14 Şubat 2010

St. Valentine Günü

Şubat 14, 2010
14 Şubat 2009 tarihinde yazmış olduğum yazıyı tekrar yayınlamak istedim.

Bugünde ve her günde sevginin anlamını kavrayan, mağaza mağaza dolaşmayıp, sevdiğine verdiği değeri ortaya koyanlara selam olsun...

Sevgililer günü olarak da nitelendiriyoruz çoğu zaman. Zaten Valentine ismi de bir çok dilde sevgili, sevilen kişi, hoşlanılan kişi anlamlarını kazanmış durumda. Dolayısı ile nedir bu Sevgililer günü zımbırtısı?

Orijinal hikayeyi biliyorsunuz belki çoğunuz. Birazcık kendi süslememle ve eklemelerimle anlatayım istedim...

Rivayetlere göre 4. yüzyılda geçer hikaye. İsimler ve mekanlar kifayetsiz benim için. Tarihte herhangi bir yerde bu olayın yaşanmış olması bile acı en nihayetinde... Eski zamanlarda fetihler, zaferler en büyük güç ve kudret göstergesi olarak kabul edilirdi. Bu yüzdendi ki krallar, padişahlar hiç durma savaşırlar, sefere giderlerdi. Her kral kendinde iddialı, kendince daha güçlü idi. Fakat güç yanında hırsı barındırıyorsa, önü alınmayacak şeylere gebe demektir zaman. Bu koşullarda her kral ise askerleri daha güçlü olsun, orduları daha büyük olsun isterdi. İşte o krallardan birisi, bir ferman yayınlar: "Sevgi, aile yapısı, eş, nişanlı, çocuklar askerlerimin gözünü arkada bırakmakta, duygusal ve zaman zaman fiziksel olarak onları güçsüz kılmaktadır. Sözüm odur ki bu günden itibaren hiçbir asker evlenmeyecek, sevdiği ile bir araya gelmeyecek, gerekirse uzaklaştırılacaktır." Gönül ferman dinler mi hiç! Kral konuşadursun, sevenler gizlice bir araya gelmeye başlamışlardır bile. Bölgenin papazı olan Aziz Valentine kralın emirlerine uymamakta kararlıdır ve gizlice sevenleri evlendirmeye devam eder. 3 hafta, 5 hafta derken kralın kulağına gider bu evlilikler ve Aziz Valentine kralın huzuruna çıkarılır. Kral ondan tek bir geçerli, mantıklı sebep ister. Papazın cevabı "Sevginin karşısında hiçbir koşulla durulmaz" olunca ölüme mahkum edilir. Aziz Valentine bir 14 şubat sabahı kralın emri ile öldürülür. Aziz Valentine'in adı diyardan diyara, kulaktan kulağa yayılır. Bu çağrı içten içe şunu fısıldar insanların kulaklarına: "Sevginize sahip çıkın, koruyun onu!"

Aziz Valentine'in de dediği gibi, sevgi, önünde durulamaz yüce bir şeydir. Hiç kimse ve hiçbir şeyin gücü yetmez ya durdurmaya, her 14 şubatta düşünürüm, ne kadar seviyor insanlar diye. Sevgilerini, sevdiklerini ne kadar koruyorlar diye...

14 Şubatı benim için herhangi sıradan bir günden ayıran bir etki yok. Zira her günümü birşeylerle özel kılsaydım bu şekilde mutlu olamazdım diye düşünüyorum.

Canı pahasına da olsa kendini sevgiyi korumaya adamış Aziz Valentine'i saygıyla anıyor, üstüne alınmak isteyen herkesin ise sevgililer gününü kutluyorum...

20 Ocak 2010

Hergün Bi Hikaye

Ocak 20, 2010
Bir gün daha battı işte... Hikayeler başlasın kulağımıza çalınmaya. Çalınsın ki kulağımıza, bize yarını getirsin; güzel ve dürüst bir yarın... Huzurla...

Bi hikaye düştü yine bu sayfalara, bugünün hikayesi ile başlayan...

Amaç her gün bir hikaye değil, her günün bi hikaye olduğu gerçeği...

Başladık hikayeleri çalmaya, umarım böyle de gider...


Saygılarımla...

18 Ocak 2010

AYÖP - AYıplanası Öğretmenler Platformu

Ocak 18, 2010
Ayöp (Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu) adında bir oluşum varmış. Türkiye'deki koşullar düşünüldüğünde böyle bir yapılanma olması ve öğretmenlerin haklarını arıyor olması güzel...

Ne var ki bu öğretmenlerin atanmayı hak etmediklerini alenen belirtmeleri de bir o kadar garip. Aşağıda alıntılar yaptığım yazıyı yazan kişi de atanmayı isteyen bir öğretmen:

"Ayöp(KAYSERİ) olarak16.01.2010 tarihinde Almerin önünde..."
  1. Parantezden önce boşluk bırakılır.
  2. Tarihlerden önce de boşluk bırakılır.
  3. Almer özel isim olduğu üzre "Almer'in" şeklinde yazılması gerekir.
"Şubat Atamaları Geri Getirilsin,KPSS Kaldırılsın,Ücretli Köle Olmayacağız..."
  1. Noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakılır.
"Pankartlarımız ve el ilanlarımızla aynı zamanda insanları bu konuda duyarlı olmaya çağırdık"
  1. Anlatım bozukluğu: Yukarıdaki anlama göre pankartlar ve el ilanları ile birlikte insanları da duyarlı olmaya çağırmışlar, ancak pankartları ve el ilanlarını öncelikli tutmuşlar. "Aynı zamanda" kaldırıldığında cümle asıl anlamına kavuşuyor.
"...ederken kendisinin zapıta amiri olduğunu ifade eden sivil kıyafetli biri..."
  1. Zabıta.
  2. İfade etmek: anlatmak. İddia etmek: sözünde direnmek, bir iddia ileri sürmek.
"...el ilanı dağıtmamızı söyledi bizler söylenilenleri yerine getirmemize rağmen..."
  1. Cümle sonlarında nokta (.) kullanılır.
"...şikayetçi olacağını söylerek..."
  1. söyleyerek.
"...karakola çağırıldık."
  1. Ünlü düşmesi, ikinci hecesinde dar ünlü ( ı,i,u,ü ) bulunan kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıkları zaman ikinci heceye ait ünlünün düşmesi olayıdır. "Çağrıldık".
"AYÖP-Kayseri ye yapılan..."
  1. Türkçe'de özel isimler ile ekleri ayırmak için kesme işareti (') işareti kullanır. Arada boşluk bırakılmaz.
"...Öğretmenler Platformu (AYÖP) nezlinde kabul edilebilir..."
  1. Nezdinde: Yanında, huzurunda, gözetiminde.
"Bu yasal , meşru..."
  1. Virgülden önce kelime ile virgül arasında boşluk bırakılmaz.
"...engellenmesi mümkün değildir.Ki emniyet güçlerinin..."
  1. Noktadan sonra, yeni cümleye başlamadan önce boşluk bırakılır.
  2. Cümleye bağlaç ile başlanmaz.
"...zabıta görevlilerinin bu şekilde üzücü bir yaklaşımda bulunması da tarafımızdan ayrıca manidar olarak görülmektedir."
  1. Manidar: Anlamlı.
  2. "ayrıca" kelimesinin cümlede kullanılması gereksiz.
"...AYÖP güçlenerek Tüm Ataması Yapılmayan Öğretmenlerin taleplerini..."
  1. T, A ve Y harfleri küçük yazılması gerekiyor.
"...arkadaşlarımıza geçmiş olsun diliyoruz."
  1. "Geçmiş olsun" dilenmez. "Geçmiş olsun" başlı başına bir dilektir. Geçmiş olsun denir (geçmiş olsun diyoruz).
Türkçe'yi mükemmel bir şekilde kullanmam. Yeri gelir çok hatalı şekilde kullanırım, -hatta bu yazı içinde benim de hatalarım vardır- mesela bağlaç ile cümleye başlarım... Lâkin ben ne bir öğretmenim, ne kimseye öğretmek gibi bir derdim var ne de burada ciddi bir dava güdüyorum.

Eğer ciddi bir iş yapıyorsanız, bunun için attığınız en ufak adım bile ciddi olmalı. Siz küçük şeylerin önemsiz olduğunu düşünüyorsanız, büyük olan her şeyin, küçük şeylerin bir araya gelmesi ile oluştuğunu unutuyorsunuz demektir. Bunu unutuyorsanız bir insana bir şeyler öğretmeniz nasıl beklenebilir?

Tüm bunları okuyunca içimden "atanmayın zaten" diye haykırdım. Yeteneği olmayan insanların ressam, müzisyen, oyuncu, vs. olamayacağı gibi, öğretme kabiliyeti olmayan insanlar öğretmen olamazlar. Öğretmenlik yetenek ister, sıkı çalışma, dikkat ve titizlik ister.

Saygılarımla...

(Annesi, babası ve ablası öğretmen olan bir insan olarak öğretmenlere her zaman saygımın sonsuz olduğunu bildirmek isterim. Yanlış anlaşılma olsun istemem.)

02 Ocak 2010

Kayıp Sermaye - I

Ocak 02, 2010
Dilencilik

Dilencilik kavramı, Türkiye'de bilindik, aşina olduğumuz bir kavram. Özellikle dini günler ve bayramlarda olmak üzere, cami avlularında, türbe yakınlarında veya işlek şehir merkezlerinde dilencilere rastlamak artık işten bile değil.

Tabi bu durumun bir de varyasyonları var: Dilendirilen çocuklar, dilenci mafyası, organize dilenciler, dilenci aileler.... Bu liste uzar gider.

Peki Türkiye'de dilencilik neden bu kadar yaygınlaşmış. İşte bunun cevabı "allah rızası"nda yatıyor. 4,5 ay önce allah rızasının bizi nerelere getirdiğini yazmıştım.

İşte yine aynı şekilde dilenciler söz konusu olduğunda allah rızası denince akan tüm sular duruyor. Genelde de bu durum ile ilgili açıklamamız şu oluyor: "Ya biliyorum aslında vermemek gerek ama allah rızası için deyince işin rengi değişiyor..."

Kimse sorgulamıyor. Peki, Türkiye'nin acı istatistiğine bakalım dilencilerle ilgili...

Son yapılan istatistiklere göre Türkiye'de 50 binin üzerinde dilenci bulunmaktaymış. Ben bu rakamın çok rahat iki katından fazla olduğunu düşünmekteyim. Ama biz yine de 50 bin sayısına sabit kalıp biraz durumu irdeleyelim.

Türkiye'de bir dilenciye günde ortalama 500 kişi sadaka veriyor. Ortalama rakam ne kadar bize doğru hesaplamayı yaptıracak olsa da biz minimum üzerinden gidelim. Bu minimum sayı ise yaklaşık 150 kişi. Bir kişi tarafından bir dilenciye verilen ortalama meblağ ise 50 kuruş. Yani bir dilenci'nin günlük minimum kazancı 75 TL. Türkiye'de asgari maaş günlük 19,3 TL. Ortalama üzerinden ise bir dilencinin kazancı günlük 250 TL!

Asgari maaş ile çalışan kişinin aldığı 19,3 TL olan günlük maaştan vergiler düşülmüştür. Çünkü devlet Türkiye'de dönen her paranın hesabını tutar ve böylece sermaye kaybolmaz. Eğer kaybolan bir miktar para var ise bu devletin kasasından eksilir. Sonuç olarak ise faturası biz vatandaştan kesilir.

Neticede ülkemizde her gün dilencilere verilen paralar sayesinde günde en az 3 milyon 750 bin TL kayıttan düşülüyor. Ortalama hesap ile 12,5 milyon TL. Yani ayda 112,5 ila 375 milyon TL devletin hesabından düşülüyor.

Bir yıl sonunda devletin bu kayıp meblağı yeniden yerine koyması 810 bin TL'ye mâl oluyor. Yani bir yıl sonunda yeniden banknot basılması demek yaklaşık 120 kişinin bir yıllık asgari maaşının uçması demek.

Kayıpla birlikte devlet yıllık 1 milyar 350 milyon 810 bin TL kaybediyor. Acı nokta buradan sonra başlıyor.

Kaybedilen para vatandaşın dilenciye verdiği para yani yıllık 1,35 milyar TL! Dilenciye verilen para devlet hesabından düşüldüğü için devlet bu kayıp paranın açığını da, banknot ve madeni paraların kullanımını halka sunduğu ve koruma yükümlülüğü de halkta olduğu için, halkın hesabına yazıyor. Yani halkın cebinden 2 kat para çıkıyor. Bunu dilenciye 50 kuruş veriyor iseniz 1 lira verdiğinizi varsayarak düşünebilirsiniz.

Sonuç olarak halktan çıkan toplam para ise 2 milyar 700 milyon 810 bin TL. Bu meblağ yaklaşık 400 bin kişinin asgari maaşına karşılık geliyor. Bu para bu şekilde kaybedilmese Türkiye'de asgari maaş ile çalışan 5,5 milyon kişi 577 TL yerine 619 TL asgari maaş alıyor olabilirdi. Tabi, bu yaptığımız minimum hesap. Ortalama miktar ile bu rakam 717 TL.

Asgari maaş, ayda en az 2 bin TL üzerinde kazanan bir dilenciye kıyasla örnek göstermek istediğim bir miktar. Çünkü Türkiye'de alınterini döküp, canını dişine takıp 577 TL maaş ile aile geçindirmeye çalışan insanlar var. Buna kıyasla bir dilencinin ailesini 2500 TL gibi paralarla (bir ailede tek dilenci var ise) nasıl geçindirdiğini varın siz düşünün.

Burada bahsetmek istediğim dilencilerin hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı ve gerçek anlamda bir şeylere muhtaç insanların bulunmadığı değil. Ancak allah rızasını çok önemsiyorsanız şunu unutmayınız ki alın teri olmadan kazanılan para haramdır. Ne var ki, hırsız dahi dilenciden çok alın teri döker.

Yeteri kadar uzattım ancak şu örneği vermeden geçemeyeceğim: Denizli'de Gazi Bulvarı'nda boynunda bir tas ile dolanan bir adam vardır. Bu adam bütün bir caddeyi gün boyu gezer ve dilenir. Bu adamın kalçasından aşağı iki bacağı da yoktur. Diğer yandan Ziraat Bankası önünde her gün oturan ve önünde vergi iade zarfı, kalem, silgi, zımba, selpak satan bir adam vardır ve aynı şekilde kalçasından aşağı iki bacağı yoktur.

Dilencilere allah rızası olarak vermiş olduğunuz her bir kuruş iki katı olarak her TC vatandaşından çıkmaktadır. Demek istediğim o ki benim cebimden yıllık 130 TL çıkmasını sağlamazsanız sadece ben değil, 70 milyon insan mutlu olabilir.

Saygılarımla...


(Fotoğraflar -sırası ile-:Tomas CASTELAZO, Richard OVERTOOM)

Kayıp Sermaye - N

Ocak 02, 2010
Zaman gelir bazen en beklemediğimiz işin içinde milyarın döndüğünü görürüz. Bu bizi şaşırtır. Yada zaman zaman belirli kurum ve kuruluşlara ödediğimiz küçük paraların bile o kurumu ne kadar zengin ettiğine şaşarız.

Bir çok zaman da bizden çıkan bu para aslında hak edilerek kazanılmamıştır. Fakat aslında ne kadar söylensek de, ne kadar ah etsek de aslında bu durumu düzeltecek olanlar da bizleriz. Çünkü bu evrende büyük görünen şeyler aslında hep küçük olan şeylerin bir araya gelmesi ile oluşmuştur.

İşte "Kayıp Sermaye" elinden geldiğince bunu anlatmaya çalışıyor... Elimizdekini tutabileceğimizi, sadece hak edene bir şeyler verebileceğimizi, haksızların ve kayıpların önüne nasıl geçebileceğimizi göstermeye çalışıyor... Çünkü biz insanoğlu bir çok zaman baksak da görmüyoruz.

Hayatta üstümüze düşen küçük sorumlulukları görmek dileği ile...

31 Aralık 2009

Once Upon A Time In My Life - VII

Aralık 31, 2009
2008 2009 2010


Yine bir yıl bitiyor ve yeni bir yıl geliyor. İşte ben yine kendi manzaramdan kendimi görmek istiyorum...

1 Ocak 2009:
Arzu, Dicle, Duygu, Metehan, James, Onur, Yemliha, Mehmet ile hayatımın en güzel yılbaşılarından birini geçirdim.

2 Ocak 2009:
Fotoğrafları atmak için bilgisayarda açtığım klasörün adına Yılbaşı yazacağım yere yanlışlıkla Yılbastı yazdım. O günden beri Yılbaşı kelimesi yerine Yılbastı kelimesini kullanıyorum.

25 Ocak 2009:
Kore'de düzenlenecek olan Uzay Nesli Kongresi'nin organizasyon takımına seçildim. Sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı bilemedim.

12 Şubat 2009:
Dünya Astronomi Yılı 2009'un Kayseri açılışını yaptık. Bir gece öncesinde bütün bir geceyi Dayı-Yeğen maketi hazırlamakla geçirdik.

8 Mart 2009:
Can dostumla yıllar sonra sabahtan akşama vakit geçirdim! Uzun yılların hasretini giderdim, mutlulukla doldum.

2 Nisan 2009:
100 Saat boyunca Astronomi yaptık, yaptırdık.

8 Nisan 2009:
Witchie adında, cadı tatlılığında bir güzellik taşındı yanımıza. Güzelliğimize güzellik, neşemize neşe kattı....

10 Nisan 2009:
Şimdiye kadarki en güzel, en büyük ve en eğlenceli Yuri Gecesi Uzay Partisini düzenledik. Bütün gece koptuk, eğlendik.

16 Nisan 2009:
Görkem ile birlikte Tevitöl Astronomi Günleri kapsamında Gebze'ye, Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi'ne gittik. Muhteşem Tevitöl öğrencileri ve çok sevgili Meral hocamız ile muheteşem bir 3 gün geçirdik.

5 Mayıs 2009:
Aster TV yayın hayatına başladı!

23 Haziran 2009:
Hayatımın en güzel Şimşek ve Yıldırım fotoğraflarını çektim. Mükemmel olmasalar da tatmin oldum, keyif aldım...

24 Temmuz 2009:
Yine, yeni, yeniden bir gözlem şenliği...

30 Temmuz 2009:
Yine Doğdum!

18 Ağustos 2009:
Hasan Hocam, Onur ve Mehmet ile beraber eğlenceli ve yorucu bir dağ macerası yaşadık. Üşüdük, yorulduk, arabayı mahvettik ancak güzel anıları toparladık Süt Donduran yaylasından ve Aygar'dan...



4 Ekim 2009:
Mete ile beraber SGC 2009'a ve 61. Uluslararası Uzay Kongresi'ne katılmak üzere Kore'ye yola çıktık... 10,5 saat ile hayatımızın en uzun uçuşunu yaptık İstanbul'dan Incheon'a...

17 Ekim 2009:
İlk başta ki korkularım herkesin bana yaptığı teşekkürlerle kayboldu. Güzel bir kongre organize etmiştik takım olarak. Güzel bir kongre geçirmiş, çok şey öğrenmiş, çok eğlenmiş ve çok şey paylaşmıştık. SGAC ailesi ile aynı ortamda olmak gerçekten güzeldi. Yaklaşık 250-300 insan ile tanışmak da ayrı bir olaydı.

18 Ekim 2009:
İlk uzun gemi yolculuğum sonucu (14 saat) Japonya'daydım. Japonya'da çok güzel 3 gün geçirdik. Çok fazla vaktimiz olmasa da çok gezdik, çok yedik. Saatte 400 km hız yapan Shinkansen trenlerine bindik. Kore ve Japonya yolculuğu sırasında yemediğimiz balık çeşidi kalmadı.

21 Ekim 2009:
Hayatımızın en uzun uçuş rekorunu Tokyo'dan İstanbul'a yaptığımız 13 saatlik uçuş ile kırmış olduk. Japonya'dan Türkiye'ye kadar sadece 2 hava sahası kullandık!

1 Aralık 2009:
Yeğenim ile mükemmel bir gün geçirdik, bol bol eğlendik...

19 Aralık 2009:
OnurCUK'un doğum gününü kutladık. Yaşlandığını bir kere daha vurduk yüzüne yüzüne. Bir sürü insan evde toplaştık. Her şeyden daha önemlisi bizler için İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den buralara kadar kalkıp gelen Serkan, Utku, Emir, Burcu, Elif ve Sertuğ oldu.

24 Aralık 2009:
James'in ellerinden çıkmış, 4 Amerikalı, 2 Çinlininde bulunduğu süper bir Christmas yemeği yedik. Maria'nın Apple Pie'ları, James'in ise Banana Roll'ları gecenin muhteşemlerindendi.

30 Aralık 2009:
Bugün kendimden utandım. Hayatımda hiç utanmadığım kadar!

31 Aralık 2009:
Kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum....




(Fotoğraflar (sırasıyla) Onur ŞATIR, H. Aziz KAYIHAN, Il-Jı JANG, Murat AKYOL ve H. Aziz KAYIHAN tarafından çekilmiştir. Poster tasarımları sırası ile Kemal HÜSMENOĞLU ve Yağmur ÇAPACI tarafından yapılmıştır.)

30 Aralık 2009

Seyahatnâme-cik - II.a

Aralık 30, 2009
Özel Bölüm

Güzergâhı sizlerle ilk paylaşalı 100 günü çoktan geçmiş. Bu yüzden yol haritamızı hatırlayalım diye buraya tekrar koyma gereğini hisstettim.

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Bu güzergâh üzerinde Denizli'ye kadar olan kısmı geride bıraktık. Bu esnada Sofya'nın yalan olduğunu da söylemiştim galiba...

Sonrasında ise Kayseri'ye geçtim. Kayseri'ye geçiş süreci tamamen okul ile ilgili işler içindi. Ders kayıtları, Metehan'ın pasaport işleri, gerekli izinlerin alınması... Kısa sürdü Kayseri ziyareti. Kayseri'ye geldikten 8 gün sonra asıl yolculuk başlıyordu... Önce İstanbul'a, oradan da Güney Kore'ye...

3 Ekim akşamı Kayseri Terminali'nden çıktık İstanbul'a doğru yola. İstanbul'a geldiğimizde uçağımıza 13 saat vardı. Bu sebeple Taksim'e geçip orada oyalanmak istedik. Ama ne oyalanmak: 3,5 Saat Galatasaray'ın karşsındaki Simit Sarayı'nda, 3,5 saat İstiklâl'in girişindeki Burger King'de ve 1,5 saatte Simit Sarayı'ndan Burger King'e yürürken geçirdik. Oturduğumuz zaman dilimlerinin bir kısmını da uyuyarak geçirdik. Ancak uyurken, Burger King'de uyumanın yasak olduğunu da öğrendik.

İstanbul'dan sonra rotamız Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri şeklindeydi ve biz yolumuzun kalanını da tamamlamak üzere Taksm'de geçirilen 8,5 saatten sonra havaalanına gittik ve uçağımıza bindik. Böylece Güney Kore'ye olan yolculuğumuz başlamış oldu...

Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

25 Aralık 2009

St. ZizÃ

Aralık 25, 2009
Uzun bir süredir yazamadım bloga ve yazacak o kadar çok şey birikti ki bu süre zarfında... Henüz Seyahatnâme-cik'i bile tamamlayamadım.

Bu sürede bloguma baktım biraz, ne yapmışım, ne yazmışım diye... Yaklaşık bir yıllık bir sürenin ardından çeşitli yazı dizilerini içeren bir blog olmuş burası, yerine göre güldüren, yerine göre hüzünlendiren...

Bunun üzerine de biraz istatistik yapmaya karar verdim. İşte blogumda geçen son bir yıl:

  • 5 Aralık 2008 tarihinden bu yana 2000 civarında ziyaretçi yaklaşık 5000 kere ziyaret etmiş burayı.
  • Bu 5000 ziyaret 26 ülkeden yapılmış. 3650 ziyaret Türkiye'den yapılmışken, Türkiye'yi takip eden 5 ülke sırasıyla Almanya, Amerika, İngiltere, Fransa ve Makedonya olmuş.
  • Bu ziyaretlerden 3164'ü yönlendirilerek, 1610'u arama motorları üzerinden gelirken 160 ziyaret ise direk olarak yapılmış.
  • En fazla referans olan 3 web sayfası st-ziza.blogspot.com, www.kayihan.net ve www.facebook.com olmuş.
  • Bloguma en fazla Ürobilinojen araması sonucunda ulaşılmış. Bunu Ürobilinojen poizitif ve Urobilinojen aramaları takip etmiş.
  • Bloguma ulaşılan ilginç aramalar şunlar olmuş: "yarım gun gundelıkcı arayanlar", "ابراهيم تاتلس", "it must be said, talk or behave amorously, without serious intentions. you are half an idea, but the wrong half", "adetli sevgili diyalogları", "denizlili orospu bayan numaraları", "ekranda uzun uzun yazabilecek boş 1 kağıt", "makedonya açıklı şarkıları", "şaplakatmak ne demektir".
  • Bloga sırası ile Firefox, Internet Explorer, Chrome, Opera, Safari, Googlebot, Mozilla ve Konqueror tarayıcıları aracılığı ile gelinmiş.
  • Bu yazı dahil 162 yazı yayınlanmış. 21 tane etiket kullanılmış.
  • 6 tanesi Diyaloglar olmak üzere 9 yazı dizisi olmuş. Bunlar: Onurlu Diyaloglar, Arzulu Diyaloglar, Duygusal Diyaloglar, Numaradan Diyaloglar, Neşeli Diyaloglar, Şaşıran Diyaloglar, Once Upon a Time in My Life, Seyahatnâme-cik ve Boş Konuşma
  • 3 ayrı yazı da 3 bloggerdan bahsetmişim: NoSTATIC, Witchie, İçimden Geldiği Gibi.
  • Genel olarak bir serzeniş içinde imişim. Hâlâ öyleyim. Bu düzene, bu halka, bu gidişata karşı...
Yazacak istatistik daha çok... Ne var ki iyi ki yazıyorum. Bir kez daha mutlu oldum.

Sağlıcakla kalın...

13 Aralık 2009

Alevler Arasında

Aralık 13, 2009
8 Kasım 2008'de hayatımda ilk defa yangın söndürdüm. İşin açığı aynı tarihte yangın denen felakete ilk defa bu kadar yakındım. Bu sefer yanan çok önemli değildi, bir yığın çöp tutuşmuştu bir şekilde... İtfaiye gelene kadar da biz elimizden geleni yaptık. İşin tehlikeli boyutu bu yanan bir yığın çöpün ahşap evlerden ibaret bir sokakta olması idi. Yangını söndürdükten sonra geriye kalanlar mutluluktu o zaman için. Biraz da macera olmuştu, anlattık da anlattık...

Doğduğum ve büyüdüğüm sokaktan yükselen dumanları gördüğümde durum hiç de aynı değildi... Önce büyük bir panikle ne olup bittiğini kavramaya çalıştım. Bir an için evimizin önüne dizilmiş insanlar korkuyu daha da büyütmüştü ancak karşı evde çıkan yangını izleyen insanlardı onlar...

Karşı ev dediğime bakmayın, bizim sokakta herhangi bir ev kendimizin olduğu kadar yakındır. Sokağın başında gördüğümde alevleri eve doğru koşup ceketimi ablama bıraktıktan sonra içeriye daldım. Çok akıllıca değildi yaptığım lakin babam da, ben de aynı şeyi yaptık ilk anda... Çünkü hemen karşı evimizde yanan çatı katında pazarcı olan karşı komşumuzun deposu bulunmaktaydı. Evde olup biteni kontrol ettikten sonra, ilk olarak evin küçük kızı Mevlidiye'yi evden çıkarmak oldu işim. Yangına müdahale etmeye ve mümkün olduğu kadar eşyayı kurtarmaya çalışmanın yanında, bu sefer maceradan çok uzaktı yaşananlar. O anda oluşan telaş ve panik sonrasında yerini acıya bıraktı, hele karşı evde oturup yanan çatıyı gördükçe...

İçimde, içimizde olup bitenleri tarif etmeyi beceremem ya, o gün anladım ne büyük bir felaket olduğunu... O gün anladım bir cana mâl olabileceğini, acıttığını...

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts