18 Haziran 2009

Şaşıran Diyaloglar - II

Haziran 18, 2009
Hâlâ garibim ben insanlar için. İnsanların en çok garipsediği uzun keçi sakallarımı kestim. Artık sıradan uzun saçlı bir insan izlenimi verdiğimi düşündürebilir bu size, lakin hiç de öyle değil. Büyük bir şaşkınlık içinde beni izleyen insanların sayısı sadece %20 oranda azalmış oldu (oturup istatistik tuttum ya...)

Sakallarımı uzattığım bir dönemde yine ilginç bir diyalog başıma gelmişti. Onu aktarmak istedim size... Fakat bu diyalog değildi sanki, çünkü ben hiç konuşmadım...

2007 yazında 10. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği'ne götürmek üzere çadırlarımızı ve matlarımızı arkadaşın evine bırakacağız bir gün öncesinden. Kendisi otogara araba ile geleceği için ona daha kolay olur taşımak diye (bize eşyasız otogara gitmek kolay olacak diye değil yani..). -Bilen varsa- Denizli İstiklal caddesi üzerinde Allı Cami'nin duvarının kenarına yığdık bütün eşyaları. Melis ve Ceyda diğer arkadaşımızı çağırmak üzere onun evine gittiklerinde ben bütün malzemelerin başında, yorgunluğumu atmak için tulumlardan birinin üzerine oturmuş, elimde kovboy şapkam bekliyorum. O esnada yan taraftaki alışveriş merkezinden ellerinde cipslerle çıkan çocuklardan birisi bana doğru yaklaşmaya başladı:

Çocuk: Abi! Sen yabancı mısın?
Aziz: (aldırmaz bir eda ile gülümsedim ve evet dercesine başımı salladım)
Çocuk: (gitmek üzere iken geri dönüp) Peki abi, ingiliz misin sen?
Aziz: (yine aynı tavır ile kafamı salladım)
Çocuk: (diğer çocuğa) Yaa, gördün mü! Ben sana demedim mi ingilizdir diye...

İşte böyle, zamanı ile İngiliz bile oldum ahali...


(Fotoğraf: Burcu Çoban; Minolta XG1, 100 Asa Kodak ProFoto; Ocak 2007, IKEA, Forum Bornova)

15 Haziran 2009

Spoiler Alert!

Haziran 15, 2009
Geçenlerde bahsetmiştim "High Fidelity" isimli kitaptan. Öğrendim ki kitabın filmi de var imiş. Yapılan yorumlara bakılırsa film gayet de güzel bir film. Ancak benim dikkatimi çeken ve sinirimi bozan nokta şu oldu: Filmin Türkçe adı "Sensiz Olmaz"!

Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz. Kocaman bir spoiler var. Bu yüzden sinir oldum zaten. Kitabı okumaya devam etmek babında benden birşey götürmedi lakin kocaman da bir spoiler verdi. Yahu kitabın adı "Yüksek Sadakat" koy işte filmin adını, ne kasıyorsun konu ile ilgili bir başlık atacağım oraya diye...

Daha sonrasında ise bir şey daha dikkatimi çekti ve biz Türk milletinin ne kadar entrika seven, ne kadar sansasyona, heleyana gelen bir millet olduğumuzu daha iyi anladım: Kitabın Türkçe çevirisinin adı ise "Ölümüne Sadakat". Nedir yani? Ne için, Neden???

Aslında bu nadir bir örnek değil. Bazı filmlerden örnek vermek istiyorum:
  • 27 Dresses - Benimle Evlenir misin?: Evet, kahramanlarımız filmin sonunda evleniyorlar. Ne büyük hayal kırıklığı değil mi henüz filmin ilk dakikasında açığa çıkan. Halbuki filmde konuyu 27 adet elbise üzerine öyle güzel işlemişler ki... Nafile.
  • Wicker Park: Hep Seni Aradım
  • Bourne Serisi, The Bourne Identity - Geçmişi Olmayan Adam, The Bourne Supremacy - Medusa Darbesi, The Bourne Ultimatom - Son Ültimatom: Evet Ne güzel değil mi? Yıllar yılı bir çok insan bu filmleri parça parça izlediler ve seri olduklarını bilmedikleri için neden anlamadıklarını düşünüp durdular. Ben gördüm hâlâ düşünüyorlar...
  • Gone Baby Gone - Kızımı Kurtarın
  • Because I Said So - Ben Sana Söylemiştim: Filmin bir zerresinde Türkçe başlığındaki anlam kastediliyorsa neyim! (Çünkü ben öyle diyorum)
  • Art School Confidential - Jerome'un Planı: Afişi gör, filme gir, ana karakterin adının Jerome olduğunu öğren, filmden çık. Cidden ya, o saatten sonra izlediğinizin gereği yok yani, yeterli... Adamlar filmin sonuna kadar takla atmışlar "Kimin" planı olduğunu gizemli tutmak için, senin yaptığın işe bak...
Bu liste uzar gider ahali... Benim de sinirlerim bozulur gider!

14 Haziran 2009

13 Haziran 2009

The Winner is...

Haziran 13, 2009
Kendimi bildim bileli kaçırmadığım iki organizasyon vardır. Formula 1 ve Eurovision Song Contest. İkisinin de hastasıyımdır. '95'ten beri F1 takip ederim. İzlediğimi net olarak hatırladığım ilk Eurovision ise '93 yılındakidir.

Bunca yıl Eurovision şarkı yarışmasını takip ediyor olmak, kaçırmamak bir yana her zaman da katkımı ortaya koymuşumdur (öğrencilik yüzünden son 5 seneyi saymazsak). 2003 yılında annemle birlikte Tatu'ya oy atmışlığımız vardır potansiyel rakibimiz olmasına rağmen.

Ve'l-hasıl uzun süredir Eurovision şarkılarını tekrar tekrar dinlerken 1. gelen şarkıları düşündüm. Eurovision ile ilgili en büyük tezim şudur: Herkes istediği kadar politika karışıyor oylamaya desin (evet öyle) lakin 1. şarkı kesinlikle hak etmiştir birinciliği.

Neyse efenim, bir değişiklik olması için Eurovision'da 1956'dan bugüne birinci gelen şarkıları seçtim Amarok'ta ve kronolojik sırada dinlemeye başladım. İnanılmaz güzel bir müzik şöleni oldu çünkü parçadan parçaya müziklerdeki değişimi, yıldan yıla tarzlardaki değişimi fark etmek çok hoştu.

Daha sonra bencillik yapmamak için 1956'dan günümüze Eurovision Song Contest birincilerini derledim sizler için.

Siz 192,6 MB büyüklüğündeki bu arşivi indirirken de birazcık tatmin etmek için tüm Eurovision şarkıları arasından en güzeli olan 1995 Eurovision birincisini buradan paylaşmak istedim...

Norveç, Secret Garden - Nocturne


St. ZizÃ

Haziran 13, 2009

Her ihtimale karşı, elimden kaçırmamak için saat 07.01'i 12 saniye geçe facebook kullanıcı adımı stziza olarak almış bulunmaktayım. Ziyaret etmek isteyenler, http://facebook.com/stziza adresinden bana ulaşabilirler...

(Her ihtimale karşı not: Facebook'tan gönderilen postalara tenezzül etmem. E-posta adresim blogger profilimde de, facebook profilimde de yazmaktadır.)

10 Haziran 2009

Bu Vatan!

Haziran 10, 2009
Bu vatanı satsak mı n'apsak diye düşünüyorum bazen... Aslında bunu düşünen ben değilim. Sağdaki soldaki gereksiz ve boş yorumların çıkar noktaları burası. Bu boş ve gereksiz yorumlar neler mi? Buyrun:

"Ne yapacaksın Türkiye'de bir üniversite okuyup, iş bulacağını mı zannediyorsun? Türkiye'de okumakla bir gelecek kazanılmıyor artık..."

"Avrupa vatandaşı oldun muydu oldu bitti, kurtardın geleceğini!"


"Türkiye'de artık ekmek aslanın ağzında değil, midesinde..."


"Üniversiteyi mi kazandın, hayırlı olsun bakalım, işsizlik ordusu yeni bir birey kazandı."


"Bu ülkenin sorunları artık çözülebilecek raddede değil..."


"N'apcan bilmem ne olup git mühendis ol!"


"N'apcan bilmem ne olup git öğretmen ol!"


...ve son darbeyi vuran da son iki madde oluyor bu konuda.

Hayır, anlamadığım nokta şurası: Burası benim ülkem, zamanında benim dedemin kurtarmak için ter döktüğü, atalarımın kan döktüğü, benim annemin ve babamın ülkeyi daha ileriye götürmek adına yeni bireyler yetiştirdiği güzel ülkem. Burası BENİM ülkem! Tek bir soru; ben ilerletmeyecek ve ben bu ülkeden kaçacaksam kim ileriye taşıyacak ülkeyi? Sorarım size...

Biz ülkeye son yıllarda kocaman bir işsizlik ordusu yetiştirmedik, kocaman bir mühendis ve öğretmen ordusu yetiştirdik, ihtiyacın üstünde mi hiç düşünmeden. İlahiyat, Fen, Edebiyat, İİBF, Güzel Sanatlar ve Eğitim Fakültelerinin hatta ve hatta Meslek Yüksek Okulları'nın öğretmen yetiştirdiği bir ülke haline geldik. bu ülkenin çok iyi bir idareciye, su ürünleri uzmanına, seyise, astronoma, biyologa, programlamacıya ihtiyacı var diye de düşünmedik. Kaldı ki bu sınıfa verilebilecek yüzlerce örnek var, yüzlerce...

Sonrasında ise kendi yarattığımız sorundan kaçmaya çalıştık ve bunlar oldu. Avrupa'da yaşayan, Avrupa'da bir süre vakit geçirmiş her kıçıkırık, düşüncesiz insan için Türkiye lanet bir yer, Avrupa ise cennet olarak gösterildi. Gençlerimiz her yaz Amerika'nın işçi açığını kapatmaya gitti ve gitmeye devam ediyor...

Kim bu vatan için bir iş yapıyor? Kim gerçekten kendine sağlam bir geleceği üniversitenin çok öncesinde hazırlamaya çalışıyor? Kim gerçekten bu ülkeyi ileri taşımaya çalışıyor? Birileri lütfen ben yapıyorum desin ve yaptığını göstersin...

Kesinlikle ve kesinlikle yurt dışına çıkmayı, yurt dışında Yüksek veya Doktora yapmayı kınamıyorum aksine kendim de düşündüğüm gibi yapanları da tebrik ediyorum, bu ülkeye henüz faydası varken geri dönmek koşulu ile...

Milliyetçi bir insan falan değilim. Zira kafamdaki düşünceleri de bilseniz bu düşünce yapısı bu yazıyı nasıl oldu da yazdı diyebilirsiniz. Lakin bu konu çok apayrı. Ben yıllarca bu ülkenin ekmeğini yedim, yazları bu ülkede çalışıp paramı kazandım, kendime zanaat edindim, sanat icra ettim. Yeri geldi simit sattım. Rabıta çakmasını öğrendim babamdan (bir öğretmen olmasına rağmen) ve inşaatlarda çalıştık beraber. Çilingirlik yaptım, fotoğraf stüdyosunda çalışıp uzun süreler kameramanlık - fotoğrafçılık yaptım. Markette çalıştım, yeri geldi karpuz sattım. Tarlaya pamuk toplamaya gittim, marul çapasına gittim, tütün dizdim. Sahne aldım bir çok oyunda, yönetmenlik yaptım sonra tecrübelerimle... Ben bunların hiçbirinden utanmadım, aksine gurur duydum! Kendime bir gelecek hazırladım. Her ihtimal karşılığında bu ülkeye bir şekilde fayda sağlamak istedim, bu ülkede kazanmak istedim! Astronom olmak istedim 4 yaşımdan beri ve o isteğimi yerine getirdim. Çok istedim ve daha çok başaracağım şey var...

Bu bir serzeniş, belki bir yakarış oldu lakin bana hiçkimse ama hiçkimse, üniversitelerin işe yaramaz olduğunu, insanların üniversiteyi kazandıktan sonra işsiz kaldığını söylemesin. Bu ülke insanı kendi hayalindeki işi yapmadıktan, hayali için çabalamadıktan, çalışmadıktan sonra manzara böyle görünebilir. Lütfen bu perdeyi kaldırın gözlerinizin önünden.

Benim ülkem kıçıkırık, yetersiz, geri kalmış, çökmüş, sorunlardan bunalmış, bitmiş bir ülke değil.

Sırılsıklam

Haziran 10, 2009
Herkes yağmurdan kaçarken,
Yağmura inat oradaydık
Herkesten kaçarcasına...
Yağmur dindi,
Bu sefer biz kaçtık
Oturduğumuz bankın
Islanmayan yerlerinden...
Kaçtık,
Yağmurun indirdiği
Sırılsıklam aşkı
Üstümüzde unutarak...




















Eylül 2007

(Fotoğraf: hpaoloh)

Once Upon A Time In My Life - IV

Haziran 10, 2009
Bir kaç gün önce Nick Hornby'ın "High Fidelity" isimli kitabına başladım. Kitabın henüz başında yazar karakterin yaşadığı en akılda kalıcı 5 ayrılığı kronolojik sıraya göre ele almış.

Okudukça benim ayrılıklarım aklıma geldi. Düşündüm, düşündüm... İlişkilerimde ayrılan taraf olmadım pek. Genelde terkedilen, yada ayrılmayı kafaya yerleştirmiş ve terkedilmeyi beklemiş taraf oldum (bu ne ya? :) ).

Okudukça benim de kendi listem gözümün önüne geldi. Sonrasında ise ne akılda kalıcı, ne üzücü, ne de saçma ayrılıklarım geldi aklıma. (Ayrılıklarımın ve ilişkilerimin önemsiz ayrıntılarını burada paylaşmak size ne kadar doğru gelir, kız arkadaşlarım açısından bakıldığında, bilemem lakin bana yazmak mantıksız gelmedi.) İlk aklıma gelenler en anlamsız ayrılıklarım oldu ve ben de 6 kişiyi ele aldım kronolojik sırada...

1. XY
XY deyip isim vermiyorum çünkü ne kadar anlamsız bir ayrılık olsa da sonu hoş olmayan bir hikaye. Anlamsız olmasının yanında ilişki süreci de bir o kadar, o yaş insanının kaldıramayacağı kadar depresifti. Sürekli intihar etmeyi düşünen bu kızın aslında bu tarz konularda ciddi olduğunu hiç düşünmemiştim. Tabii bu mevzuuların ayrılık süreci ile bir alakası yok. O dönem ilişkimiz okuduğumuz okuldan mezun olduğumuzda bitti. En son bana söylediği şey "Okul bittikten sonra biz görüşemeyeceğiz büyük bir ihtimalle, ben sadece mutlu olmanı isterim hep..." oldu. Okulun son günü okula gelmedi ve evet, biz sonra bir daha görüşemedik. Ondan aldığım son haber yerel televizyon kanalında verilen bir haber idi. Bir gece cinnet getiren XY babasını bıçaklayarak öldürmüştü. Sonrasında bir bir konuştuklarımız, anlattıkları canlandı kafamda lakin çok geçti herşey için. Anlamsızlığa göre sıralayacak olsaydım 2. sırada gelirdi lakin ayrılığımızdan 4 ay sonra gerçekleşen bu olay karşısında üzülmemek mümkün değil...

2. Pınar O.
Ayrılığı önceden sezmiştim zaten fakat anlamsız geliyordu. Ortada herhangi bir şey olmadığını düşünmekteydim. Bir akşam gelen mesaj bu ayrılığı doğrulamış oldu. 2 gün sonra görüşüp bu konuyu konuşabileceğimizi söyledim ve o gün buluştuk. "Son zamanlarda senin babaannen vefat etti, hemen sonra benim ki vefat etti, zor zamanlar geçirdik, yürümedi ayrılalım." cümlesinin üstüne gayet rahat bir şekilde "E iyi o zaman, sen bilirsin. Nasıl istersen..." dedim. Daha ne denilebilirdi ki! Fakat takip eden 3-4 ay boyunca benimle bütün irtibatını kopardıktan sonra bir gün ders çıkışı onu evine doğru bırakırken hiç beklemediğim bir soru geldi: "Neden hemen kabul ettin ayrılmayı?"

Ayrılığın anlamsız olduğuna zaten o gün karar vermiştim, bu soru sadece teyit etmiş oldu.

3. K. Burcu P.
İlişkinin son 3 günü üzerine...
1. Gün: Mükemmel giden bir ilişki. Gökova'da güzel bir tatil. Beraber çıkılmış güzel bir tekne gezisi.
2. Gün: Duygusal olarak soğuk ve uzak, fiziksel olarak kaçamak fakat görünmesi gerektiğini düşündüğü kadar yakın davranan bir kişi...
3. Gün: "Yaa, ben sana herşeyi anlatmaktan sıkıldım...", "Seninle çok fazla vakit geçirmekten sıkıldım...", ...., "Ben senden sıkıldım!"

Tüm bunlar üzerine söylenen ayrılık sebebi: "Bak, önümüzde önemli bir sınav var. Ben seni çok seviyorum, aklımı fikrimi bürümüş durumdasın. Ama bu sınava konsantre olabilmek için seni aklımdan çıkarmak zorundayım!"

4. Canan B.
Benimle toplasanız 1 saat geçirememiş bir insandı kendileri. Ne var ki gerçekten çok tatlı, çok iyi niyetli ve çok süper bir insandı. Fakat pek konuşmayan bir insan olduğu gibi benimle de hiç konuşmadı. Belki abartıyorum ama toplasanız belki 10 cümle kurmamıştır. Bunun üzerine iki gün görüşmedikten sonra arkadaşlarının gazı üzerine "Aramızda ne sorun var?" sorusu cidden sorun oldu. İki gün sonra bu ilişkinin yürümediğini ve ayrılmamız gerektiğini söyledim. "İyi öyle olsun madem..." cevabı olayın anlamını tamamen aldı götürdü...

5. Denizhan C.
Benden 7 yaş büyük olan sevgili kişiye ailesinin damat konusunda ki baskısı ve önceki zamanlardaki sorunlu (aşiret meseleleri) ilişkileri nedeniyle böyle bir ilişkinin yürüyemeyeceğini söyledim. Sonra bir daha görüşmedik.

6. Marta K.
Polonya'ya ilk gidişimde kaçamak başlayan ilişki ile ilgili, döndükten bir hafta sonra msnde alınan "Bu ilişki yürümez herhalde yaa..." şeklindeki kararlardan sonra ayrılık hususunda karşılıklı mutabık kalındı. En anlamsız olarak da bu ayrılık başı rahat çeker.


(Fotoğraf: DefnoteDizzle)

08 Haziran 2009

My Very Final Exam

Haziran 08, 2009

...ve böylece sınavların sonuna geldik efenim! Son sınavıma da bugün girmiş bulunuyorum. Tabii son sınavım diyorum lakin sadece sezon sonu bu. Tamamen bitmiş değil. Umarım gelecek sene finalimi yapıyor olacağım...

Kısaca, Değişen Yıldızlar sınavı ile bu seneyi kapattık, saygılarımla...

04 Haziran 2009

Once Upon A Time In My Life - III

Haziran 04, 2009
Bu yaşıma kadar 5 defa hastaneye yatırıldım. Birini hiç hatırlamıyorum zira 3 günlük iken yatırılmıştım Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ne. 2 ay gibi uzun bir süreden sonra ancak ayrıldım hastaneden. Bugünkü karaciğer sorunlarımın hepsi de o günlerden miras'tır bana. Zira söylendiği üzere benim yaşamam bile mucize imiş. Ne var ki "Madem yaşayacaksın, al o zaman bu ömür boyu seninle olacak" diye bir adet Gilbert Sendromu vermişler yanıma...

Sonrasında ise 3 defa bağırsak iltihabından 1 defada burnumdan geçirdiğim operasyon sebebiyle hastanedeydim. İlk seferinden sonra tekrar hastane yollarına 6 yaşında düştüm. İşte hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biri bu yatışımın ikinci sabahı başladı...

Gözlerime inanamadığım bir manzara vardı pencerede. Manzarayı görürmez o şaşkınlıkla, yanı başımda duran ve tüm gece uyumayan anneme yönelttim soruyu:

Aziz: Anne! Gökyüzü neden böyle iki renkli, ne oluyor?
Perinur: (gülümsedi ve) Sabah oluyor güzel oğlum benim. Güneş doğmak üzere. Daha önce hiç sabah bu vakitte uyanık olmadığın için görmedin tabi. Güneş doğmaya yaklaştıkça gökyüzü güneş'in rengi ile sararmaya başlar, tüm doğu ufku bu rengi alır.
Aziz: Ne kadar güzel... Anne ben her sabah kalksam bunu böyle görür müyüm?
Perinur: Görürsün tabii ki...


Evet sadece sabah oluyordu aslında. Ama ne kadar mutluydum ki, anlatamam; ne sözler yeter buna, ne deyimler... Hayatımın en sevdiğim kadını ile hayatımın ilk gün doğumuna şahit oluyordum...

Yaklaşık iki yıl öncesinde, henüz 4 yaşımdayken de yine buna benzer bir şey yaşamıştım. Bu sefer beni büyüleyen inanılmaz çok sayıdaki yıldızlardı. Niye aynı yerde toplanmışlardı ki...

Aziz: Baba, yıldızlar neden burada daha çok?
Mehmet Ali: Orası bizim galaksimiz. Yani bizim güneşimiz gibi, diğer güneşlerin, yani yıldızların, beraber bulundukları bir yer. Galaksimizin adı ise Samanyolu. Biz de onun içindeyiz. Buradan bakınca sen onun bir kısmını görmüş oluyorsun, o yüzden orada yıldızlar daha çok...
Aziz: Neden Samanyolu demişler ona?
Mehmet Ali: Bizler kağnı ile saman çöplerini taşıdığımız zamanda, tabi kağnı sallana sallana gittiği için saman çöplerinin bir kısmı üstten hep yola dökülürdü. O yolu ay ışığında geçtiğinde toprağın arasında parlayan saman çöplerini görürdün. İşte samanyolu tıpkı o görüntüye benzer...


Ben sordum, anlattı da anlattı babam o gün: Yıldızlar, galaksiler, evren. Benim evren tanımlamam da o gün gelişti, Edwin Hubble'dan 69 yıl sonra.

Ve bu her iki günde de Annem ve Babam birer bilge olmuşlardı gözümde. Kahraman gibiydiler adeta, her şeyi bilen. Her ikisi de cevabı verdiklerinde yaklaşık olarak aynı yaşta idiler: 48.

Bugün bile aynılar gözümde. Astronom olmamı sağlayan, o ışığı bana veren birisi varsa o babamdır, bir çok noktada bildiği "herşeyi" aktardığı ve anlattığı gibi... Bugün hayata ne kadar anlam katabiliyorsam ve gün be gün ne kadar mutlu isem bu da annemin mirasıdır bana.

Ben ne yapsam ne etsem sizin hakkınızı ödeyemem bunu biliyorum... Ama sizi çok seviyorum! Hep mutlu kalın...



(Fotoğraflar: guyfromczech, amylrun)

01 Haziran 2009

Daejeon, S.Korea

Haziran 01, 2009

Daejeon güzel şehir. Gezmek görmek için de çok ideal. Avucumun içi gibi iyi biliyorum Daejeon'u. O yüzden biraz turistik amaçlı bir tanıtım yapayım dedim.

Yaklaşık 2.000.000 nüfusu olan bir metropol. 5 ana semte ayrılan şehir, 2002 Dünya Kupasın'da Güney Kore'nin İtalya'yı elediği stadı da içinde barındırıyor. Şehirde 3 üniversite, 1 enstitü ve bir adet bilim merkezi bulunmakta.

Konaklamak için en güzel yerler Yuseong-gu'da. Hatta şehrin kalbinin bu semtte attığını söyleyebiliriz. Üniversiteler, Kore Gelişmiş Bilim Enstitüsü, fuar ve bilim merkezi de bu semtin çevresinde konuşlanmış durumda. Şehrin yönetimle alakalı tüm birimleri ise Yuseong-gu semtinin hemen yanında ki Seo-gu semtinde bulunmakta. Aynı zamanda kesinlikle görülmesi gereken Doğa Parkı'da bu iki semtin tam sınırında, fuar ve bilim merkezinin bitişiğinde bulunuyor.

Konaklama Daejeon'da çok sıkıntı değil. Çok güzel oteller ve moteller bulunmakta. Otel fiyatları Türkiye'ye göre kıyaslandığında ucuz kalıyor. Bazı moteller ise otelleri aratmayacak kadar rahat ve güzel. Genel olarak piyasa Türkiye ile aynı veya Türkiye'den daha ucuz. Özellikle alkol tüketen insanlar için alkol'ün çok ucuz olduğunu belirtmem gerek (50cl bira 1,5 TL). Şehirde metro ile ulaşım çok rahat olduğu gibi otobüsle de her yere rahatça ulaşmak mümkün. İlginçtir ki yaşayan müslüman sayısı da azımsanmayacak seviyede.

Gidin, gezin tadını çıkarın. Her şeyin yanında Güney Kore'nin Türk vatandaşlarına vize uygulamadığını da belirtmem gerek. En az 6 ay süreli geçerli bir pasaport ile en fazla 6 ay boyunca elinizi kolunuzu sallaya sallaya gezebiliyorsunuz bu ülkede.

Şimdi ben bu kadar bilgiyi niye verdim size. Öncelikle ben Daejeon'a veya Kore'ye falan gitmiş değilim. Lakin bu sene Uluslararası Uzay ve Havacılık Kongresi Daejeon'da yapılacak. Bunun öncesinde ise uzay sektöründeki amatörler ve genç profesyoneller için Uzay Nesli Kongresi'ni (Space Generation Congress) düzenleniyoruz. SGC'ye 129 gün kaldı. Biz de Organizasyon komitesi olarak tabiri caizse eşşekler gibi çalışıyoruz. Sevgili ben ise bu kongrenin lojistik işlerinden sorumluyum. O yüzdendir ki şu son 3,5 hafta içinde oteliydi, kongre salonu idi, ulaşımıydı sosyal etkinliğiydi, restoranıydı derken Daejeon'a henüz gitmeden, altını üstüne getirmiş oldum şehrin. Cacığım çıktı. İşin güzel tarafı kongre genel hatları ile ortaya çıktı ve geriye kabası hazırlanan herşeyi netleştirmek kaldı.

Lafı uzatmadan da söyleyeyim, ekim'de Kore'ye tatil'e gitmek isteyen varsa ben takarım peşime. Gider güzel güzel gezer geliriz. Bir de benim Daejeon'u gayet iyi bildiğimi düşünürseniz yaşadınız...

Eee, ne diyorsunuz, var mı peşime takılan?

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts