptcha (doğrulama) bulunmasına rağmen saldırı devam ettiği için üye alımını durdurmak zorunda kaldık.

İşin kötü tarafı henüz siteye kaydını yaptırmamış delegelerin bulunması. Bu şu demek, siteye kaydını yaptıramayan kullanıcıların kayıtlarını da bir bir biz yapacağız ve onlarla iletişime geçeceğiz.

Hali hazırda bir günümüzü bu spam muhabbeti yemişken başımızda daha yapılacak sürpriz işler var. Tabi insanların özgürlüklerini umursamayan şahsiyetler için bu çok doğal.... Biz burada onların pisliğini temizleyelim!

05 Ağustos 2009

03 Ağustos 2009

Kabus!

Pazartesi, Ağustos 03, 2009
Temmuz başından beri gündemi takip edememek böyle bir şey olsa gerek... En güvendiğin ve en çok kullandığın firmanın haberlerini alamamak...

Ama bu bir kabus olmalı. Öyle olmalı, birisi beni dürtmeli ve ben uyanmalıyım. Doğum günümde de attığım fırçayı geri alıyorum şimdi.

Mavi Bilgisayar'dan bahsediyorum. Denizli'ye döndükten sonra sitelerine girdiğimde gördüğüm yazıya anlam verememiş, web sitesinde problem var zannetmiştim. Bunu takiben sorunu öğrenmek üzere Mavi Bilgisayar Denizli şubesine gitmeye karar verdim ki 5 katlı koca binanın kepenkleri indirilmiş ve kapıda "Kapandık!" yazıyor.

Aklıma gelen ilk düşüncelerden kurtlulmak istedim o an, lakin ben ne kadar kurtulmak istesem de acı haberi bugün bizzat almış oldum...

Böylesine büyük bir firmanın batması çok acı ve büyük bir kayıp. Gerçekten çok üzüldüm.

Sağlam bir araştırmadan sonra kimseyi mağdur etmediklerini, aksine mağdur olan müşteriler için ellerinden geleni yaptıklarını öğrendim. Mavi Bilgisayar'ın yapması gereken güzel ve adil davranış da bu olmalıydı zaten. En kötüsü de (aslı var mı bilmiyorum) üst düzey yöneticilerden birinin yaşanan süreç sonunda kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş olması.

Velhasıl-ı kelam, bu sektör seni özleyecek Mavi Bilgisayar...

12:34:56 7/8/9

Pazartesi, Ağustos 03, 2009
Yani 7 Ağustos 2009 saat 12 buçuğu 4 dakika 56 saniye geçe... Heyecanlı bir an. Fakat peşin peşin söyleyeyim başımıza taş falan yağmayacak, uygarlık boyut atlamayacak, dünyanın sonu gelmeyecek!

1 saniye öncesi nasılsa öylece devam edecek hayat.. Eğlencelik bir durum işte lakin bir daha da gerçekleşmeyecek bir an...

İleteyim istedim..

Sevgilerimle.

Instagram

En Son Yazılar

recentposts

Ne İzliyorum?

StZiza