Evin önünde bembeyaz bir köpek yatıyordu. Öyle tatlı, öyle şapşaldı ki kapıyı açtığımda başını kaldırıp bana baktı, sonra kuyruğunu bir kez yere vurup tembel tembel doğruldu. Tam o an arkamdan bir el uzandı, elimi tuttu. Döndüm; oydu. Mavi elbisesi, güzel tebessümü ve rüzgârda dalgalanan kıvır kıvır saçlarıyla, benim güzel kadınım.
— Hazır mısın? dedi.
Nereye gittiğimizi sormadım. Elimi daha sıkı tuttu, o kadar.
Tek katlı evin bahçesinden iki üç basamak indik. Son basamağa bastığımda ayağımın altındaki toprak değişti; birden Gökova’daydık, Kral Yolu’nda. Sarmaşıklar başımızın üstünde yeşil bir tavan örmüş, aralarından süzülen ışık yere altın lekeler serpiştiriyordu. Köpek peşimizdeydi, bazen önümüze geçip koşuyor, sonra durup bizi bekliyordu.Saatlerce yürüdük. Ne konuştuğumuzu tam hatırlamıyorum ama her cümlesinde içimde bir şey yerine oturuyordu. Bir ara durdu, sarmaşıkların arasından tek bir mavi çiçek kopardı ve saçıma taktı.
— Yolun yarısını geçtik, dedi. Asıl yer şimdi başlıyor.
Yol denize açıldı. Bomboş, uçsuz bucaksız bir sahil. Kum öyle beyazdı ki köpek neredeyse içinde kayboluyordu. Ayakkabılarımızı çıkardık. Suya doğru yürürken bir şey fark ettim: dalgalar geri çekildikçe denizin içinde bir yol beliriyordu. Taştan, eski.
— Benimle gel, dedi. Sana bir şeyler göstermek istiyorum.
Denizin ortasındaki yoldan yürüdük. İki yanımızda su duvar gibi yükseliyor, içinde balık sürüleri yıldız kümeleri gibi dönüyordu. Yolun sonunda bir deniz feneri vardı. Merdivenleri çıktık, tepede durduk. Aşağıya baktığımda nefesim kesildi; adeta yaşadığımız gezegene uzaktan bakıyorduk.
— Burası neresi? diye sordum.
— Seninle henüz gitmediğimiz her yer, dedi. Hepsi burada bekliyor.
Fenerin ışığı döndükçe başka yerlere taşındık. Önce mor bir lavanta tarlasına; gökyüzünde iki ay vardı, biri dolunay, biri hilal. Rüzgâr lavantaları dalgalandırırken bana, aslında hiç anlatmadığım bir çocukluk hayalimi anlattı. Bir an sorgulamaya başladım. Bunu nereden biliyorsun? Neden biliyorsun? Nasıl biliyorsun? Bana bakıp gülümsedi, cevap vermedi.
Sonra karla kaplı bir dağın tepesindeydik. Üşümüyorduk. Önümüzde bulutlar deniz gibi uzanıyordu ve güneş tam o anda doğuyordu. Başını omzuma koydu.
— Bazen hayat seni öyle yorar ki bazı şeyleri unutursun, dedi. Güzellikleri, içindekileri, aslında unutmaman gereken şeyleri. Ama her sabah bu oluyor. Her sabah güneş muhteşem bir şekilde doğuyor önümüzde. Bizim için doğuyor.
En son, devasa bir kütüphaneye vardık. Raflar göğe kadar uzanıyordu. Kitapları tek tek çekip açtı; her birinde bir anımız vardı. İlk buluştuğumuz gün. Birlikte güldüğümüz o saçma akşam. Birlikte uyuduğumuz o ilk gün. Bazı kitaplar ise boştu.— Bunlar ne? dedim.
Gülümsedi.
— Bunları henüz yazmadık.
İşte o an anladım bu yolculuğun ne olduğunu. Bana yerler göstermiyordu; bana zamanı gösteriyordu. Geçmişin ne kadar değerli olduğunu, geleceğin ne kadar açık olduğunu. Ve ikisinin arasında, tam şu anda, elimi tutan birinin olduğunu.
Kütüphanenin kapısından çıktığımızda kendimizi yine o boş sahilde bulduk. Güneş batıyordu, deniz turuncuya kesmişti. Hafiften çok tatlı bir rüzgâr esmeye başladı, saçlarımızı dalgalandırdı. İkimiz de uzun uzun, sessizce, el ele gün batımına baktık.
Sonra bana baktı, tebessüm etti.
— Eve dönme vakti, dedi.
— Bitti mi? diye sordum.
— Eve dönme vakti, diye tekrarladı.
Sonra bana döndü.
— Bitmedi. Bu sadece ilk sayfa, birlikte yazdık. Daha yazmadıklarımız var...





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder