Albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2016

05 Haziran 2015

30 Mart 2015

21 Mart 2015

15 Şubat 2015

22 Ocak 2015

06 Ocak 2015

21 Kasım 2010

Oradaydım...

Kasım 21, 2010
Oradaydım...

Adım adım yaklaşıyordum. Yaklaştıkça kalbim çarpıyor, heyecanım tavana vuruyor, gözlerim doluyordu o pembe cumbalı eve... 

Yanına vardım... Ne kadar şehrin içinde kalmış olsa da, kapadım gözlerimi bir an için. Oralı oldum, onunla oldum.


Türk konsolosluğu ile aynı bahçede olan "O evi" görmek için bastım konsolosluğun ziline. "Buyurun kardeşim!" diyerek karşılandım, güler yüzle... Sonra kapısından girdim, adım adım basamaklarını tırmandım. O'nun dünyaya gözlerini açtığı odayı gördüm. Kapadım gözlerimi onu gördüm...

Anlatamam hiç birini bu duyguların. Şu an bile gözlerim doluyor ya...

İçimden Geldiği Gibi, demişti umarım fotoğraf çekme imkanın olur diye... Kendimi çok kaptırdığım için çok fazla fotoğraf olmadı, ama çektim... Buradan fotoğraflara ulaşabilirsiniz...

31 Aralık 2009

Once Upon A Time In My Life - VII

Aralık 31, 2009
2008 2009 2010


Yine bir yıl bitiyor ve yeni bir yıl geliyor. İşte ben yine kendi manzaramdan kendimi görmek istiyorum...

1 Ocak 2009:
Arzu, Dicle, Duygu, Metehan, James, Onur, Yemliha, Mehmet ile hayatımın en güzel yılbaşılarından birini geçirdim.

2 Ocak 2009:
Fotoğrafları atmak için bilgisayarda açtığım klasörün adına Yılbaşı yazacağım yere yanlışlıkla Yılbastı yazdım. O günden beri Yılbaşı kelimesi yerine Yılbastı kelimesini kullanıyorum.

25 Ocak 2009:
Kore'de düzenlenecek olan Uzay Nesli Kongresi'nin organizasyon takımına seçildim. Sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı bilemedim.

12 Şubat 2009:
Dünya Astronomi Yılı 2009'un Kayseri açılışını yaptık. Bir gece öncesinde bütün bir geceyi Dayı-Yeğen maketi hazırlamakla geçirdik.

8 Mart 2009:
Can dostumla yıllar sonra sabahtan akşama vakit geçirdim! Uzun yılların hasretini giderdim, mutlulukla doldum.

2 Nisan 2009:
100 Saat boyunca Astronomi yaptık, yaptırdık.

8 Nisan 2009:
Witchie adında, cadı tatlılığında bir güzellik taşındı yanımıza. Güzelliğimize güzellik, neşemize neşe kattı....

10 Nisan 2009:
Şimdiye kadarki en güzel, en büyük ve en eğlenceli Yuri Gecesi Uzay Partisini düzenledik. Bütün gece koptuk, eğlendik.

16 Nisan 2009:
Görkem ile birlikte Tevitöl Astronomi Günleri kapsamında Gebze'ye, Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi'ne gittik. Muhteşem Tevitöl öğrencileri ve çok sevgili Meral hocamız ile muheteşem bir 3 gün geçirdik.

5 Mayıs 2009:
Aster TV yayın hayatına başladı!

23 Haziran 2009:
Hayatımın en güzel Şimşek ve Yıldırım fotoğraflarını çektim. Mükemmel olmasalar da tatmin oldum, keyif aldım...

24 Temmuz 2009:
Yine, yeni, yeniden bir gözlem şenliği...

30 Temmuz 2009:
Yine Doğdum!

18 Ağustos 2009:
Hasan Hocam, Onur ve Mehmet ile beraber eğlenceli ve yorucu bir dağ macerası yaşadık. Üşüdük, yorulduk, arabayı mahvettik ancak güzel anıları toparladık Süt Donduran yaylasından ve Aygar'dan...



4 Ekim 2009:
Mete ile beraber SGC 2009'a ve 61. Uluslararası Uzay Kongresi'ne katılmak üzere Kore'ye yola çıktık... 10,5 saat ile hayatımızın en uzun uçuşunu yaptık İstanbul'dan Incheon'a...

17 Ekim 2009:
İlk başta ki korkularım herkesin bana yaptığı teşekkürlerle kayboldu. Güzel bir kongre organize etmiştik takım olarak. Güzel bir kongre geçirmiş, çok şey öğrenmiş, çok eğlenmiş ve çok şey paylaşmıştık. SGAC ailesi ile aynı ortamda olmak gerçekten güzeldi. Yaklaşık 250-300 insan ile tanışmak da ayrı bir olaydı.

18 Ekim 2009:
İlk uzun gemi yolculuğum sonucu (14 saat) Japonya'daydım. Japonya'da çok güzel 3 gün geçirdik. Çok fazla vaktimiz olmasa da çok gezdik, çok yedik. Saatte 400 km hız yapan Shinkansen trenlerine bindik. Kore ve Japonya yolculuğu sırasında yemediğimiz balık çeşidi kalmadı.

21 Ekim 2009:
Hayatımızın en uzun uçuş rekorunu Tokyo'dan İstanbul'a yaptığımız 13 saatlik uçuş ile kırmış olduk. Japonya'dan Türkiye'ye kadar sadece 2 hava sahası kullandık!

1 Aralık 2009:
Yeğenim ile mükemmel bir gün geçirdik, bol bol eğlendik...

19 Aralık 2009:
OnurCUK'un doğum gününü kutladık. Yaşlandığını bir kere daha vurduk yüzüne yüzüne. Bir sürü insan evde toplaştık. Her şeyden daha önemlisi bizler için İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den buralara kadar kalkıp gelen Serkan, Utku, Emir, Burcu, Elif ve Sertuğ oldu.

24 Aralık 2009:
James'in ellerinden çıkmış, 4 Amerikalı, 2 Çinlininde bulunduğu süper bir Christmas yemeği yedik. Maria'nın Apple Pie'ları, James'in ise Banana Roll'ları gecenin muhteşemlerindendi.

30 Aralık 2009:
Bugün kendimden utandım. Hayatımda hiç utanmadığım kadar!

31 Aralık 2009:
Kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum....




(Fotoğraflar (sırasıyla) Onur ŞATIR, H. Aziz KAYIHAN, Il-Jı JANG, Murat AKYOL ve H. Aziz KAYIHAN tarafından çekilmiştir. Poster tasarımları sırası ile Kemal HÜSMENOĞLU ve Yağmur ÇAPACI tarafından yapılmıştır.)

30 Aralık 2009

Seyahatnâme-cik - II.a

Aralık 30, 2009
Özel Bölüm

Güzergâhı sizlerle ilk paylaşalı 100 günü çoktan geçmiş. Bu yüzden yol haritamızı hatırlayalım diye buraya tekrar koyma gereğini hisstettim.

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Bu güzergâh üzerinde Denizli'ye kadar olan kısmı geride bıraktık. Bu esnada Sofya'nın yalan olduğunu da söylemiştim galiba...

Sonrasında ise Kayseri'ye geçtim. Kayseri'ye geçiş süreci tamamen okul ile ilgili işler içindi. Ders kayıtları, Metehan'ın pasaport işleri, gerekli izinlerin alınması... Kısa sürdü Kayseri ziyareti. Kayseri'ye geldikten 8 gün sonra asıl yolculuk başlıyordu... Önce İstanbul'a, oradan da Güney Kore'ye...

3 Ekim akşamı Kayseri Terminali'nden çıktık İstanbul'a doğru yola. İstanbul'a geldiğimizde uçağımıza 13 saat vardı. Bu sebeple Taksim'e geçip orada oyalanmak istedik. Ama ne oyalanmak: 3,5 Saat Galatasaray'ın karşsındaki Simit Sarayı'nda, 3,5 saat İstiklâl'in girişindeki Burger King'de ve 1,5 saatte Simit Sarayı'ndan Burger King'e yürürken geçirdik. Oturduğumuz zaman dilimlerinin bir kısmını da uyuyarak geçirdik. Ancak uyurken, Burger King'de uyumanın yasak olduğunu da öğrendik.

İstanbul'dan sonra rotamız Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri şeklindeydi ve biz yolumuzun kalanını da tamamlamak üzere Taksm'de geçirilen 8,5 saatten sonra havaalanına gittik ve uçağımıza bindik. Böylece Güney Kore'ye olan yolculuğumuz başlamış oldu...

Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

03 Kasım 2009

Seyahatnâme-cik - II

Kasım 03, 2009
1 Japon, 2 Türk, 1 İskoç

İlk Seyahatnâme-cik'te
kısaca bahsettiğim bir macera aslında bu. Güzel bir gündü benim için, Metehan için, hepimiz için.

Her şey Hiro'nun bana facebook üzerinden attığı mail ile başladı. 15-18 Eylül tarihlerinde İstanbul'da olacağını, beni de görmek istediğini belirtmiş. Çok sevindim, gelince onu gezdirebileceğimi, mümkün olursa o gidene kadar İstanbul'da kalacağımı yazdım.

Hiro Tokyo'dan THY uçağı ile geliyor ve saat sabah 06.15'de İstanbul'a iniyordu ayın 15'inde. Benim için ayın 15'i zaten erken başlamıştı (daha doğrusu gece hiç uyumadığım için başlaması sorun olmadı). Sevgili Ana otobüs'e kargo vermişti Üsküp'ten. Onu almak için sabah 8'e 10 kala çıktım Bakırköy, Osmaniye'de Serkanların evinden. Metro ile otogar'a gidiyorum derken Hiro aramaya başladı. Metro'da olduğum için açmak istemedim. Bir kaç kere ısrarla aradı lakin cevap veremedim.

Kargo'mu aldıkan sonra aradım Hiro'yu fakat Hiro'nun mükemmel(!) ingilizcesi ile anlaşmamız biraz güç oldu. Ve'l-hasıl saat 14.00'te Sultanahmet'te olacağımı söyledim. Saat 14.30'da Sultanahmet'te idim lâkin Hiro saat 12'den itibaren beklemeye başlamış Sultanahmet durağında... O sırada da iki arkadaş edinmiş onlarla konuşuyor, tabi arkadaşlar da Türk...

Hiro ile buluştuktan sonra Sultanahmet Köftesicisi'nde yemek yedik ilk olarak. Sonrasında da Sultanahmet Camii'ni, Ayasofya müzesini ve Yerebatan Sarnıcı'nı gezdik. Sevgili Ana İstanbul'a geldiği zaman gizlice sokmuştuk Yerebatan'a Türk ayağına ama tabi allahın japonunu sokamadık aynı şekilde...

Yerebatan'dan sonra günün en ilginç kısmını yaşayacağımız yere, bir çay evi'ne doğru ilerlemeye başladık. Oturduğumuz yerde Metehan Hiro'ya Tavla oynamasını öğretti ve Hiro ilk oyununda Metehan'ı yendi. Hemen sağ masamızda oturan kel bir adam sürekli dikkatimi çekmekteydi. Elinde bir nargile, sürekli çalışanlarla konuşunca oturduğumuz yerin sahibi olduğunu düşünmüştüm. Ne var ki bir anda Hiro'ya doğru dönüp elindeki nergileyi uzatarak "Do you wanna smoke?" demesin mi....

Robert imiş arkadaşın adı. Canı sıkılmış, nargile de biraz acı gelince paylaşmak istemiş. Emlakçı imiş Robert İskoçya'da. "Çok güzel" dediğimde "Eh işte, tatillerimi çıkaracak kadar para kazandırıyor" dedi. O "Eh işte" cümlesini söyleyen Robert sonrasında dünyada gezdiği ülkelerin sayısını bilemdiğini de söyledi. O kadar çok gezmiş yani...

Sonra oturduk bir şiir kitabı okuduk beraber, ben şiirleri çevirdikçe gülmekten yarıldık... ("Manyak gibi" başlıklı bir şiir vardı, şiirden bahsetmiyorum bile...)

Saat geç olduğunda ben Denizli'ye dönmek zorunda olduğum için ayrıldık Metehan ile, Hiro'yu bizim İskoç ile bırakarak...


Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

27 Ağustos 2009

11

Ağustos 27, 2009
Dün gibi... Sanki 6 saat sonra yataktan uyanacağım ve evdeki yokluk dikkatimi çekecek: Annem, Babam ve Ablam. Kafamda oluşanlar belli lâkin her ihtimale karşı komşu Mehmet abiden alınır haber, Murat yoldadır ve ablamın sancıları artınca sabahın köründe hastaneye giderler...

11 yıl geçti üzerinden bu günün. 11 yıl doldu, Murat ilkokulu bitirdi, bir ay içerisinde takımlar içinde 6. sınıfa başlayacak. İlginç bir duygu. Ben sanki hiç değişmedim bu 11 yıllık zaman zarfı boyunca, hep çocuktum, hâlâ çocuğum her ne kadar arkamdan "Dayı! Dayı!" diye seslenen bir ufaklık olsa da...

İki senedir okulun ilk gününde onu ben götüremiyorum okula ama bu sene ben götüreceğim. Hangimiz daha heyecanlıyız bilmiyorum...

Ama yarın mumlarını üfledikten sonra alacağı hediyeler ile en heyecanlı ve mutlu olacak olan o zannedersem. Benim hediyem mi? Hazır tabi ki...


21 Ağustos 2009

Aygar Macerası

Ağustos 21, 2009
Aslında her şeyin başını 4 metrelik teleskop hayali çekiyor... Hayalleri kuran da o, yolculuğu hazırlayıp, planları yapan da...

Ya da, durun durun! Aslında bu astronomi aşkı ve paylaşma arzusu...

15 Ağustos akşamı Denizli'den yola çıktım. Yolculuk bu sefer sadece Kayseri'ye değil, Erciyes Dağı'nın zirvesine yakın 3000 metrelik Aygar tepesi idi. Amaç ise ışık kirliliğinin ne denli olduğunu anlayabilmek için biraz fotoğraf çekmek, biraz gezmek, biraz dağ havası almaktı.

18 Ağustos sabah 11'de Erciyes Üniversitesi'nden başladık yolculuğumuza, bizi 2400 metreye çıkaracak Renault Clio'ya kendimiz dahil 500 kg yükleyerek. (Talas rakım: ~1150 m)

Biz her türlü sorunu beklemekteydik fakat bu 500 kg ağırlık düşündüğümüzden daha fazla sıkıntı açacaktı başımıza ve ilk sürpriz çok geçmeden kendini gösterdi: 2100 metreye geldiğimizde (daha önce arabayı çok zorladığımız için) egzozun boşlukta sallanıyor olduğunu fark ettik...



Tam egzozu yaptık gidiyoruz derken 50 metre kadar ileride büyük sürpriz karşımıza çıktı: Gaz pedalının bağlantısı koptuğu için pedal düşmüştü, bunun da sorumlusu vida yuvalarını kıran karbüratör idi. Bu büyük sürprizden sonra yapacak başka bir şey olmadığı için daha geç olmadan, saat 14.47'de arabanın oradan her birimizin yaklaşık 25 kg olan yüklerini sırtlanıp ayrıldık ve bizi bekleyen 8 km'ye vurduk kendimizi...





Şanslıydık aslında bir konuda çünkü 3,5 km yürüyüşten sonra çıktığımız Sütdonduran Yaylası'ndaki obalardan birinde karşılaştığımız Yaşar Çoban yetişti imdadımıza, rica ettik bizi traktörle bırakması için ve sağ olsun, kırmadı. Biraz soluklandıktan sonra traktörle başladık Sarıgöl'e doğru yolculuğumuza...





Nihayet saat 17 civarında ulaştık Sarıgöl'e. Bu noktadan sonra ne bizim Renault keserdi yolu, ne de traktör. Kendimizi vurduk bu sefer tırmanışa hedef 3000'di. Saat 17.30'da başladık. Lakin biz 2600'e çıktığımızda saat 20.00 olmuştu çoktan. Gece karanlığına kalmadan çadırımızı kurmaya karar verdik (ki çadırı kurmayı karanlıkta bitirdik, sert akşam rüzgarının eşliğinde...)



Çadırı kurar kurmaz ilk iş yemek yedik, planlarımızı yaptık ve tripodlarımızı hazırlayıp fotoğrafları çekeceğimiz alana tripodlarımızı kurduk. İlk 1,5 saat boyunca deneme pozlarımızı aldık. Güzel fotoğraflar çektik, uzun bir süreden sonra güzel bir gökyüzü altında, belki zifiri karanlıkta değil ama zifiri sessizlikte kafa dinledik.

Rüzgardan ötürü başına ağrılar giren bendeniz, uyudu efenim saat 1.30 civarında, en son gözlerimi açtığımda sabah 5 olmuştu. O saatten sonra çadıra balık istifi dizilip saat 10'a kadar uyumaya karar verdik.

Sabah 10'da uyandıktan sonra karar vermemiz gereken ciddi bir nokta vardı: 3000 metreye, yani Aygar tepesine çıkılacak mıydı? Aygar'ın çıkışının bulunduğumuz yere daha dik olması sebebi ile çıkış ve dönüşün toplam 3-4 saat civarında olacak olması, bizi yolumuzdan alıkoyabilirdi. Zira, çadırı da topladıktan sonra saat 11.30 olmuştu ve bizi bekleyen uzun bir yol vardı, ve traktör yoktu... Arabada sorunlar olduğu için erken saatte arabanın yanında olmak çok iyi olurdu çünkü arabaya ulaşmak üzere karanlığa kalacak olsak, bu sefer oradan dönüşümüz de riske girmiş olacaktı.

Aygar'a çıkmaktan vazgeçip, saat 11.40'ta inişe başladık ve verdiğimiz çeşitli molalarla (Sarıgöl'de 1,5 saat yemek ve ihtiyaç molası verdik :D ) saat 16.00'da, 8 km'yi teptikten sonra, nihayet arabanın yanındaydık.



Karpuzumuzu kesip afiyetle yedikten sonra, arabanın sorunlarına yöneldik ve gaz pedalını bağlayan aparatın yerine bir tel parçası yerleştirdikten sonra, bizi aşağıya indirecek hale gelen arabamızın önce yönünü ite kaka aşağıya doğru çevirdik. Sonrasında ise yerine güç bela oturttuğumuz ve sabit durmayan karbüratör ile kaya dolu yollardan geriye döndük.

Tüm bu maceranın en eğlenceli noktalarından biri ise şehir merkezinde son gazla saatte 13 km hızla ilerliyor olmaktı.



Saat 21 sularında nihayet eve dönebilmiştik. Aklanık paklandıktan sonra yataklarımıza kıvrılıp mışıl mışıl bir uykuya daldık.

Yorucuydu, yakıcıydı, az buçuk sorunluyudu lakin, eğlenceliydi ve her bir metresine, her tür yorgunluğuna sonuna kadar değdi...

30 Haziran 2009

Evet, Bu Bir Aşk!

Haziran 30, 2009
Özellikle son 2 haftada gittikçe güçleşen, derinleşen bir aşk. İçtiğin her bir bardak suyu onunla paylaşmak, balkonda oturup beraber güneşlenmek, onun güzel kokusunu doyasıya içine çekmek....

Aslında daha var anlatılabilecek. Ama gün be gün güzelleştiğini, büyüyüp, serpildiğini görmek çok ayrı bir duygu, çok ayrı bir heyecan... Evet, bu bir aşk! Olur mu demeyin, bunları yaşadığını bildiğim bir sürü insan var aranızda... Saklamayın.



Ahh, bir de bu var, kuma diyebiliriz belki de...



Ama ne var ki, hiçbir şey ama hiçbir şey benim kaktüslerim kadar değerli olamaz bu açıdan. Ama yakında olacak, yine kocaman bir kaktüs bahçem olacak...

(NFA'ya teşekkürler!)

18 Haziran 2009

Şaşıran Diyaloglar - II

Haziran 18, 2009
Hâlâ garibim ben insanlar için. İnsanların en çok garipsediği uzun keçi sakallarımı kestim. Artık sıradan uzun saçlı bir insan izlenimi verdiğimi düşündürebilir bu size, lakin hiç de öyle değil. Büyük bir şaşkınlık içinde beni izleyen insanların sayısı sadece %20 oranda azalmış oldu (oturup istatistik tuttum ya...)

Sakallarımı uzattığım bir dönemde yine ilginç bir diyalog başıma gelmişti. Onu aktarmak istedim size... Fakat bu diyalog değildi sanki, çünkü ben hiç konuşmadım...

2007 yazında 10. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği'ne götürmek üzere çadırlarımızı ve matlarımızı arkadaşın evine bırakacağız bir gün öncesinden. Kendisi otogara araba ile geleceği için ona daha kolay olur taşımak diye (bize eşyasız otogara gitmek kolay olacak diye değil yani..). -Bilen varsa- Denizli İstiklal caddesi üzerinde Allı Cami'nin duvarının kenarına yığdık bütün eşyaları. Melis ve Ceyda diğer arkadaşımızı çağırmak üzere onun evine gittiklerinde ben bütün malzemelerin başında, yorgunluğumu atmak için tulumlardan birinin üzerine oturmuş, elimde kovboy şapkam bekliyorum. O esnada yan taraftaki alışveriş merkezinden ellerinde cipslerle çıkan çocuklardan birisi bana doğru yaklaşmaya başladı:

Çocuk: Abi! Sen yabancı mısın?
Aziz: (aldırmaz bir eda ile gülümsedim ve evet dercesine başımı salladım)
Çocuk: (gitmek üzere iken geri dönüp) Peki abi, ingiliz misin sen?
Aziz: (yine aynı tavır ile kafamı salladım)
Çocuk: (diğer çocuğa) Yaa, gördün mü! Ben sana demedim mi ingilizdir diye...

İşte böyle, zamanı ile İngiliz bile oldum ahali...


(Fotoğraf: Burcu Çoban; Minolta XG1, 100 Asa Kodak ProFoto; Ocak 2007, IKEA, Forum Bornova)

04 Haziran 2009

Once Upon A Time In My Life - III

Haziran 04, 2009
Bu yaşıma kadar 5 defa hastaneye yatırıldım. Birini hiç hatırlamıyorum zira 3 günlük iken yatırılmıştım Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ne. 2 ay gibi uzun bir süreden sonra ancak ayrıldım hastaneden. Bugünkü karaciğer sorunlarımın hepsi de o günlerden miras'tır bana. Zira söylendiği üzere benim yaşamam bile mucize imiş. Ne var ki "Madem yaşayacaksın, al o zaman bu ömür boyu seninle olacak" diye bir adet Gilbert Sendromu vermişler yanıma...

Sonrasında ise 3 defa bağırsak iltihabından 1 defada burnumdan geçirdiğim operasyon sebebiyle hastanedeydim. İlk seferinden sonra tekrar hastane yollarına 6 yaşında düştüm. İşte hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biri bu yatışımın ikinci sabahı başladı...

Gözlerime inanamadığım bir manzara vardı pencerede. Manzarayı görürmez o şaşkınlıkla, yanı başımda duran ve tüm gece uyumayan anneme yönelttim soruyu:

Aziz: Anne! Gökyüzü neden böyle iki renkli, ne oluyor?
Perinur: (gülümsedi ve) Sabah oluyor güzel oğlum benim. Güneş doğmak üzere. Daha önce hiç sabah bu vakitte uyanık olmadığın için görmedin tabi. Güneş doğmaya yaklaştıkça gökyüzü güneş'in rengi ile sararmaya başlar, tüm doğu ufku bu rengi alır.
Aziz: Ne kadar güzel... Anne ben her sabah kalksam bunu böyle görür müyüm?
Perinur: Görürsün tabii ki...


Evet sadece sabah oluyordu aslında. Ama ne kadar mutluydum ki, anlatamam; ne sözler yeter buna, ne deyimler... Hayatımın en sevdiğim kadını ile hayatımın ilk gün doğumuna şahit oluyordum...

Yaklaşık iki yıl öncesinde, henüz 4 yaşımdayken de yine buna benzer bir şey yaşamıştım. Bu sefer beni büyüleyen inanılmaz çok sayıdaki yıldızlardı. Niye aynı yerde toplanmışlardı ki...

Aziz: Baba, yıldızlar neden burada daha çok?
Mehmet Ali: Orası bizim galaksimiz. Yani bizim güneşimiz gibi, diğer güneşlerin, yani yıldızların, beraber bulundukları bir yer. Galaksimizin adı ise Samanyolu. Biz de onun içindeyiz. Buradan bakınca sen onun bir kısmını görmüş oluyorsun, o yüzden orada yıldızlar daha çok...
Aziz: Neden Samanyolu demişler ona?
Mehmet Ali: Bizler kağnı ile saman çöplerini taşıdığımız zamanda, tabi kağnı sallana sallana gittiği için saman çöplerinin bir kısmı üstten hep yola dökülürdü. O yolu ay ışığında geçtiğinde toprağın arasında parlayan saman çöplerini görürdün. İşte samanyolu tıpkı o görüntüye benzer...


Ben sordum, anlattı da anlattı babam o gün: Yıldızlar, galaksiler, evren. Benim evren tanımlamam da o gün gelişti, Edwin Hubble'dan 69 yıl sonra.

Ve bu her iki günde de Annem ve Babam birer bilge olmuşlardı gözümde. Kahraman gibiydiler adeta, her şeyi bilen. Her ikisi de cevabı verdiklerinde yaklaşık olarak aynı yaşta idiler: 48.

Bugün bile aynılar gözümde. Astronom olmamı sağlayan, o ışığı bana veren birisi varsa o babamdır, bir çok noktada bildiği "herşeyi" aktardığı ve anlattığı gibi... Bugün hayata ne kadar anlam katabiliyorsam ve gün be gün ne kadar mutlu isem bu da annemin mirasıdır bana.

Ben ne yapsam ne etsem sizin hakkınızı ödeyemem bunu biliyorum... Ama sizi çok seviyorum! Hep mutlu kalın...



(Fotoğraflar: guyfromczech, amylrun)

10 Mayıs 2009

Şaşıran Diyaloglar - I

Mayıs 10, 2009
Ünlü

Garibim ben. En azından Kayseri halkından aldığım izlenim bu... Lakin zaman zaman yediğim haltları düşünürsek, normal bir insan gibi davranmadığımı, yani kelimenin özü ile garip olduğumu ben de itiraf ediyorum. Yazın ayağında bot, sırtında evi olan; bulduğu yere oturan (orta resimdeki İstiklâl Benetton'un önü ve ben adım gibi eminim orada hala %50 indirim yazıyordur, birisi bakıp bana haber etse yaa...), dinlenmek için zaman-mekan ayırt etmeyen; ilginç bir şapka takan, uzun saçlı, uzun sakallı; yeri geldiğinde saçını sakalını ören bir herif ne kadar normal görünebilir?



Kayserilinin açısından da durum aynen böyle: "Ortaam, bu gün bi adam gördüm, adam demeye bin şahit. Adam dicen ama saçı uzun (neredeyse belinde artık :) ), keçi gibi bir karış sakalı var, kısa don giymiş bi dene de altına, çıkmış pisilketin tepesine ordan oraya koşuşturuyo... Bi de şapka takmış hele hiç sorma, sanırsın altındaki pisilket değil at...". Hâl böyle olunca ben sokağa çıkar çıkmaz istisnasız bütün gözler üzerime dikiliyor. Kimisi sadece bir an için bakıp kafasını çeviriyor, kimisi ben yanından geçene kadar gözünü ayırmıyo ve hatta kimisi beni görür görmez olduğu yerde donup kalıp uzun uzun beni seyrediyor, taa ki ben gözden kaybolana kadar.

İşte bu süreçlerde bazen ilginç yorumlar duymuyor değilim: "Şşşt, sataniste bak laaaa!!!", "Sakalını si...min çocuu, tipine bak", "Abla, abla adama bak uzun saçlıııı!!!", "Rakçı olum bu rakçı....", "Şuna bak şuna, arkadan kız, önden keçi!!!"... Düşününce hepsi çok komik, ben gayet eğleniyorum buranın halkı ile, cidden...

Bazen bir çok kişi için en kolay ve mantıklı çözüm benim turist olabileceğim oluyor. Bu yüzden "Hello, how are you?" yada "Abi, sen turist misin?" gibi şeyleri duymuşluğum çok. İşte bu süreçler içerisinde diyalog kurmaya cesaret edebilenler oluyor, ilk şokunu atlatıp. Tabii bu kadar büyük cesareti de çoğunlukla çocuklar gösteriyor...

İşte bu şekilde ortaya çıkıyor Şaşıran Diyaloglar. Şaşkınlığın verdiği soru işaretlerini giderme çabaları ile.. 2 hafta kadar önce de yine benzer bir diyaloğu yaşadım. Bisikletle eve dönerken yakındaki ilk öğretim okulundan çıkmış çocuklardan biri adımı sordu. Soruyu duyunca birden geri geldim ve söz konusu şaşıran diyaloğumuz böylece oluşmuş oldu...

(Sefa, Mehmet ve Şevki adında 3 çocuk ve arkadaşları)

Sefa: Abi, senin adın ne?
Aziz: Ne oldu, niye merak ettin adımı?
Sefa: Ha, yok abi bişi, yok...
Aziz: Tamam, tamam gel buraya... Benim adım Aziz, senin ki ne?
Sefa: Sefa abi benim adım.
Aziz: Ne güzel, kaça gidiyorsun sen Sefa?
Sefa: 3'e gidiyom ben abi.
Aziz: 9 yaşındasın yani?
Sefa: Evet abi. (Tam o esnada arkadaşları gelir)
Aziz: Niye bu kadar merak ettin bakalım adımı?
Sefa: Yok abi, öyle merak ettim, ondan..
Aziz: (çocuklara uzun uzun baktıktan sonra gülümseyerek) Garip görünüyorum di mi size?
Sefa: Evet abi, farklı görünüyon..
Mehmet: Abi saçın niye uzun senin?
Aziz: Bilmem, uzatmak istedim...
Mehmet: Bıyığın da uzun abi senin...
Aziz: Valla, saç-sakal-bıyık, ne varsa uzattım. Üşengeçliktendir belki kimbilir... Sizler kaç yaşındasınız?
Mehmet: 10 yaşındayım abi ben.
Şevki: Ben 8 yaşındayım abi!
Aziz: Peki, bakın neredeyse bir 15 yıl var ben kadar olmanıza, bakalım siz o süreçte ne kadar değişeceksiniz, nelere karar vereceksiniz.
Mehmet: Top sakal bırakcam abi ben...
Şevki: Ben bırakmıcam sakal-bıyık, sevmiyom ben...
Aziz: Gördünüz mü, hepiniz şimdiden bir profil çizmişsiniz.. Hele bi yıllar geçsin bakalım.
Sefa: Abi, okulda öğretmenlerin bişi demiyo mu sana?
Aziz: Yok hayır, demiyorlar. Sizin okullarınız gibi değil üniversite, farklı...
Şevki: Eee, abi hiç kestirmicen mi saçını sen?
Aziz: Askere giderken kestireceğim illa ki.
Şevki - Sefa: (şaşkınlıkla) Abi sen askere gitmedin mi ki? Kaç yaşındasın sen?
Aziz: 23
Sefa: Ee, sen niye gitmedin askere benim abim gitti geldi.
Aziz: Bana "sen önce okulunu bitir, askerlik ondan sonra" dediler.
Şevki: Hee, ben biliyom benim bi abim de gitmedi daha, okuyo diyee...
Sefa: Abi sen gitara mı gidiyon peki?
Aziz: Efendim?
Sefa: Gitara mı gidiyon abi, gitara...?
Aziz: Yok, yok hayır...
Sefa: Peki abi, ünlü müsün sen??
...

Hepsi meraklı gözlerle bana bakıyordu, ben de onlara baktım uzun uzun... Gülümsedim, "Hayır, öğrenciyim ben sadece, ünlü değilim" dedim. Sonra yolladım onları evlerine geç kalmasınlar diye... Gülümsedim ayrıldım aralarından.

01 Mayıs 2009

May Day (Uluslararası İşçi ve Emekçi Bayramı)

Mayıs 01, 2009




Yine 1 Mayıs: 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı. İşçilerin ve emekçilerin, ve onlara gönül ve destek veren insanların bayramı...

Bugün yine her 1 Mayıs'ta olduğu gibi bazı işçi kesimleri çeşitli yürüyüşler düzenlediler. Çeşitli gösteriler yaptılar ve törenlere katıldılar. Yapılan bu güzel törenler ve gösterilerden sonra, yorgunluğu da atmak için kırsal kesimlerde düzenlenen şölenlere katıldı herkes. Çalınan şarkılar eşliğinde eğlenildi. Günün tatil olması sebebi ile kimisi ailesini kapıp çayıra, ormana pikniğe koştu, kimisi ziyaret edemediği sevgili dostlarını ziyaret etti. Her yerde şenlik havası vardı adeta: Genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu sevinçliydi.



Devlet erkanı da boş durmadı tabi. Sendikaların başlarındaki kişiler daha önceden ayarlandığı üzere siyasilerle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüştü. Sonra beraberce verdikleri dostluk ve kardeşlik mesajlarında bugünün önemine bir kez daha değindiler. Siyasiler üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirmek için döndüler çalışmalarına...

Akşam evlerine dönen tüm halk aynı coşkuyu, sofrada aileleriyle beraber tekrar paylaştı, ekrandaki görüntülerle göremedikleri güzel etkinlikleri izledi. Güzel bir bayramdı yine, her zaman olduğu gibi. Güzel 1 Mayıs.

Sonra engin bir huzurla o akşam tekrar yataklara döndü insanlar. Bahar da geliyordu artık. Yarın erken kalkıp bu keyifle güzel bir kahvaltı ne de güzel giderdi...



(Bunlar yurt dışından bir yerden, insanların birbirlerine birazcık daha olsun saygılı olduğu güzel bir ülkeden alınmış 1 Mayıs izlenimleriydi. Bugün 1 Mayıs o ülkede böyle yaşandı. Bunları anlatan arkadaşım da ailesini kapıp kırlara gitti bugünün devamında. Babası için ise çok büyük bir gurur olduğunu söyledi ülkesindeki bu kutlamaların, ülkesi için zamanın en büyük devrimcilerinden biri için... Kazara(!) yanlış fotoğrafları yüklemişim yazıya, kusuruma bakmayın....)


(Fotoğraflar: NTVMSNBC FotoGaleri)

13 Nisan 2009

ve Perdeee.....

Nisan 13, 2009
ve Perde.... Bakın işte yine sahnelerde siz varsınız. Sizler selamlayacaksınız seyirciyi, alkışlar sizin için kopacak. Kimse inandıramaz bana, yalan o ölüm tarihlerinin hepsi. İçimdesiniz, öyleyse yaşıyorsunuz. Zaman zaman gözlerimden bir iki damla yaş olup kaçmaya çalışsanız da mümkünâtı yok, gidemezsiniz bir yere... Haydi şimdi hep beraber selamlayalım seyirciyi, sizin gittiğinizi söyleyenlere inat...











Ve resmini koyamadığım yüzlerce üstâda atfen... Sizler hep var olacaksınız!

18 Ocak 2009

I Don't Wanna Die!!!

Ocak 18, 2009
İçimden geldiği gibi'nin blogunda görünce çok hoşuma gitti sonra neden olmasın dedim bende, aldım elime kalemi, kimisini kopya çektim, kimisini baştan yarattım ve süper yumurtalarımız böylece ortaya çıktı :)... Çok eğlenceli bir süre aynı olayı tekrarlamak istiyorum. Ama yumurtaları kıramıyorum orası ayrı konu. (onurCUK kırıyo... :) )









Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts