22 Mayıs 2012

The Very First of My Life - II

Mayıs 22, 2012
17 Mayıs 2012
İlk defa Elazığa gittim ve böylelikle ilk defa Doğu Anadolu bölgesine ayak bastım. Artık Türkiye'de adım atmadığım coğrafi bölge kalmadı...

19 Mayıs 2012
Hayatımda ilk defa Alabalık Kavurma yedim. Denemediyseniz deneyiniz mutlaka!

14 Mayıs 2012

The Very First of My Life - I

Mayıs 14, 2012
2 sene kadar önce, İngilizce blogumda bir yazı yazmıştım, The One-Minute Writer'ın bir yazısından yola çıkarak, hayatımda yaşadığım ilk anılara dair.

Geçen arkadaşlarla muhabbet ederken benzer bir konu gündeme geldi. Yaşadığımız ilkleri not alsak, nasıl olur diye... İşte onun üzerine diğer blogdaki yazı ile başlayıp, yaşadığım ilkleri yazmak istedim bu tarihten itibaren.

Hatırladıklarımın bazıları şunlar:

  • İlk defa Samanyolu'nu gördüm. (4 yaş)
  • İlk defa aşık oldum. (4 yaş)
  • Oyun oynarken koşup düşmem ve kafamı sehpanın kösesine çarpmam sonucu atılan hatırladığım ilk, hayatımın ikinci dikişi (5 yaş). İlk'i ise 3 yaşımda iken kaşımı yarmam sonucu kaşıma atılmış.
  • Ankara'ya ve Atam'a ilk ziyaretim. (5 yaş)
  • Gerçekten korktuğum ilk zaman. (5 yaş)
  • Gördüğüm ilk gündoğumu. (6 yaş)
  • İlk okul günüm (6 yaş)
  • İlk yüksek düşüşüm -2. kattan aşağı-. (7 yaş)
  • İlk yüksek atlayışım -2. kattan aşağı- (8 yaş). Demek ki ilkinde bağışıklık kazanmışım :)
  • Hissettiğim ilk deprem. (8 yaş)
  • Tek başıma ilk yolculuğum -Denizli - Konya arası-. (17 yaş)
  • İlk uçak yolculuğum -Kayseri -  İstanbul arası-. (19 yaş)
  • İlk yurt dışı seyahatim -Polonya-. (20 yaş)
Yukarıdakilerin arasında sayılabilecek aslında çok fazla ilk var aklıma gelip giden... Bunların arasında öne çıkanlar bunlar ilk etapta... Belki de en önemli ve ilginç olanları...


Mayıs 11, 2012'de de bunların arasına Kayseri Arkeoloji Müzesi'nde bir yenisi daha eklendi... Hayatımda ilk defa mumya gördüm!

Daha bir çok güzel anıya...

07 Şubat 2012

Külliyen Yalan - IV

Şubat 07, 2012
Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Bu yazıyı sadece küçük bir yanlışı düzeltmek için yazmaya başlamışken, şimdi yanlışları nereden toparlasam bilemiyorum. Bu yüzden, çıkış noktamdan başlama kararı aldım: Bu 4 İncil nasıl seçildi?

Bazılarımıza öğretilen komik bir hikaye vardır (en azından biz böyle öğrendik öğretmenimizden): Zamanla kardinaller, yazılmış binlerce İncil'in içinden çıkamaz ve derler ki, en doğru İncilleri seçmeliyiz. Ancak, ortada binlerce farklı versiyon olması işi zorlaştırıp, süreci uzatacağından, kardinaller kolay bir yönteme başvururlar; koyarlar binlerce İncil'i masanın üstüne ve sallarlar masayı. Masanın üstünde kalan, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın yazdığı İncilleri de en doğru olanları olarak kabul ederler. 

Ancak ne var ki bu, komik bir hurafeden ileri gidememektedir. MS 4. yy'da dönemin Roma İmparatoru Constantine, İsa'nın yaşamına dair tüm İnciller'in toplanması için bir komisyon oluşturur. Bu komisyon, 27 tane İncil'i seçti. Günümüzde bildiğimiz Yeni Ahit tam olarak bu 27 İncil ve bazı kayıp İncillerden oluşmaktadır. Bunların arasında Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri ve Paul'un 13 mektubu en kabül görenleri olmuştur. Constatine'in kurduğu komisyon, bu seçimlerden yaklaşık 30 yıl kadar sonra ise, İsa'nın tanrının oğlu olduğuna, dolayısı ile tanrı ile eşdeğerliğine, ilahlığına karar verir.

Gelelim, ikinci noktaya: İslami inanışa göre, İncil, tanrı tarafından gönderilmiş ve sonradan Hristiyanlar tarafından değiştirilmiştir. İncil'in tanrı tarafından yazıldığı ve İsa'ya öğretildiği inanışı yaygın olarak görülür (ama tek geçer inanış değildir İslamiyette). Aksine Hristiyan inanışta İncil tanrı tarafından yazılmış bir kaynak değildir. İncil, en başta İsa, ama genel olarak İsa'yı takip eden bazı kişilerin kaleme aldığı (Havariler) İsa ve onun yaşamı üzerine olan yazıtlardır. Seçilen 27 İncil'in ise neredeyse tamamı İsa'nın ölümünden sonraki ilk 70 yılda kaleme alınmıştır. Paul ilk mektubunu, İsa'nın ölümünden 20 yıl sonra kaleme almışken, John (Yuhanna) Yeni Ahit'in 4 ana İncil'inin sonuncusunu İsa'nın ölümünden yaklaşık 60 ila 70 yıl sonra kaleme almıştır.

Şimdi gelelim son yanlış noktaya: Bu birazcık da belki İngilizce düzeltmesi olacak. "Bible", "İncil" değildir. "İncil" kelimesinin İngilizcesi "Gospel"dir. Daha doğru söylemek gerekirse "İncil", "Gospel"in (yada Yunanca orijinaldeki "euangelion"ın) Arapçasıdır. "İncil" kelimesi Kur'an'da 12 defa geçer ve kastedilen "Gospel"dir. "Gospel" ise eski İnigilizce'deki "gōd-spell" kelimesinden gelir ki bu "iyi mesaj", "iyi haber" anlamına gelmektedir. "Bible" için ise "Ahit" kelimesi Türkçe olarak daha doğrudur. Çünkü Bible (Ahit) Yahudiliğe ve Hristiyanlığa ait kutsal metinlerin tümüne verilen addır (Eski Ahit: Yahudi metinleri, Yeni Ahit: Hristiyan metinleri).

Toparlamak gerekirse, bazen öyle hurafeler duyarız ki ("Güneş'e 1 milim yaklaşsak yanarız, ondan 1 milim uzaklaşsak donarız" gibi) sadece kendi dini inançlarını veya inanılan belli bir düzeni savunmak, büyüklüğünü ve yüceliğini göstermek için ortaya atılmıştır ki, hiç bir dayanakları bulunmamaktadır. Buna benzer bir hurafe'de Barnaba İncili için vardır: Barnaba İncili'nde Muhammed'in adı geçtiği için bir çok okumayan müslüman, onun doğru'ya en yakın incil olduğunu söyler ancak Barnaba İncil'i Mesih'in Muhammed olduğundan bahsederken, Kur'an Mesih'in İsa olduğunu yazar!

Her şeyden en önemlisi, duyduğumuz şeyler hakkında, duyduklarımıza körü körüne inanmamak, biraz okumaktır, bunu zaman zaman öğretmenlerimizden ve hatta konunun uzmanlarından duysak dahi... Yani başka bir dine fırça atabilecek kadar çok Müslüman isek, önce Kur'an'ın ilk ayetine dönüp bakmamızda fayda vardır: "Oku!"

05 Şubat 2012

Külliyen Yalan - III

Şubat 05, 2012
İsim Belirtili Tamlaması

Belki birkaçınız, başlıktan konunun ne üzerine olduğunu tahmin ediyordur. İşin açığı bu konu, eğitim hayatımız boyunca bize doğru bir şekilde öğretilmesine rağmen, medya tarafından hayatımıza yanlı sokulan bir durum. 

Politika ve politikacılardan bahsedilirken duyarsınız sık sık "Denizli Eski Valisi" şeklinde bir kalıp. Bu deyişin çıktığı zamanları da hatırlıyorum  aslında. Bir zamanlar tek kanal TRT olduğu için dile özen gösterilirdi. Ancak özel televizyon kanalları ile birlikte bu özen de tabi ki azaldı ve bazı dilbilgisinden yoksun insanlar, "Eski Denizli Valisi diye şey mi olurmuş, eski Denizli'nin valisi der gibi. Denizli Eski Valisi olmalı" diyerek bu yanlış kullanımı dilimize sokmuşlardır, doğru olan "Eski Denizli Valisi" olmasına rağmen. 

İşin garibi, halkımızda ısrarla "Denizli Eski Valisi" kullanımının doğru olduğunu savunanlar vardır ama onların unuttuğu nokta şudur: Türkçe'de tamlamalarda tamlayan ile tamlanan arasına sıfat girmez. Bu dilbilgisi kurallarına aykırıdır. Söz konusu durumda "eski" sıfatı "Denizli"yi değil, "Denizli Valisi" tamlamasını nitelemektedir.

Durumun yanlış olduğunu aslında birkaç örnekle gösterebiliriz: 
"Denizli Valisi"bir belirtili isim tamlamasıdır ve sıfat önüne gelir. Aynı "İsim Tamlaması"nda olduğu gibi. Önüne bir sıfat gelmesi üzerine "Belirtili İsim Tamlaması" olur. Bu durumda, şu yargıya varabiliriz: Belirtili olan isim değildir, tamlamadır. "Belirtili İsim Tamlaması" dediğimizde bu durumda yanlış olduğunu söyleyip, "İsim Belirtili Tamlaması" olması gerektiğini düşünebiliriz.

Yukarıdaki örnek bize ne kadar yanlış geliyor ise, "Denizli Eski Valisi" aynı derecede yanlıştır. O yüzden, medyanın yanlış Türkçe'sini dikkate almadan doğru olanı çevrenizdekilere aktarın. Aksi halde ilerleyen yıllarda, "Patlıcan Yoğurtlu Kızartması" yiyor, "Telefon Eski Kulübesi"nden bir arama yapıyor olabiliriz.

04 Şubat 2012

Sir Winston Tea House

Şubat 04, 2012
Bunu bir reklam olarak da algılayabilirsiniz ancak, o şekilde düşündüğünüzde benimkisi Sir Winston'a bir bağış olsa gerek herhalde...

Seviyorum bu yeri. Merkezi İzmir'de olan ve çoğunlukla Ege Bölgesi'nde şubesi bulunan bir cafe zinciri. Yemekleri, atmosferi, içecekleri ve müzikleri dışında bugün bir nokta ile daha anlam kazandı hayatımda...

SWT adlı müşterileri için çıkardığı gazete ile de bir çok nokada konuklarına sanattan ve mutfaktan haberler verdiği gibi onları bilgilendiriyor da... Fakat tüm bunları yaparken, gereksiz hurafelere karşı da uyarmayı ihmal etmiyor...

SWT'nin 7. sayısında yayınlanan 2012 yılı ve Marduk söylentilerine dair yazıyı olduğu gibi alıntılıyorum:

"Evet, dünyanın başına bir felaket gelmesi muhtemel. Birçok veri, gezegende meydana gelen değişikliklerin yakında geri dönülemez noktalara varacağını gösteriyor. İşin kötü tarafı, bu felaket bir göktaşı veya efsanevî bir gezegen yüzünden değil, insanlar yaşam tarzlarından ödün vermekten korktukları için kendi yarattıkları kirliliği ve bunun sonuçlarını görmezden geldikleri için olacak. İnsanın hayalî bir gezegenden, önünde sebep ve sonuçları açık duran bir şeyden daha çok korkuyor olmalarıysa psikologlara havale edilecek ve ileride daha akıllı olacaklarını umduğumuz kuşakların alay ederek bakacakları bir muamma.

Dosyanın başında söylemiştik, 21 Aralık 2012'ye geri sayımlar başladı. Bir kere şunu söyleyelim, bu efsane ilk çıktığında X gezegeninin dünyaya çarpma yada yanından geçme tarihi 27 Mayıs 2003'tü, rötar yaptı. Bunu iddia eden Nancy Lieder, o tarihten bir hafta önce insanlara besledikleri hayvanları öldürmelerini önermiş, kendisinin de öyle yaptığını söylemişti. Tarih geçip de, çarpışma falan olmayınca, hükümetlerin önlem olarak insanları şehirlere kapatıp daha çok insanın ölmesine sebep olmamaları için yanlış tarih verdiğini söyledi. Bugün hâlâ  Lieder'ın gezegeninin Aralık 2012'de gelmesini bekleyen insan çok. Böyle bir gezegen olsa ve bu kadar yaklaşsa çoktan çıplak gözlerle görebileceğimizi söyleyen gökbilimcilere bakarsak bizim endişelenilecek bir şeyimiz yok, ama dünyanın bir taraflarında bir evcil hayvan katliamı yapılacağı kehanetinde  bulunabiliriz.

İnsan evladının kıyamet teorilerine merakı o tarihten sonra da bitmeyecek. Çevremizi, gıdamızı kirleteduralım, iklim değişikliği yüzünden milyonlarca insan açlıkla ve tuhaf hava koşullarıyla boğuşsun, dünyayı birkaç kere yok etmeye yetecek nükleer bombalar oraya buraya serpiştirilsin, çoğunluğun ilgilendiği konu bir sonraki gizemli felaket olacak. X gezegeni değilse evreni yutacak bir vakum, karadelik değilse kozmik radyasyonlar, dev volkanlar değilse göktaşları...

Bilen bilir, Marduk çarpışmasının en büyük dayanak noktası 21 Aralık 2012'nin Maya takviminde 5125 yıllık bir döngünün sona erdiği tarih olması. Yakın zamanda bu takvimleri inceleyen bir Avustralyalı profesörün bu tarihin bir sona değil, yeni bir çağın başlangıcına işaret ettiğini söylemesi bir yana, herhangi bir uygarlığın nasıl bu kadar ileri görüşlü olabileceği de başka akıl almaz mesele. Ya da Jay Leno'nun 2012 filminin başrol oyuncusu John Cusack'i konuk ettiği programında sorduğu şu soruyu da tekrar edebiliriz: 'Mayalar ileriyi bu kadar iyi görüyorlardıysa, İspanyolların geleceğini neden görmemişler?'"

Birgün olur da yolunuz düşerse Sir Winston Tea House'a, gidip en azından bir çay içmeyi, güzel yemeklerinden tatmayı ve atmosferinin tadını çıkarmayı ihmal etmeyin...

31 Aralık 2011

Once Upon A Time In My Life - XII

Aralık 31, 2011
2010 2011 2012



Yeni bir yıl daha biterken, en olaylı ve en ilginç yılım olarak tarihe geçiyor. Bense yine yaslanıp arkama izliyorum kendimi...

1 Ocak 2011:
Yeni insanlar ve eski dostlarla yepyeni bir yıla girdik. Biraz gecikmeli oldu girişimiz ama her kültürden bir parça kutladık.

2 Ocak 2011:
İlginç bir yıl olacağını ikinci gününden gösterdi 2011. 2010'un son günlerinde defalarca hastane'ye kaldırılmama sebep olan saatli bomba niteliğindeki safra taşlarım yine yaptı yapacağını. Önce Ohrid Devlet Hastanesi'ne götürüldüm. Ağrıların devam etmesi üzerine 3 saat mesafedeki Üsküp'e götürülüp, Üsküp Aziz Kril ve Metodi Üniversitesi Hastenesi'ne kaldırıldım.

5 Ocak 2011:
Bazıları buna ilahi adalet diyor!

8 Ocak 2011:
Ameliyat için Denizli'ye dönmek üzere yapacağım uçuş yoğun sisten dolayı iptal edildi. 12 Ocak'a kadar anca dağıldı sis ve 4 gün gecikme ile Denizli'ye ulaştım.

14 Ocak 2011:
Hayatımın 2. ameliyatını geçirdim. Safra kesesiz hayatım bugün başladı.

5 Şubat 2011:
Doğru Avrupa gezim başlıyor. Bekle beni Viyana!..

7 Şubat 2011:
Hayatımın en yüksek mertebeli kongresi olan "Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Kullanımı Komitesi Bilimsel ve Teknik Alt Komite Toplantısı" na katıldım. Kariyerim ve tanıştığım insanlar açısından inanılmaz bir tecrübe idi.

17 Şubat 2011:
Uluslararası Uzay Kongresi Gençlik Paneli'nde konuşmacı olmak için yaptığım başvuru sonucunda 60 kişinin arasından seçilen 6 konuşmacının birisi oldum! (Başvuru videolarım: 1. Tur, 2. Tur).

9 Mart 2011:
Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya ve Yunanistan'ı gezdikten sonra vatana geri döndüm. bu aynı zamanda Makedonya'dan tam anlamıyla Türkiye'ye geri taşındığım gün oldu!

24 Mayıs 2011:
Senenin 2., hayatımın 3. ameliyatını geçirdim. İlk ameliyatta olduğu gibi yine burnum problemdi!

20 Haziran 2011:
OnurCUK mezun oldu! :) Cadı ve OnurCUK'la yaklaşık bir yıl sonra tekrar görüştüm, çok güzeldi.

7 Temmuz 2011:
Yine yollardayım! Makedonya, Sırbistan, Çek Cumhuryeti ve Slovakya beni bekliyor...

30 Temmuz 2011:
Yine doğdum! 38 saatle, hayatımın en uzun doğum günü oldu, 70+ kişi tarafından defalarca kutlandı, sürpriz parti düzenlendi, gözlerim doldu! Hiç yaşamadığım bir duygu idi...

6 Ağustos 2011:
Bu sene benim için ikinci olan, Çek Cumhuriyetinde düzenlenen Uluslararası Astronomi Gençlik Kampına katıldım. İnanılmaz güzel vakit geçirdim, inanılmaz güzel insanlarla tanıştım!

14 Ağustos 2011:
Çocukluğum'dan kalma bir anı canlandı, gerçeğe döndü ve sarıldım enişteme 16 yıldan sonra, doya doya sarıldım...

5 Eylül 2011:
Kayseri'ye taşındım... 9 aylık evsizlik sürecim sona erdi böylece!


9 Eylül 2011:

Ve O girdi hayatıma... Perde aralandı, içeri sızan ışık gül kokulu bir Ece getirdi hayatıma...

25 Eylül 2011:
Hint Okyanusu'nu gördüm!

26 Eylül 2011:
Afrika, ayak bastığım 3. kıta oldu!
Beraber çalıştığım bir dost olan Chris Vasko ile tanıştım! Bir iş arkadaşı olmanın yanında, kaybetmeyeceğim bir dost oldu hayatıma.

5 Ekim 2011:
Hayatımda yaptığım en ciddi konuşma olan Gençlik Paneli'nde konuştum. Yaklaşık 2000 kişinin önünde konuşmak inanılmaz heyecan verici idi! Bu bir çok kurum ve kuruluştan çok önemli kişilerle tanışmama vesile oldu! NASA başkanı Charles Boldem gibi...

8 Ekim 2011:
Atlas Okyanusu'nu gördüm! Dünya'da görmediğim okyanus kalmadı.
Bu kadar güzel şey verirken hayat bana, bugün benden çok güzel ve büyük bir şeyi çaldı... Gözyaşlarım, okyanusa karşı aktı...









12 Ekim 2011:

Afrika'nın en güney ucuna yaptığım o güzel yolculuk bitti. Hayatımın ilklerini yaşadığım inanılmaz bir gezi oldu: Güney gökyüzünü, Macellan Bulutları'nı, Güney Haçı'nı gördüm! Hayatımda ilk defa bir penguen, deniz aslanı, balina ve buffalo gördüm! Timsah eti'ni tattım! ve daha bir çoğu...

8 Kasım 2011:
Ablamla unutulmayacak güzel bir gün geçirdim...
27 Aralık 2011:

O güzel çocukların öğretmeni oluyorum. Hayat mini mini birlerin arasından gülümsüyor bana!


29 Aralık 2011:
OnurCUK'un doğum günü vesilesi ile Cadı'yı gördüm, James'ciğimi gördüm, uzun süredir göremediğim yürekten insanlarla rüya gibi bir 12 saat geçirdim!

31 Aralık 2011:
Hayatıma yeni girmiş  güzel ve candan insanlarla yeni bir yıla girerken, kendimce, güzel bir yıl geçirdiğimi düşündüm ve mutlu oldum...





(Fotoğraflar sırası ile, Matthias HAKER, Ariane CORNELL, H. Aziz KAYIHAN, Paula LORENZO, Josh VEITCH-MICHAELIS, H. Aziz KAYIHAN, Mehmet KARAKUŞ, Christopher VASKO, Süleyman ÜTKÜN, Behnoosh MESKOOB, Nurtaç TÜRKELİ ve Alicia RUBIO SANCHEZ tarafından çekilmiştir.)

13 Aralık 2011

"Merve" Soyadına Kavuşuyor!

Aralık 13, 2011
3 yıl kadar oluyor size Merve'den bahsedeli, Merve'nin sorunlarından, Türkiye'deki Soyadı Kanunu'nun kadınları ne kadar aşağı aldığından bahsedeli...

29 Mart 2009'da yazmışım bu yazıyı: Merve

Ne var ki bugün okuduğum bir haber tüm bunların bir nebze değişmeye başladığını gösteriyor: http://www.ntvmsnbc.com/id/25305525

Artık, boşanma durumlarında, çocuğun velayeti anneye verildi ise, soyadını verme hakkı babaya değil, anneye ait olacak.

En azından bir adım.

Devamının gelmesi umudu ile...

18 Kasım 2011

Sağlık Sorunsalı

Kasım 18, 2011
"Dışarıdan gelen" diye bir terim öğrendim bugün. Dışlarcasına kullanılan bu terim'in kullanıldığı yer bir sağlık ocağı idi.

Ocak ayında küçük bir kaza sonucu elimde bir kesik oluşmuştu bunun için ise sağlık ocağına giderek tetanos aşımı vuruldum. İkinci aşım ise Mart'ta idi. 

İkinci aşıdan sonra devam etmek zorunda değilsiniz ancak hayat boyu koruma istiyorsanız devam edebiliyorsunuz. Dolayısı ile ben de üçüncü aşım için bugün sağlık ocağına gittim ve aldığım cevap şu idi:

"Dışarıdan gelenlere vuramıyoruz. Bakanlığın kararı..."

Durumun benim için aciliyeti olmadığı için sorun yok ancak aciliyeti olan birisi için durum ne olacak? 

Daha sonra, tetanos vurulmam için dışarıdan aşı almamı, zaten ellerinde olmadığını ve hatta bakanlığında elinde olmadığını söylediler! Sonrasında olayın aslını teyit etmek için doktor bir arkadaşımla görüştüğümde aldığım cevap şu oldu:

"İşte abi, Türkiye'de sağlığın geldiği nokta bu..."

18 Ağustos 2011

08 Haziran 2011

Rüyalar Gerçek Olursa...

Haziran 08, 2011

Acı başlıklı yazımda anlatmıştım rüyamı... Aklımın ucundan geçmezdi belki bir an bunların gerçek olabileceği...

Olayın başı çok önemli değil arkadaşlarla eğlenmeye gidiyorduk. 8-9 arkadaş uzun süren bir çalışmanın soununda eğlenmeyi hak ettik. Yola çıktık gidiyoruz derken geç de olsa, Eda'nın bizimle olmadığını fark ettim. Kızdım ilk etapta ancak daha sonradan Eda'nın evine gidip, tutup kolundan getirmeyi düşündüm.



Dediğim gibi de yaptım. Eda gereksiz ve saçma depresyonları yüzünden evden çıkmak istemiyordu. Tuttum kolundan götürdüm.

Bar'a geri döndük, tam giriyoruz derken duyduğum silah sesi ile sırtımda hissettiğim acı bir oldu. Yer'e atarken kendimi, tonla lanet yağdırdım, tonla kürettim. Rüyanın gerçek olması içten bile değildi. Neyse ki, çok geçmeden Ambulans geldi ve hastaneye kaldırdılar. Kürek kemiğimin tam altına denk gelmiş. Kolumu oynatırken hafif sorunlar olabilirmiş ama zamanla düzelir dediler... Artık ne kadarsa düzelirse...


Derken bir süre daha olaylar böyle devam ettikten sonra, yine uyandım! Artık bu tarz rüyalar sonrası rahatlasam da, küçük çapta tedirginlikler baş gösteriyor! Ne anormallik var bilemedim.


İki gün önce rüyamda tekrar vuruldum. Evimizin karşısında. Fakat bu sefer vurul vurul bir yere kadar, canıma tak etti ve ben de adamı vurdum.

Anlamıyorum ne biçim bir yaratığa dönüşüyorum rüyalarımda ama bir yandan da, tüm bunların gerçek olması korkutuyor...

07 Haziran 2011

Terkedilmiş...

Haziran 07, 2011
Terk edilmiş evler gibi aynı...



Yarım bırakılan, sonuna bir nokta konmayan bloglar... Öylece yarım bırakılmışlar... Bir, iki, üç sene önce girilmiş son yazılar sanki bir devamın geleceğini haber etmişler döneminde ama hiçbirinin devamı gelmemiş. Öylece bir anda, veda etmeden terkedilmişler... Kimisi tamamen yıkılmış artık kullanılamaz duruma gelmişken kimisi de aynı kaderi paylaşmakla yüzyüze...

İzlediğim blogların yarısını bu sebeple kaldırdım bugün. Hepsi terkedilmişlerdi uzun bir süre önce... Özellikle bazıları o kadar üzdü ki... Saray kadar güzel bir evi terk ettiğinizi düşünsenize, işte öylesine güzel kelimelerle, duygularla donatılmış bloglar öylesine bırakılmış bir noktada...

Üzüldüm...



(Fotoğraf: Tristan k)

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts