05 Temmuz 2009

Kalem Kağıda Dökülür

Temmuz 05, 2009
Yazacak çok şey var... Aslında yazacak değil düzenleyecek toparlayacak ve kurgulayacak çok şey var.

İki yıl kadar önce basılmaya hazırlanmış şekilde ilk kitabımı derledim (böyle ilk kitap deyince çok karizmatik duruyormuş). Kitabı basmaları üzerine arkadaşımın firması olan Sümüklüböcek Yapım ile görüştüm. Çok bir öngörüşme niteliğinde idi. Sorasında ben kitabı biraz daha düzenlemek, ekleme çıkarma yapmak için ek süre istedim. Onları da bir yıl kadar önce yaptım. Sonrasında arkadaşımdan fiyat istedim. Lakin şu anda hâlâ bekliyorum. Galiba Aralık 2009 gibi bu iş neticelenmiş olacak ve ben de ilk kitabıma kavuşmuş olacağım.

Tüm bu süreçler esnasında ikinci bir kitap üzerine yazmaya başladım: Hayatnâme!

Böyle söyleyince kişisel gelişim kitabı gibi durdu. ZizÃ'da yollar etiketi altındaki, başlıkları şehir isimleri olan kısa hikayelerden oluşan bir kitap olacak bu. Gittiğim şehrin o dönem bana kattığı duyguları, heyecanları farklı bir yaşanmışlık üzerinden kurgulayan bir yazı dizisi gibi.. Şimdiye kadar 11 tanesi yazıldı ve daha kağıda dökülecek çok hikaye var.

Tüm bunların üzerine bir de üçüncü kitap peydah oldu başıma henüz iki gün önce... Uzun süredir istiyordum roman tadında birşeyler. Yeni karalamalarımız da bu yönde oldu, hadi bakalım.

Kitaplar bir kenara senaryolar da bitmedi henüz. 9 yıl önce yazdığım Çıkmaz Sokak adlı hikayenin sahne uyarlamasını 8 sene önce yazmaya başladım. Ne var ki ondan 2 sene sonra yazmaya başladığım Hatred isimli senaryo tamamlanmış ve iki kez sahnelenmiş olduğu halde Çıkmaz Sokak'ın senaryosu henüz bitmedi.

Bu yetmezmiş gibi 1 sene önce bir senaryo daha çıktı ortaya: Adamolulu Adamoğlu Adem! 30 tabloluk oyunun 5 tablosunu yazarak büyük aşama(!) kaydetmiş olsam da, yazmam lazım.

İşte bu yüzden daha çok yazmam lazım. Kafada, sağda, solda, karalamalarda, çeşitli defterlede, bir sürü yerde; bir çok şey yazıldı, çizildi lakin adam akıllı düzenlenmedi... Yok, yok oturup yazmam lazım...

03 Temmuz 2009

DUR!

Temmuz 03, 2009
Dur demiş ve durmuşuz! Evet, birisi bize dur demiş ve biz durmuşuz, milletçe durmuşuz! Birisinin bize hadi artık git demesini bekliyoruz. Bize öyleymiş gibi gösterileni üstün görmeye alışmışız. Bakmayın çok ama çok basit bir sorundan bahsedeceğim ben burada ama varın da en ufak sorunlarda bile böyleysek daha büyüklerinde neler oluyordur siz çıkarın.

Duruyoruz, okulda, sokakta, pazarda, çarşıda.. Her yerde! Mesela yaya geçidinde! Duruyoruz öylece çünkü arabaların durmasını bekliyoruz, yolunsa bize ait olduğunun farkında değiliz. Örnekleme için çok saçma bir konuda olabilirim lakin vatandaş olarak ülkenin de bize ait olduğunun farkında değiliz ki yaya halimizle YAYA geçidinin bize ait olduğunun farkında olalım...

Bazılarımız için arabanın durması bile anlamsız geliyor. Araba ya bu, niye duruyor ki? Çünkü bu 'bazılarımız' yol tamamen boşalsın diye bekliyor.

Değişir miyiz diye düşünmüyor değilim. Ama bana değişiriz gibi gelmiyor. Bırakın yaya geçidinde araçların durmasını, yaya geçitlerinden geçen yayaların üstüne aracını sürecek kadar küstah insanlar oldukça, biz bir adım ileriye gidemeyiz.

Dediğim gibi birileri bize dur demiş zamanla ve birimiz de çıkıp "biz niye duruyoruz ya" demiyor. Bu gidişle demeyeceğiz de... Sadece trafikte değil, hayatın her noktasında, her konusunda...

Tavuklu Mantar Sote

Temmuz 03, 2009
Ne lazım:
Kırmızı biber (2)
Yeşil biber (3)
Mantar
Domates (3)
Tavuk göğsü
Kaşar peyniri
Köri
Kimyon
Tuz

Nerede pişirmek lazım:
Wok

Nasıl pişirmek lazım:
Kırmızı ve yeşil biberleri halka halka doğramak ve doğranmış biberleri keyfiniz kadar yağın içinde kavurmak lazım. Biberleri kavurduktan sonra küp küp doğranmış tavuk parçalarını da ocağa atıp köriyi ve tuzu ekledikten sonra kavurmaya devam etmek lazım. Tavuklar iyice beyazladıktan sonra küp küp doğradığımız mantarları ve domatesleri tavukların ve biberlerin üzerini kapatacak şekilde yemeğe eklemek lazım. 15 dakika kısık ateşte bekledikten sonra yemeği karıştırırken kimyonu da ekliyoruz. 5 dakika kadar karıştırdıktan sonra küp küp doğradığımız kaşar peynirini (miktarı tercihen) yemeğin üzerine bırakıp 3 dakika içinde yemeğin altını kapatmak lazım.

(Domatesleri koyduktan sonra karıştırmadan sadece alttaki malzemelerin üzerine yaymamızın sebebi domatesin suyunun aşağı inmesi fakat domateslerin diri kalması. Dolayısı ile ocağı kapatırken domateslerin tamamen pişip pişmediğini önemsemeyin zira o halleriyle lezzete lezzet kattılar.)

Sonra afiyetle yemek lazım... Ellerime sağlık, çok güzel oldu....

(Ne akılsa yemeğin resmini çekmeyi unuttuk efenim, o yüzden bunu koydum, idare ediverin gari..)

"Piç miyiz yahu biz!"

Temmuz 03, 2009
8 sene önce lisedeki tarih hocamız aynen bu ifadelerle anlattı durumu. Konu'nun benzerine NTV Tarih Temmuz sayısında da rastlayınca yazmak istedim.

Konu: Resmî Nikah.

Bize henüz ilkokulda Atatürk ilke ve inkılaplarını işlerken de bize öğretildiği üzere Atatürk "Resmî Nikah" sistemini getirdi.

Aslında bu iş bize öğretilen ya da medyanın bize yansıttığı gibi değil. İşte aynen tarih hocam Fahri Akça'nın söylediği gibi: "Açın televizyonları, gazeteleri okuyun her yerde 'Atatürk resmî nikah sistemini getirdi' der. Peki piç miyiz biz yahu, Osmanlılarda anamız babamız belli değil miydi, kaydı tutulmuyor muydu? Tabi ki de tutuluyordu."

Evet Osmanlı'da kadılar, kadıların olmadığı köy ve kasabalarda imamlar nikah kıyardı. Fakat kesinlikle ve kesinlikle bu evlilikler için "izinnâme" adı verilen bir belge tutuluyor ve bu belge arşivlerde saklanıyordu. Kimse de öyle "Boş ol!" deyince çat diye boşanmıyordu.

Dolayısı ile aslında Atatürk Nikah usulünü değiştirdi, resmî nikah sistemi getirilmedi zira kıyılan nikah her daim resmî idi.

02 Temmuz 2009

BitmeyENler

Temmuz 02, 2009
Bundan 15 yıl kadar önce idi. İlkokul arkadaşlarımızla ders boşluğunda konuşup tartıştığımız bir konu vardı: Demokrasi Meydanı Gençlik Merkezi.

DMGM günümüzdeki park ve/veya forum benzeri alışveriş merkezlerinden birisi olacak şekilde Kasım 1993 yılında inşaya başlandı. O yıllar bizim için çok heyecan verici idi bu. Çünkü DMGM'de açılacak olan mağazalar ve sinemalar konusunda heyecanlıydık. Mc Donald's açılması, cep sinemaları açılması bizim için muhteşem şeylerdi...

1,5 yıl kadar önce İlkokul arkadaşları olarak bir araya geldik ve konuştuğumuz konu 15 yılın ardından aynı idi: DMGM'nin yapılacağı yere Forum Çamlık yapılacaktı ve oradaki açılan mağazalar konuşulmaktaydı. Denizli'deki olaylı Mc Donald's serüvenlerinden sonra (Denizli Mc Donald's 2001 yılının sonunda küçülme politikası kapsamında mahkeme kararı ile kapatıldı. Mağaza sahibi Mc Donald's'a açtığı karşı davayı kazanınca mağaza tekrar açıldı. Karşılıklı davaların sonunda Mc Donald's'ın kapatılmamasına kesin olarak hüküm getirildi. Ne talih ki, mağaza sahibi 2004 yılı başlarında evinde gaz zehirlenmesi sonucu ölmüş olarak bulundu) yeni bir Mc Donald's'ın açılacak olması büyük sürprizdi.

Asıl konuya dönelim, okurken dikkatinizi aradan geçen 15 yılın çektiini düşünüyorum. Evet, DMGM inşaatı yıllar sürecinde asla tamamlanamadı ve 2007 yılında yıkılarak MallTURK firmasına devredildi ve 2008 yılında Forum Çamlık Alışveriş ve Yaşam Merkezi açıldı.

Biraz uzun bir girişti lakin bahsetmek istediğim Türkiye'nin bitmeyENleri ya da bitemeyENleri...

Bugün Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi'ne uğramamla şok olmam bir oldu. Gevher Nesibe Hastanesi 1. Gıyaseddin Keyhüsrev'in, kardeşi Gevher Nesibe'nin vasiyeti üzerine 1204 yılında yaptırdığı dünyanın ilk uygulamalı tıp akademisidir, günümüzde ise Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır yada kullanılamamaktadır. Çünkü müze 2004 yılından beri onarım'da. Peki 800 yıllık bir tarihi abidenin içinde ne denli bir çalışma yapılır ki 5 yıl boyunca devam eder? Kafa kurcalayıcı...

1990 yılında Denizli'de yapımına başlanan ve Uzay Çatı adı verilen mimari yapının ilk defa uygulanacağı kongre merkezi inşaatı 2007 yılında yıkılarak yerine Recep Yazıcıoğlu parkı yapıldı.

Kayseri'de 2005 yılında başlayan tramvay çalışması Seçimler öncesi tamamlanmış gibi gösterilip seçim malzemesi yapılsa da henüz tamamlanmadı. Proje başladığında her şeyin 24 ayda tamamen biteceği söylenmişti.

Pamukkale Ekspresi güzergâhında başlanan yol düzeltme çalışması 1 yılı aşkın süredir tamamlanamadı.

Denizli Merkez'de (merkezden kastım tam göbeği, taksim The Marmara gibi bir yere) 1996 yılında 6 katlı bir bina inşa edilmeye başlandı. Bina'nın kısa sürede kaba inşaatı tamamlandı. Hâlen Kaba inşaat halindeki bina Denizli Çınar meydanında bulunmakta, belediyenin tüm girişimlerine rağmen altındaki dükkan sahipleri tarafından satın alınmış olan bina yıkılamadı. Binanın "İşletilemez" olduğuna dair rapor bulunmakta.

Marmaray...

Hızlı tren projesi (kağıt üstünde 12 yıl önce başlayan ve Erzurum'dan İstanbul'a, Antalya'dan İzmir'e, Denizli'den Eskişehir'e kadar uzunca bir hattı kapsayan proje).

Keçiören Metrosu...

Bu liste uzar gider, hepinizin ekleyeceği bir şeyler, bir proje vardır. Her şeyi düşününce gözün önüne büyük resmi koymak lazım: Türkiye tüm bu bitmeyenlerin arasında neresinde? Atatürk'ün başarılı bir şekilde başladığı, 10 yılda inanılmaz hızlı ilerleyen Türkiye.... İşte henüz bitmeyEN bu olsa gerek.

30 Haziran 2009

Evet, Bu Bir Aşk!

Haziran 30, 2009
Özellikle son 2 haftada gittikçe güçleşen, derinleşen bir aşk. İçtiğin her bir bardak suyu onunla paylaşmak, balkonda oturup beraber güneşlenmek, onun güzel kokusunu doyasıya içine çekmek....

Aslında daha var anlatılabilecek. Ama gün be gün güzelleştiğini, büyüyüp, serpildiğini görmek çok ayrı bir duygu, çok ayrı bir heyecan... Evet, bu bir aşk! Olur mu demeyin, bunları yaşadığını bildiğim bir sürü insan var aranızda... Saklamayın.



Ahh, bir de bu var, kuma diyebiliriz belki de...



Ama ne var ki, hiçbir şey ama hiçbir şey benim kaktüslerim kadar değerli olamaz bu açıdan. Ama yakında olacak, yine kocaman bir kaktüs bahçem olacak...

(NFA'ya teşekkürler!)

28 Haziran 2009

Karadelik!

Haziran 28, 2009
500 GB'lık harici diskimde bir karadelik olduğuna inanıyorum. Yani kesin var bence...

Dün Pardus işletim sistemi kurulu masaüstü bilgisayarımdan Western Digital 500 GB harici diske "Kill Bill 2" filmini klasörü ile birlikte taşıdım. Taşıdıktan sonra her filmi adlandırdığım şekilde bu klasörün adını da değiştirdim ve "Kill Bill: Vol 2 (2004)" yaptım.

Sonrasında filmi izlemek üzere 3 gün önce Windows 7 kurduğum dizüstü bilgisayara taktım diski. Fakat burada açtığımda filmin klasörü mevcut değildi. "Acaba başka yere mi taşıdım yanlışlıkla" endişesi ile diğer klasörlere göz attım. Sonuç olarak dedim ki muhtemelen Windows 7'nin bir sorunu. Hatta hata bildirimi yapmayı da düşündüm, lakin her ihtimale karşı Pardus'ta dosyaları tekrar kontrol etmek istedim.

Bu sefer diski tekrar masaüstüne bağladım fakat sürpriz: Klasör burada da mevcut değil. Ara, tara, yok... Filmi direk taşıdığım için filmi de izleyemediğimle kaldım ortada.

Fakat karadelik şüphesi gittikçe artmaya başladı. Daha önce Heroes'un Sezon 3 klasörünün adını değiştirdikten sonra klasörün içindeki tüm bölümler kaybolmuştu.

Harici diskimin içinde benim haberim olmadan bir piconova gerçekleştiğini ve bunun sonucunda oluşan karadeliğin civarındaki dosyaları yuttuğunu düşünmekteyim. :)

27 Haziran 2009

The Inspiration of J.R.R. Tolkien

Haziran 27, 2009

J.R.R. Tolkien için bir genelleme yapmak zor olabilir aslında lakin benim burada anlatmak istediğim Yüzüklerin Efendisi eseri ile ilgili... Yıllardır içimde tuttuğum büyük sırrı ifşa etmek istiyorum.

Şahsen, büyük bir kandırmacayı ortaya çıkarmak istiyorum. Zira, ayıla bayıla kitaplarını okuyup filmini izlesek de hikayenin orijinalinin J.R.R. Tolkien'e ait olmadığı çok açık. "Bu da nereden çıktı?" dediğinizi duyar gibiyim. Hiç şaşırmadım.

Aslında tarih sayfalarını biraz karştırmış olsa idiniz, ya da belki, İstanbul'un bilimum semtlerinde bir gezintiye çıkmış olsa idiniz konuya vakıf olabilirdiniz.

Şimdi Yüzüklerin Efendisi romanından bir kaç can alıcı nokta seçip olayı sizler için aydınlatmaya çalışacağım.

Efenim; roman içerisinde öncelikle ak sakallı, adı da Ak Gandalf olan bir kahramanımız var. Çok cesur hareketlerle savaş kazanan ve bu uğurda riski göze alan bir kral, Aragorn; Isengard'da bir kule ve bu kule de ateşle oynayan bir adam; yıllarca tam anlamıyla alt edilememiş Mordor; her daim aydınlık olan Mordor semaları; savaş için iki kritik kale, Miğferdibi ve Gondor; Yeşillikler içindeki Shire; Entlerin son resmi geçidi; ölümüne bir savaş; ve yüzük taşıyıcısı, Frodo Baggins.

Örnekler çoğaltılabilir lakin ben bu 12 bağlnatı noktası ile olayları size açıklayacağım.

1. Herhangi bir bulutlu havada çengelköy civarlarında sahilde oturduğunuzda karşı yakada bulutlara vuran ışıkları görürsünüz, orası her daim aydınlıktır, Mordor semalarının her daim aydınlık olduğu gibi... Evet doğru bildiniz, yazarın Orta Dünya dediği yer, tarihte birçok imparatorun, hükümdarın dünyanın tam ortası ilan ettiği İstanbul'dur.

2. Hadi biraz geriye gidelim tarihte ve İstanbul'da yaşanmış ölümüne bir savaşın sayfalarını açalım. İstanbul'un Fethi, ölümüne bir savaş!

3, 4. Zamanla İstanbul'da bir kule yükselmiştir. Zira bu kule'de her daim ateşle ilginen bir adam olmuştur. Beyazıt Kampüsü'ndeki itfaiye kulesi! Yani yazarın gözünden Isengard kulesi... İtfaiyecilerde ateşle oynayan adamlar. Lakin iyi anlamda...

5. Yıllarca alt edilememiş bir imparatorluk: Bizans! (Yazarımız buna Mordor mu demişti?)

6, 7. ...ve bu imparatorluğu alt etmek için iki önemli kale: Anadolu ve Rumeli Hisarları, yani hikayeden hatırlayacağınız Gondor ve Miğferdibi...

8. Yeşillikler içindeki Shire, pardon, Beykoz!

9. Entlerin son resmi geçidi, yani karada yürüyen ağaçlar, yani ağaçtan yapılan gemiler, yani karadan yürüyen gemiler...

10. Bir imparator: Fatih Sultan Mehmet! Aragorn'dan daha zeki, daha usta, daha genç!

11. Büyüye ihtiyaç duymayan bir akıl hocası: Ak Şemsettin. (İşte J.R.R. Tolkien'in yakayı eleverdiği nokta, Ak Gandalf mı demişti?)

12. Yüzük taşıyıcısı mı? Bu savaşta benim bildiğim bir "Sancak Taşıyıcısı" vardı, adaşımdı, adı Ulubatlı Hasan'dı!

Görüyorsunuz ya, J.R.R. Tolkien meğersem nereden esinlenmiş. İstanbul'un fethinden nasıl da etkilenmiş. Kendince kurgulayıp, abartıp kitap yazmış bir de üstüne. Tarihimize sahip çıkalım.

Saygılarımla...



(Not: Yukarıda bahsedilen iddialar hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamakla birlikte, ilk olarak H. Aziz Kayıhan tarafından Şubat 2007'de Kabataş - Zeytinburnu tramway hattındaki araç "Ak Şemsettin" durağına geldiğinde ortaya atılmıştır. Kaldı ki, J.R.R. Tolkien'e saygı büyüktür. Eli öpülesi adamdır. Yukarıdaki sadece arkadaş arasında türetilmiş bir geyikten ibarettir.)

25 Haziran 2009

Trafik Kurallarına Uyalım, Uymayanları Dövelim!

Haziran 25, 2009
Abartmıyorum, ciddiyim. Uymayanları dövelim. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!" demiş atalarımız lakin bu söz günümüz için eksik kalmış. Şöyle olmalı günümüz versiyonu: "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!"

Bu sözü de trafik kurallarını zerre kale almayan insanlara atfediyorum. İşte uymayanları dövelim dememin sebebi de budur, döversek hadi yırtarlar, yok sözle yetinmezlerse ya sakat kalırlar ya da kabristanı boylarlar.

Mesela, bize ilkokuldan beri öğretilen çok temel bir trafik kuralı: Trafikte park eden veya duraklayan araçların önünden veya arkasından yola çıkmayınız.

Ne gereksiz bir kural değil mi? Çünkü o istikamette gelen bir araba, kamyon vs. motorlu bir taşıt ise bir nebze sorun yok. Lakin gelen bir bisikletli ise sonuç nice olabilir? En kötü ve olası sonucu söyleyeyim: Bisiklet sürücüsü ve yaya hayatını kaybedebilir. Peki bu durumda ortalama hızı 15 kmh olan bisiklet sürücüsü mü suçludur yoksa yaya mı?

Hem bu kurala uymayıp hem de bangır bangır bağıran dengesiz insanlara göre yaya sonuna kadar haklıdır. Bisikletlerin trafikte işi ne ki zaten, değil mi?

İkinci bir kural daha: Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakınız.

Çok gereksiz değil mi bu da? Ne gerek var şehir trafiğinde zırt pırt kafayı çevirmeye. Yakınlarda araba sesi varsa bak, yoksa zaten ne olabilir ki? Alt tarafı yapacağınız ani bir atılımla çok kötü bir kazaya sebebiyet verebilirsiniz. Ama önemli değil. Nasıl olsa suçlu olan bisiklet sürücüsü... Ya kardeşim ne işi var bu bisikletlerin trafikte??? Bisiklet denen aleti neden yapıyorlar zaten onu bile anlamış değilim. Bizde de mal gibi iki tane var, ne işe yarıyorsa artık...

Sözü fazla uzatmaya gerek yok efenim özetle; "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!". Yani ne yapıyoruz, trafik kurallarına uyuyoruz, uymayanları da dövüyoruz!

Scientology

Haziran 25, 2009
Kaç gündür gerek Universe Today'de, gerekse Wunderground'da sürekli Scientology reklamları dönmekte. En azından bana sürekli Scientology reklamları denk gelmekte. İşin açığı çok fazla bilmiyorum Scientology nedir ne değildir lakin Nip/Tuck'ta izlediğim kadarı ile az buçuk bilgim var, eğer o da doğru ise...

Benim dikkatimi çeken bir iki şey oldu bu scientology reklamı ve web sitesi ile ilgili... Reklamda bulutlu bir gökyüzü gösteriliyor ve ekranda kocaman LOVE yazıyor. Sonra şimşekler çakıyor birden ve HATE yazıyor. En son gelen "What is the answer?" yazısından sonra ise bulutların arasında 'ahşap' bir kapı beliriyor ve bu kapı aralandıkça 'yeşillikler içinde' bir ortamdan 'nur' yayılıyor her yere ve en sonunda "scientology" yazıyor. Şimdi burada bu ahşap kapı, yeşillikler ve kapının ardından yayılan nur benim kafamı karıştırdı. Karıştırdı demek doğru olmaz lakin benim bir yerden gözüm ısırıyor bu sahneleri.

Dikkatimi çeken 2. şey ise Scientology web sayfasınındaki favicon'un (adres çubuğu yanındaki minik logo) bir haç işareti olması... E, buna daha fazla açıklama yapmayayım artık.

Biraz garip geldi bunlar bana... Hani Scientolog bir okur varsa sonra yanlış anlaşılmasın durum, benim ki naçizane sorular işte.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim. "Ben arada derede kaldım, tutacak bir kulp arıyorum, neye inanacağımı bilemedim" diyenler varsa, Scientology falan uğraşmayın. Ben size Dudeism'i öneriyorum.

Dudeism iyidir, hoştur, kafadır!! Hem Scientology gibi şeylerde olduğu gibi dinin piri olmanıza hiç de gerek yok, bir form doldurduğunuz anda Dudeist Papazı olabiliyorsunuz. Sertifika bile hazırlıyorlar...

Mesela Hristiyanlıkta yok "Son Akşam Yemeği" imiş, Yok Da Vinci'in sırları, şifreleri kodları imiş bir sürü alttan alta şeyler var ya, Dudeism'de onlar da yok. Dude Vinci var, hem öyle şifresi, kodu, modu da yok...

21 Haziran 2009

Seri Katil!

Haziran 21, 2009
Şaşıran Diyaloglar ile yeteri kadar fiziksel görünüşüm hakkında bilgiler verdim. Lakin bugün bir olay yaşadım ki bu kadarı da fazla. Evet, çok fazla!

Bazen günümüzde insanların hangi koşullar altında, hangi düşünceler akıllarına sokularak yetiştirildiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Zira bugün yaşadığım olaydaki zavallı kız çocuğu en 13-14 yaşında idi.

Pikniğe gittik bugün. 6 astronom biraz eğlenelim, stres atalım, doğaya çıkalım istedik. Lafı uzatmaya gerek yok aslında, insanlar neden pikniğe gitmek isterlerse biz de o sebeple gittik... Piknik ile ilgili herşey güzel hoş da, benim bir ara yaşadığım olay hem beni, hem de olayı yaşayan kız çocuğunu yeteri kadar korkuttu.

OnurCUK ile mangal başında iken soğanları mangala koymak üzere doğramam gerekiyordu lakin aldığım bıçak temiz olmadığı için yan taraftaki çeşmeye bıçağı yıkamaya gittim. Benimle eş zamanlı olarak yan masadaki ailenin kızı elindeki sürahiyi doldurmak üzere ayaklanmış. Aynı zamanda çeşmeye ulaştık. (Söz konusu çeşme piknik yapılan masalara en fazla 15 m. uzaklıkta.) Ben çocuğun sürahiyi doldurması için yavaşladım, çeşmeye doğru yürürken fakat kız çeşmenin önüne geldiğinde durup elinde sürahi ile bana bakmaya başladı. Ben de "Sen doldur suyu" dedim. Kız hâlâ bakmakta ve ben anlamadığını düşünerek "Sen suyu doldur benim acelem yok, bıçağı yıkamak için bekliyorum" dedim. Kızın suratı iyice değişti ve o an durumu anladım. Bu sefer ben de tırstım. O an kızın en ufak bir tavrı her şeyi değiştirebilirdi. (Es kaza çığlık falan atmaya kalksa kime, durumu nasıl izah edebilirsiniz ki?) Kızın gözümün önünde renginin attığını gördükçe benim de rengim attı ve sonrasında kız bir kaç adım uzaklaşınca çeşmeden yavaşça, ben de hızlıca çeşmeye doğru yaklaştım (bu esnada kız çeşmenin arkasına doğru saklandı.) Soğukkanlılıkla musluğu açıp bıçağı yıkayıp geriye döndüm.

Mangalın başına geldiğimde tekrar geriye doğru bir bakış attım ve hala çeşme arkasından bana bakmaktaydı. Anlamadığım nokta şu: Kayseri'deyiz. Elinde bıçak olan bir adamın doğal olarak algılanabileceği bir piknik ortamındayız. En önemlisi bende katil ya da sapık tipi yok!

Bir an için o anın benim için de ne kadar zor olduğunu tekrar gözden geçirdim şimdi. Kadın olmak zor bu hayatta, bunu çok iyi biliyorum. İki abla ile beraber büyüdüm çünkü. Belki bu yüzden de bir erkeğe göre kadın ve erkek eşitliği konusunda bu kadar aykırı düşünüyorum zaman zaman.

Ama şimdi de şu açıdan bakıp, bir erkek olmanın zorluğunu da görün şu hayatta: Herhangi bir gün, kalabalık bir ortamda, ortada hiçbir şekilde hiçbir şey yok iken hemen yanınızda oturan kadın çığlığı basıp sapık var diye bağırsa, (bu size hazırlanmış bir komplo da olabilir, tamamen art niyet ürünü bir düşmanlık da...) yapabileceğiniz HİÇBİR şey yok! O an ölümüne yediğiniz dayak ile ortada kalırsınız sadece. İşte bugün geldiğim nokta da buna benzer idi.

Detaylı düşününce zavallı kızcağızın da bir suçu yok. Belki ailenin bile... Ama toplumun bu konuda çok büyük bir suçu var. Hem de çok büyük...

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts