Evliya Çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evliya Çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2012

Treni Durdurun!

Ekim 14, 2012
Trenlere özel bir durum olduğunu düşünüyorum bazen bunun. İlkini 2006 yılında Denizli'ye kampa gelen cücelerle yaşamıştık. Trenleri yakalayamıyoruz... Sürekli "treni durdurun!" nidaları ile gara koşturarak girmeleri, gara telefon edip treni bekletmelerini istemeler vesaire...

Bugün de sevdicek ile Tesla'yı Adana'ya götürme serüveninin başında Erciyes Ekspresi'ne, önce telefonda, daha sonra gara koşarken "Treni durdurun" nidaları ile yetiştik. Neyse ki beklettiler treni sağ olsunlar da, sıkıntısız vardık Adana'ya...

21 Eylül 2012

İtalya Yolcusu

Eylül 21, 2012

Hazırlıklar, hazırlıklar, hazırlıklar... Aylardır süren koşuşturmacanın ardından İtalya yolculuğunun vakti geldi çattı. 


Maksat yine astronomi ve uzay tabii ki: Uzay Nesli Kongresi ve Uluslararası Uzay Kongresi. Bu sefer sevdicek de eşlik ediyor bana İtalya yolunda.

Yolculuk, Napoli, Pizza, Roma, ve İtalya'dan bahsedeceğim sizlere ayrıntılı ancak şu an birazcık vize detayları ile ilgili bilgi vermek istedim.

İtalya ile ilgili en büyük hayal kırıklığı, Kayseri'de ikamet etmeme rağmen vize başvurusu için İzmir'e gitmem gerektiği oldu. Türkiye'nin çok büyük bir çoğunluğu bu tarz işlerde direk İzmir'deki konsolosluğa bağlı maalesef. Konsolosluk sayfasında da bulunan resmi, ek olarak buraya da koyuyorum. Haritada, yeşil bölgeler İzmir Konsolosluğu'na, beyaz bölgeler Ankara Konsolosluğu'na ve gri bölgeler İstanbul Konsolosluğu'na bağlı. 


Bu şoku atlattıktan sonra, belgelerimi toparlayıp yola koyuldum. Ancak bu cümle ile ilgili açıklamam gereken 3 nokta var:

Belgeler
İtalyan konsolosluğunun sayfasında sizden istenen belgeler listeleniyor. Ancak kesinlikle bu belgelerle yetinmemeniz gerekiyor. Unutmamanız gereken nokta, yazılı belgelerin başvurunuzun alınması içi gereken esas belgeler olduğu. Vize alımınızı ne kadar sağlama almak istiyorsanız o kadar fazla belge ile gitmeniz gerekmekte.

Gerekli belgeler (turistik veya bir konferans için): pasaport, 2 adet biyometrik fotoğraf, davet mektupları, gidiş-dönüş biletiniz (veya rezervasyonunuz), otel/hostel rezervasyonunuz, AB standartlarnda €30.000 teminatlı seyahat sağlık sigortası.
Benim ekstra olarak yanıma aldığım belgeler: Eski pasaportlar, eski schengen vizelerinizin fotokopileri, bankadan onaylı maaş dökümü (masrafları sizin adınıza başkaları karşılıyorsa, onların maaş dökümleri ve sizin masraflarınızı karşıladıklarına dair yazdıkları imzalı bir dilekçe), Öğrenci belgesi, masrafları karşılayan kişi veya kişilere ait tapu, araba ruhsatı vs, 
Başvuru sırasında benden istenen belgeler: Masrafları karşılayan kişilerin ve giden kişinin son ay kredi kartı ekstreleri, Nüfus Cüzdanı fotokopisi, eski pasaportu olmayan kişiler için Emniyet'ten daha önce pasaport almadığınıza dair protokol yazısı.

Bunlara ek olarak vize ücretini yanınızda bulundurmanız gerekiyor. 26 yaş altı öğrenci iseniz ve bir konferansa gidiyorsanız bu durumda vize ücreti ödemiyorsunuz. Bunun dışı durumlarda 141 TL olan vize ücretini ödemek durumundasınız, ek olarak 68 TL şirket için ödüyorsunuz (Gönül yeni simgeyi kullanmak isterdi ancak sorunlar el vermiyor).

Yolculuk
Vize işlemleri için yola çıkmadan önce dikkat etmeniz gereken bir husus var. Konsolosluğun web sitesinde vize işlemleri için randevu almanız gerektiği yazıyor, hatta bir randevu linki var ancak böyle bir durum yok. Vize işlemlerini iData isimli şirket aracılığı ile yürütmek zorundasınız. Bu işler için iData'yı aradığınızda randevu alınmadığını, her sabah 08.30 ile 12.00 saatleri arasında vize işlemlerini yaptıklarını, dolayısı ile 08.30'da gelmeniz gerektiğini söylüyorlar. Ancak SAKIN ve SAKIN bu bilgiye de aldanmayın.

İşin gerçeği şu şekilde: Evet, iData vize işlemlerini saat 08.30 ile 12.00 arasında gerçekleştiriyor ancak, kalkar saat 08.30'da kapıya gelirseniz size "git, yarın gel!" derler. iData, her gün sabah 08.30'da kapılarını açtığında ilk 20 kişiye sıra numarası verip, 21. kişiye hiç bir istisna göstermeden geriye kalan herkese yarın gelin diyor. Bu noktada, yola çıkacaksanız kesinlikle, saat sabah 6'dan önce iData'nın kapısında olacak şekilde yola koyulun. 7'den sonra ise ilk 20 içine girmeniz zor.

Acente
Vize işlemleri için uzak bir şehirden geliyorsanız, İzmir'e sabahın köründe ulaşamayacağınız, dolayısı ile gittiğiniz ilk gün vize başvurunuzu yapamayacağınızı göz önüne aldığımızda, yol parası, İzmir'de yeme-içme parası, konaklama parası vesaire derken, vize masraflarına ek olarak en az 250 TL masraf daha yapıyorsunuz. Bu noktada, sizin yerinize başvurunuzu yapan acenteler devreye girebiliyor. Ben bunu vize başvurusuna gittiğimde öğrendim maalesef. 

Süreç şu şekilde işliyor: Bütün belgelerinizi hazırlıyorsunuz, acenteye kargo ile gönderiyorsunuz. Acente sizden vize işlemleri için 80 TL alıyor ve sizin hiçbir mülakata vs gitmenize gerek kalmadan bu işi profesyonelce yerine getiriyor.

Tüm bu sıkıntıları atlattı iseniz, artık başvurunuzu tamamlamışsınız demektir. Ancak şirketin yapmadığı başka bir iş ise pasaportunuzu size göndermek. Bu noktada ya pasaportunuzu 5 iş günü sonra gelip alacaksınız, ya da işlemler tamamlandığında bir kişinin ismini vereceksiniz ve o kişi sizin yerinize pasaportu teslim alacak (acente üzerinden yaptığınızda bu sıkıntıdan da kurtuluyorsunuz). Son önemli nokta ise, o an kimin adını verdi iseniz pasaportunuzu kesinlikle o kişinin teslim almak zorunda olduğu, başka birine asla teslim etmiyorlar, yani sonradan bu kişiyi değiştirme şansınız yok.

Tüm bu sıkıcı, uzun, uğraş veren işlemlerden sonra, 5 iş günü sonunda vizenizi aldı iseniz, İtalya sizi bekliyor demektir.

Tüm bu süreçte sevgili Ece, yeşil pasaportu olduğu için rahattı. Ben de vizemi aldım bugün. Çarşamba günü İstanbul'dan Napoli'ye uçuyoruz...

Sağlıcakla...


20 Mart 2011

07 Şubat 2011

Yorgunluk

Şubat 07, 2011
17.30 - Uyan.
02.30 - Sabaha kadar oturmaya karar ver.
06.35 - Evden ayrıl.
06.42 - Valizin 3 tekerleğinden 2. si kırıldı.
07.00 - Metrobüs'e bin.
07.20 - Söğütlüçeşme'ye aktarma yap.
07.35 - Söğütlüçeşme'ye var.
07.42 - Dolmuş'a bin.
07.45 - Kadıköy'e var.
08.02 - Otobüs'e bin.
08.54 - Sabiha Gökçen'e var.
09.36 - Kahvaltı yap.
10.18 - Check-in.
10.23 - Harç pulu, döviz alımı, vs.
10.28 - Pasaport kontrolünden geç.
11.33 - Uçağa bin.
14.28 - Uçaktan in.
14.44 - S-bahn trenine bin.
15.06 - Rennweg'de in.
15.07 - Host'unun evine doğru 25 dakika yürü.
15.34 - 4 kat merdiveni çık valizle.
16.15 - Uyu.

30 Ocak 2011

Yine Düştük Yollara

Ocak 30, 2011
Ameliyattı, iyileşme süreciydi derken efendim, yine vakit geldi yollara düşmek üzere...

Bu sefer rota Viyana. Fakat beni küçük bir Doğu Avrupa turu bekliyor. Denizli -> İstanbul -> Viyana -> Ljubljana -> Zagreb -> Belgrad -> Üsküp -> Selanik -> İstanbul -> Kayseri bu sefer ki rotam.

Herşeyin güzel yanı Viyana'ya gitme amacım. Bu gezi'nin iki haftası Viyana'da geçecek. Birleşmiş Milletler'in Dış Uzayın Barışçıl Kullanımı Komitesi'nin toplantısına katılmak üzere gidiyorum. İki hafta süren toplantının ardından ise Arkadaşlarımı ziyaret etmek ve hali hazırdaki yeşil pasaportumun acısını çıkartmak amacı ile Slovenya'ya geçeceğim.  Sonrasında yol üstünde konaklaya konaklaya geri dönüyorum. 

Bir ay süren güzel ve eğlenceli bir yolculuk olacak ve ben yine bir sürü güzel insanla tanışıp, bir sürü güzel şey göreceğim.

Tabi tüm bunları toptan eski seyahatnameciklerimle birleştirip yayınlayacağım. Bu da ne zaman olur artık bilemem.
Sağlıcakla...

14 Aralık 2010

Seyahatnâme-cik - N

Aralık 14, 2010
Seyahatnâme-ciklerimi yazıyordum bir ara. İşte onlara devam edeceğim. Çok taze olmayacak ama Kore, Japonya, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan, Makedonya ve Yunanistan yazılmayı bekliyor.

Toparlayıp geliyorum...

21 Kasım 2010

Oradaydım...

Kasım 21, 2010
Oradaydım...

Adım adım yaklaşıyordum. Yaklaştıkça kalbim çarpıyor, heyecanım tavana vuruyor, gözlerim doluyordu o pembe cumbalı eve... 

Yanına vardım... Ne kadar şehrin içinde kalmış olsa da, kapadım gözlerimi bir an için. Oralı oldum, onunla oldum.


Türk konsolosluğu ile aynı bahçede olan "O evi" görmek için bastım konsolosluğun ziline. "Buyurun kardeşim!" diyerek karşılandım, güler yüzle... Sonra kapısından girdim, adım adım basamaklarını tırmandım. O'nun dünyaya gözlerini açtığı odayı gördüm. Kapadım gözlerimi onu gördüm...

Anlatamam hiç birini bu duyguların. Şu an bile gözlerim doluyor ya...

İçimden Geldiği Gibi, demişti umarım fotoğraf çekme imkanın olur diye... Kendimi çok kaptırdığım için çok fazla fotoğraf olmadı, ama çektim... Buradan fotoğraflara ulaşabilirsiniz...

04 Kasım 2010

Ata'ya Yolculuk

Kasım 04, 2010
Bu sefer eve giderken güzargahımı onun hayata gözlerini açtığı topraklardan seçtim. Yolu yarıladım...

Onun ilk kokusuna, çocukluğuna, ilk adımlarına doğru, Selanik'e doğru son 20 saat...

30 Ekim 2010

7 Saatte 19 Yıl

Ekim 30, 2010
Bir süredir yazmak istiyorum bunu. İlk başta özellikle bir süre geçmesini istedim üstünden. Hayatımın en muhabbetli otobüs yolculuğuna dair bir yazı bu...

Muhabbet genel olarak hoş sohbet anlamında kullanıldığı için ne kadar muhabbet diyebilirim bilemiyorum. Otobüs yolculuklarında yanımdakilerle konuşmayı sevmem ben fakat bu bahsettiğim yolculukta 7 saati arada koridor olmasına rağmen yanımdaki bir adamla konuşarak geçirdim.

Bodrum - Denizli - Kayseri seferini yapan otobüsteyiz. İlk soruyu otobüsün solunda oturan adam sordu: "Sivas'a ben Kayseri'den nasıl gidebilirim?" Gelen soru üzerine önce yanımızdaki çocuk ile garip garip birbirimize baktık ve sonra cevap verdik. Bir şehirden bir şehre gitmek için en akıllıca yol otogardan bir otobüse atlamaktır ya, Kayseri otogarına doğru yol alan bir otobüsteki adamın bunu düşünmesi ilginçti o an için.

Soruya cevap verdikten sonra buna benzer birkaç tane daha ilginç soru geldi. Tam adamın neden bu tarz sorular sorduğunu düşünüyordum ki cevap kendiliğinden geldi: "Ceza evinden çıktım ben de, o yüzden soruyorum bunları..."

Muhabbet buradan başladı. Bir süre anlattı durumu: "Ben hapse girdiğimde böyle otobüsler yoktu. Şimdi ben çıkarken cebime cep telefonu koydular. Ben onu bile nasıl kullanacağımı bilmezken, muavin cep telefonunu kapatmamı söyledi. Meğer otobüsü bozuyormuş. Şimdi bakıyorum otobüse, ses bile çıkmıyor, koltuklar konforlu..."

Bu muhabbetlerin ardından 19 yıl geçirdiğini söyledi hapiste. 1990'da girmiş hapse. 19 yaşında girmiş içeri ve bir çocuğu varmış. "Çocuk gibiyim ben şimdi..." dedi. "... Oğlum mektup yazar arada. Baya bir başarılıymış. Anlatıyor kendisi. Ama mesela benim oğlum o kadar zorluğa rağmen okudu. İnşallah üniversiteye de gidecek ..."

Lise'yi bitirdikten sonra girmiş hapse. Evlenmiş ama amacı üniversite okumakmış. Kendisi hapse girdikten sonra eşi çocuğunu da bırakıp kaçmış. Bir süre babası bakmış oğluna, sonra onlar da yurda vermişler çocuğu.

Anlattı da anlattı... Eğitimden bahsetti. Gençlerin yanlışlarından bahsetti... Kurtlar vadisi dönüyordu o sırada televizyonda. "Sedat Peker'le de yattım ben" dedi. "Şimdi gençler bunları izleyip biz mafya olacağız diyorlar, okumuyorlar. Yahu bu işler bu televizyonda görüldüğü gibi değil ki. Ben nelerine tanık oldum içeride, nelerini dinledim. Bunlar ne ki gerçeklerin yanında... Zaten burada gösterseler bu işin içi, içeriği nedir, ne hayranı çıkar mafyaların, ne de bunların izleyeni..."

O gün itibari ile dün çıkmış hapisten. 19 yıl sonra ilk muhabbetini benimle yapmış oldu. 7 saat muhabbet ettik otobüste. Üzüldü zaman zaman, gözleri doldu. Ve ben o 7 saat boyunca dinlediğim kadar pişmanlık, o kadar doğru söz ve düşünce ve hayata karşı bu kadar güzel bir bakış açısı dinlememiştim.

Çekine çekine sordum: "Peki abi, yanlış anlama ama sen...?" 

Zorla da kursa cümleleri anlattı ağır ağır: "Bizimkisi karışık iş.... Namus meselesi..." sustu. Her cümlenin ardından uzun uzun sustu... "Kız kardeşim kaçtı. Kız kardeşimi vurdum... Kaçtığı adamı vurdum... Onun kardeşini vurdum... Anasını, babasını...."

"19 yaşındasın, daha hayatın başındasın. Sonra birileri eline veriyor silahı NAMUS diyor. Sen daha namusun ne olduğunu bilmiyorsun... Tetiği çekmek hiç zor değil. Ucunda bir yay var nihayetinde tetiğin. Ama sonrası zor. Sonrası çok zor. 3 ayda bir hücrede geçirdim ben 1 ay. Hücreden sonra sana deseler 10 sene geçti inanırsın... Benim artık bir hayatım yok. Nefes alıyorsam şu anda oğlum içindir. O  okusun diyedir. Yoksa bakma çok döndürdüler ipten. Zaten bir ben değilim ki, kaçları gitti böyle 19 yılda..."

Kısa bir özette, 7 saatte, Türkiye'nin durumunu özetledi. Namus sorununu, eğitimi, mafyayı, gençliği özetledi...

11 Eylül 2010

Şaşıran Diyaloglar - IV

Eylül 11, 2010
Prag'da 100 Türk

Yine Prag'dayız. Bizimle beraber Almanya dönüşü Prag'a gelen arkadaşlardan birini yolcu edeceğiz. Hava alanına giden otobüslerin gardan da kalktığını öğrenince gara geldik ancak döne döne bulamadık otobüsün nereden kalktığını.

Sonunda bir kafedeki çalışana sorduk bir şekilde tarif etti. Biz onun söylediği yere gittik ancak ne durak var ne otobüs, otobüsün kalkmasına da 10 dakika var. Derken orada konuşmakta olan orta yaşlı 3 kişiye sormak istedim:

Aziz: Do you speak English?
Adam: English..? English..? Abi İngilizce bilen var mı??*
Aziz: (şaşırarak) Sorun değil abi, Türkçe de anlaşırız...
Adam: (şaşırarak) Vay! Sorun nedir delikanlı?
Aziz: Abi biz hava alanına giden otobüsler nereden kalkıyor onu arıyoruz da, birisine sorduk burayı tarif etti...
Adam: Onlar buradan kalkmaz yahu, dur bakalım... İsmail! İsmail!!
(50 metre ileriden İsmail gelir) Bu arkadaşı Ahmet abine götür bakayım, hava alanı otobüslerini soruyor o bilir.

Oradan etrafta duran otobüslerin oraya dolandık ki, ortalık Türk kaynıyor. Meğer orası İstanbul otobüslerinin hareket ettiği yer imiş..

Orada Ahmet abiyi bulduk. Ahmet abi bize bir güzel tarif etti nereden bineceğimizi. Prag'da bir Çek'ten değil de bir Türk'ten yer-mekan öğrenmiş bir şekilde gittik, arkadaşımızı uğurladık...

*: Türk'ün yardımseverliği de işte budur. Şimdiye kadar kimlere sordum İngilizce biliyor musunuz diye, bilmese bile kimse sağda solda İngilizce bilen aramadı... :)

Şaşıran Diyaloglar - III

Eylül 11, 2010
Prag'da 5 Türk

Şaşıran diyalogların çıkış temasına uymasa da benim dahil olduğum şaşırtıcı bir diyalog olunca yazma gereği hissettim. İşin açığı, yazma gereği hissetmekten çok "bunu yazmasam olmazdı."

Gün içinde Almanya'daki kamptan döndük Prag'a. Akşama kadar da tüm günü bizimle birlikte Prag'a geçen arkadaşlarla geçirdik. Yani yorgunluk diz boyu. 

Tüm bu koşuşturmacalı günün ardından kaldığımız hostel'e geri döndük ve saat 23 gibi uykuya koyulduk. Uykuya koyulduk koyulmasına ancak 20-25 dakika sonra koridordan gelen gürültülerle uyku haram oldu. 

Bunun üzerine tuvalete gitmeye karar vermiştim ki, konuşanların yan odada kalmaya gelen 5 Türk genç olduğunu fark ettim.

Aziz: İyi geceler arkadaşlar!!!
Gençler: (hepsi birden şaşırmış bir şekilde) Aaah, nasıl yaa??? Merhaba abi...
Aziz: Merhaba, hayırdır nereden?
Gençler: Denizli...
Aziz: Bak bir de utanmadan hemşehri çıktınız.
Gençler: Yok canım artık! Abi kekleme bizi şimdi...
Aziz: Ben size depdururum da inanmeyozanız nedevem ben? (Denizli Ağzı: Ben size söylüyorum ama inanmıyorsanız ne yapayım?) Denizli'de nereden?
Gençler: Biz Çallıyız abi. Sen?
Aziz: Ben Tavaslıyım.
Gençler: Hadi canım, bizim bir arkadaş daha var o da Tavaslı, aşağı indi şimdi.
Aziz: Yok ya, nereden?
Gençler: Pınarlık'tan
Aziz: Ben Garipköy'denim. Neyse gençler, bizim bugün yol uzundu, size iyi geceler. Yarın görüşürüz o halde...
Gençler: İyi geceler...

30 Aralık 2009

Seyahatnâme-cik - II.a

Aralık 30, 2009
Özel Bölüm

Güzergâhı sizlerle ilk paylaşalı 100 günü çoktan geçmiş. Bu yüzden yol haritamızı hatırlayalım diye buraya tekrar koyma gereğini hisstettim.

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Bu güzergâh üzerinde Denizli'ye kadar olan kısmı geride bıraktık. Bu esnada Sofya'nın yalan olduğunu da söylemiştim galiba...

Sonrasında ise Kayseri'ye geçtim. Kayseri'ye geçiş süreci tamamen okul ile ilgili işler içindi. Ders kayıtları, Metehan'ın pasaport işleri, gerekli izinlerin alınması... Kısa sürdü Kayseri ziyareti. Kayseri'ye geldikten 8 gün sonra asıl yolculuk başlıyordu... Önce İstanbul'a, oradan da Güney Kore'ye...

3 Ekim akşamı Kayseri Terminali'nden çıktık İstanbul'a doğru yola. İstanbul'a geldiğimizde uçağımıza 13 saat vardı. Bu sebeple Taksim'e geçip orada oyalanmak istedik. Ama ne oyalanmak: 3,5 Saat Galatasaray'ın karşsındaki Simit Sarayı'nda, 3,5 saat İstiklâl'in girişindeki Burger King'de ve 1,5 saatte Simit Sarayı'ndan Burger King'e yürürken geçirdik. Oturduğumuz zaman dilimlerinin bir kısmını da uyuyarak geçirdik. Ancak uyurken, Burger King'de uyumanın yasak olduğunu da öğrendik.

İstanbul'dan sonra rotamız Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri şeklindeydi ve biz yolumuzun kalanını da tamamlamak üzere Taksm'de geçirilen 8,5 saatten sonra havaalanına gittik ve uçağımıza bindik. Böylece Güney Kore'ye olan yolculuğumuz başlamış oldu...

Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

03 Kasım 2009

Seyahatnâme-cik - II

Kasım 03, 2009
1 Japon, 2 Türk, 1 İskoç

İlk Seyahatnâme-cik'te
kısaca bahsettiğim bir macera aslında bu. Güzel bir gündü benim için, Metehan için, hepimiz için.

Her şey Hiro'nun bana facebook üzerinden attığı mail ile başladı. 15-18 Eylül tarihlerinde İstanbul'da olacağını, beni de görmek istediğini belirtmiş. Çok sevindim, gelince onu gezdirebileceğimi, mümkün olursa o gidene kadar İstanbul'da kalacağımı yazdım.

Hiro Tokyo'dan THY uçağı ile geliyor ve saat sabah 06.15'de İstanbul'a iniyordu ayın 15'inde. Benim için ayın 15'i zaten erken başlamıştı (daha doğrusu gece hiç uyumadığım için başlaması sorun olmadı). Sevgili Ana otobüs'e kargo vermişti Üsküp'ten. Onu almak için sabah 8'e 10 kala çıktım Bakırköy, Osmaniye'de Serkanların evinden. Metro ile otogar'a gidiyorum derken Hiro aramaya başladı. Metro'da olduğum için açmak istemedim. Bir kaç kere ısrarla aradı lakin cevap veremedim.

Kargo'mu aldıkan sonra aradım Hiro'yu fakat Hiro'nun mükemmel(!) ingilizcesi ile anlaşmamız biraz güç oldu. Ve'l-hasıl saat 14.00'te Sultanahmet'te olacağımı söyledim. Saat 14.30'da Sultanahmet'te idim lâkin Hiro saat 12'den itibaren beklemeye başlamış Sultanahmet durağında... O sırada da iki arkadaş edinmiş onlarla konuşuyor, tabi arkadaşlar da Türk...

Hiro ile buluştuktan sonra Sultanahmet Köftesicisi'nde yemek yedik ilk olarak. Sonrasında da Sultanahmet Camii'ni, Ayasofya müzesini ve Yerebatan Sarnıcı'nı gezdik. Sevgili Ana İstanbul'a geldiği zaman gizlice sokmuştuk Yerebatan'a Türk ayağına ama tabi allahın japonunu sokamadık aynı şekilde...

Yerebatan'dan sonra günün en ilginç kısmını yaşayacağımız yere, bir çay evi'ne doğru ilerlemeye başladık. Oturduğumuz yerde Metehan Hiro'ya Tavla oynamasını öğretti ve Hiro ilk oyununda Metehan'ı yendi. Hemen sağ masamızda oturan kel bir adam sürekli dikkatimi çekmekteydi. Elinde bir nargile, sürekli çalışanlarla konuşunca oturduğumuz yerin sahibi olduğunu düşünmüştüm. Ne var ki bir anda Hiro'ya doğru dönüp elindeki nergileyi uzatarak "Do you wanna smoke?" demesin mi....

Robert imiş arkadaşın adı. Canı sıkılmış, nargile de biraz acı gelince paylaşmak istemiş. Emlakçı imiş Robert İskoçya'da. "Çok güzel" dediğimde "Eh işte, tatillerimi çıkaracak kadar para kazandırıyor" dedi. O "Eh işte" cümlesini söyleyen Robert sonrasında dünyada gezdiği ülkelerin sayısını bilemdiğini de söyledi. O kadar çok gezmiş yani...

Sonra oturduk bir şiir kitabı okuduk beraber, ben şiirleri çevirdikçe gülmekten yarıldık... ("Manyak gibi" başlıklı bir şiir vardı, şiirden bahsetmiyorum bile...)

Saat geç olduğunda ben Denizli'ye dönmek zorunda olduğum için ayrıldık Metehan ile, Hiro'yu bizim İskoç ile bırakarak...


Seyahatnâme-cik - 3: Güney Kore
Seyahatnâme-cik - 4: Hiçbir Yer
Seyahatnâme-cik - 5: Japonya

09 Ekim 2009

SGC, IAC & Güney Kore

Ekim 09, 2009

Kore süper.
Pazar günü roller coaster denen bir icada binicez.
SGC süper.
Yarın projelerimizi tamamlayıp sunumlarımızı hazırlıyoruz.
Pazartesi sabahı da IAC başlıyor.
Çok mutluyum.
Kore yemeklerini sevdim.
Kore yemeklerine alıştım.
Çopstikleri kullanmasını iyice öğrendim.
Demir çopstikleri bile gayet iyi kullanıyorum.
Çarşamba gecesi Karaoke'ye gittik.
Doyamadık dün bir daha gittik.
Daha hâlâ gitmek istiyoruz.
Türk gecesi yaptık.
Lokum yedirdik millete.
Bir de tüm dünyaya halay çektirdik.
Tüm Dünya 80 kişi idi.
Yarın da rakı içiricez.
Hayatımda giyinmediğim kadar ciddi ve resmi giyiniyorum.
Daejeon çok güzel.
Pazartesi TRAO'ya gidiyoruz.
Radomları varmış onların da.
Burada saat 10 buçuk.
Türkiye'DE saat sabah 4 buçuk.


Çok şey var anlatılacak fakat yoğunluktan hiç vakit bulamıyorum yazmaya. Dönünce birşeyler yazabilirim diye düşünüyorum...

Sağlıcakla kalın.

(Yaka kartlarını ben tasarladım nasıl olmuş? :D )

03 Ekim 2009

22 Eylül 2009

Heyecan.....

Eylül 22, 2009
Bir süredir bahsediyorum Kore'ye gittiğimden. İşin açığı heyecanlıyım, bazen heyecandan ne yapacağımı şaşırıyorum. Lakin gidiyorum da işin bir de maddi boyutu var tabii..

Kore'ye gidiş ve dönüş, aynı zamanda kongrelere katılım ve orada konaklama, yemek derken ihtiyacımız olan masraflar 2500 TL civarında. Bunun dışında ihtiyacımız olacak tek şey bize cep harçlığı olacak ve sevgili insanlarımıza hediye alacak para.

Lakin tabi nereden geliyor beni Kore'ye götüren 2500 TL: Daha önce bu durumdan bahsettim mi bilmiyorum lakin beni Kore'ye gidişim için Türkiye Temsilciliğini yaptığım ve aynı zamanda SGC'yi düzenleyen konsey destekliyor, gidiş-dönüş uçak bileti, konaklama, yemek ve kongre başvuru ücretini kapsıyordu bu destek.

Lakin kafamı kurcalayan 125 € olan ikinci kongrenin başvuru ücreti idi. 125 € az bir meblağ gibi görünebilir lakin ben henüz o parayı bulup ödeyemediğim için dört dönmekteydim.

Ne var ki bugün sevgili Ariane'den aldığım güzel teklif beni bu konuda huzura eriştirdi: Ariane Uluslararası Uzay Kongresi süresince stand yöneticiliğini üstlenirsem bu kongre için başvuru ücretimi SGAC'nin karşılayacığını söyledi...

Şu an keyfi masraflarım dışında ödenmemiş bir meblağ kalmadı ortada.

11 gün kaldı, ve heyecan şimdiden doruklarda benim için. Bir yandan uzay sektöründe söz sahibi olan insanları, tanımak bir avantaj olduğu gibi; Buzz Aldrin'le tanışabilecek olmak da çok ayrı. En büyük heyecanlardan birisi ise aylardır organizasyondaki arkadaşlarımızla birlikte hazırlamak için canımızı çıkardığımız kongrenin gönül rahatlığıyla ve herkesin beğendiği bir şekilde atlatılması...

Aha, şimdi aklıma geldi yarından sonra 30 TL'ye sağlık sigortası yapmam gerekiyor. Kalan son zorunlu harcama bu işte, onun içinde annem sponsor olacak... :)

17 Eylül 2009

Битола, Бабам Битола!

Eylül 17, 2009
Zamanı ile bir aşkın yaşandığı şehre gittim, tarih sayfalarından bir aşk hikayesine tanık olmaya...


“До Кемал Ататурк, некаде и некогаш!

Потинаа толку години, а јас сеуште, секој ден, чекам абер од тебе. Ако некогаш го добиеш ова писмо, сети се и види ги солзите на хартијата. Годините си врват, овде сешто се зборува за тебе, нешто се случува.
Ако го читаш писмово додека љубиш друга жена, искини го и ирашај ја дали верува дека некоја си Елени Каринте од Битола, го потрошила цел живот за човек со кого била само еден ден? А, ако ја љубиш неа, како што јас те лубам тебе, не и кажувај ништо, нека биде среќна како што си ти! Ако пак сеуште ја паметиш девојкама од балконот и не љубиш друга, знај дека те чекам и дека ќе те чекам цел живом! Знам дека ќе се вратит, дека не си ме заборавил. Татко ми умре. Има цела година од оној ден од кога ме грабна од тебе, ме заклучи дома и не ме пушти цел месец. Не плачев, знаев дека цабе му се сите катанци и затвори. Човекот со кој тој сакаше да се венчам го видов само еднаш и ме праша дали ќе можам да го љубам? А јас му реков: “Не, јас си го љубам првото лубе!„ И повеќе не го видов. Татко ми никогаш не ми просми, а ни јас нему. Не сум веќе млада и убава како тогаш...
Цел живот во еден ден!

Бечно те сака и секогаш ќе те чека твојата Елени Каринте.„


"Kemal Atatürk'e, herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde!

Yıllar oldu ve ben hâlâ, her gün, senden bir kelime bekliyorum. Eğer bu mektubu alırsan, beni hatırla ve kağıdın üstündeki gözyaşlarını gör. Yıllar geçiyor. Senin hakkında çok şey duydum. Bir şeyler oluyor!
Eğer, bu mektubu başka bir kadını öpüyorken okuyorsan, yırt ve ona Bitola'dan Eleni Karinte adında bir kızın tüm hayatını sadece bir gece için birlikte olduğu adam için harcadığına inanıp inanmadığını sor?! Fakat, eğer onu beni sevdiğin kadar çok seviyorsan, bir şey söyleme ve en az mutlu olduğun kadar mutlu olmasını sağla! Fakat, eğer hâlâ balkondaki kızı hatırlıyor ve başka kimseyi sevmiyorsan, bil ki senin için bekliyorum ve bekliyor olacağım, hayatımın sonuna kadar! Geri geleceğini ve beni unutmadığını biliyorum! Babam öldü! Beni senden kopardığı, eve kilitlediği ve bir ay boyunca dışarı çıkarmadığı zamandan beri bir yıl geçti. Hiç ağlamadım çünkü biliyordum ki kilitler ve hapisler hiçbir şeyi değiştiremez. Beni evlendirmek istediği adamı sadece bir kere gördüm ve bana onu sevip sevemeyeceğimi sordu. Ben ona, “Hayır, ben ilk aşkımı seviyorum!” dedim. Babam beni hiç affetmedi, ben de onu affetmedim! Hep olduğum kadar genç ve güzel değilim.
Tüm yaşam bir günde geçti!

Sonsuza kadar seni seven ve daima senin için bekleyecek olan, Eleni Karinte."

29 Ağustos 2009

Let The Journey Begin!

Ağustos 29, 2009




14 Şehir, 25000 km, 50 gün...

Peşime takılan var mı diye sormuştum bir yazımda, şimdilik bir kişi takıldı, dahası varsa bekliyoruz. Hemen çıkış noktası Denizli olan yol planını özetleyeyim:

Denizli -> İstanbul -> Sofya -> Üsküp -> Ohrid -> Üsküp -> Sofya -> İstanbul -> Denizli -> Kayseri -> İstanbul -> Seul -> Daejeon -> Busan -> Fukuoka -> Kyoto -> Osaka -> Tokyo -> İstanbul -> Kayseri.

Günlük 500 km ortalaması ile seyahat edeceğim yani. Güzel olacak, eğlenceli olacak, yorucu olacak... İşin en ilginç kısmı ise daha önce hiç gitmediğim halde avcumun içi gibi bildiğim bir şehre gitmek olacak. Daejeon'a yani.

Yarın çıkıyorum yola ve 21 Ekim'de bitiş noktasına varmış oluyoruz ve bitmiş oluyoruz. Salı günü Uzakdoğu'ya biletimizi alıyoruz, hâlâ takılmak isteyen varsa yerimiz var, haberiniz ola...

Bu esnada ne yazarım ne kadar yazarım bilemem lâkin sağlıcakla kalın efenim...




(Fotoğraf: jyoujo)

21 Ağustos 2009

Aygar Macerası

Ağustos 21, 2009
Aslında her şeyin başını 4 metrelik teleskop hayali çekiyor... Hayalleri kuran da o, yolculuğu hazırlayıp, planları yapan da...

Ya da, durun durun! Aslında bu astronomi aşkı ve paylaşma arzusu...

15 Ağustos akşamı Denizli'den yola çıktım. Yolculuk bu sefer sadece Kayseri'ye değil, Erciyes Dağı'nın zirvesine yakın 3000 metrelik Aygar tepesi idi. Amaç ise ışık kirliliğinin ne denli olduğunu anlayabilmek için biraz fotoğraf çekmek, biraz gezmek, biraz dağ havası almaktı.

18 Ağustos sabah 11'de Erciyes Üniversitesi'nden başladık yolculuğumuza, bizi 2400 metreye çıkaracak Renault Clio'ya kendimiz dahil 500 kg yükleyerek. (Talas rakım: ~1150 m)

Biz her türlü sorunu beklemekteydik fakat bu 500 kg ağırlık düşündüğümüzden daha fazla sıkıntı açacaktı başımıza ve ilk sürpriz çok geçmeden kendini gösterdi: 2100 metreye geldiğimizde (daha önce arabayı çok zorladığımız için) egzozun boşlukta sallanıyor olduğunu fark ettik...



Tam egzozu yaptık gidiyoruz derken 50 metre kadar ileride büyük sürpriz karşımıza çıktı: Gaz pedalının bağlantısı koptuğu için pedal düşmüştü, bunun da sorumlusu vida yuvalarını kıran karbüratör idi. Bu büyük sürprizden sonra yapacak başka bir şey olmadığı için daha geç olmadan, saat 14.47'de arabanın oradan her birimizin yaklaşık 25 kg olan yüklerini sırtlanıp ayrıldık ve bizi bekleyen 8 km'ye vurduk kendimizi...





Şanslıydık aslında bir konuda çünkü 3,5 km yürüyüşten sonra çıktığımız Sütdonduran Yaylası'ndaki obalardan birinde karşılaştığımız Yaşar Çoban yetişti imdadımıza, rica ettik bizi traktörle bırakması için ve sağ olsun, kırmadı. Biraz soluklandıktan sonra traktörle başladık Sarıgöl'e doğru yolculuğumuza...





Nihayet saat 17 civarında ulaştık Sarıgöl'e. Bu noktadan sonra ne bizim Renault keserdi yolu, ne de traktör. Kendimizi vurduk bu sefer tırmanışa hedef 3000'di. Saat 17.30'da başladık. Lakin biz 2600'e çıktığımızda saat 20.00 olmuştu çoktan. Gece karanlığına kalmadan çadırımızı kurmaya karar verdik (ki çadırı kurmayı karanlıkta bitirdik, sert akşam rüzgarının eşliğinde...)



Çadırı kurar kurmaz ilk iş yemek yedik, planlarımızı yaptık ve tripodlarımızı hazırlayıp fotoğrafları çekeceğimiz alana tripodlarımızı kurduk. İlk 1,5 saat boyunca deneme pozlarımızı aldık. Güzel fotoğraflar çektik, uzun bir süreden sonra güzel bir gökyüzü altında, belki zifiri karanlıkta değil ama zifiri sessizlikte kafa dinledik.

Rüzgardan ötürü başına ağrılar giren bendeniz, uyudu efenim saat 1.30 civarında, en son gözlerimi açtığımda sabah 5 olmuştu. O saatten sonra çadıra balık istifi dizilip saat 10'a kadar uyumaya karar verdik.

Sabah 10'da uyandıktan sonra karar vermemiz gereken ciddi bir nokta vardı: 3000 metreye, yani Aygar tepesine çıkılacak mıydı? Aygar'ın çıkışının bulunduğumuz yere daha dik olması sebebi ile çıkış ve dönüşün toplam 3-4 saat civarında olacak olması, bizi yolumuzdan alıkoyabilirdi. Zira, çadırı da topladıktan sonra saat 11.30 olmuştu ve bizi bekleyen uzun bir yol vardı, ve traktör yoktu... Arabada sorunlar olduğu için erken saatte arabanın yanında olmak çok iyi olurdu çünkü arabaya ulaşmak üzere karanlığa kalacak olsak, bu sefer oradan dönüşümüz de riske girmiş olacaktı.

Aygar'a çıkmaktan vazgeçip, saat 11.40'ta inişe başladık ve verdiğimiz çeşitli molalarla (Sarıgöl'de 1,5 saat yemek ve ihtiyaç molası verdik :D ) saat 16.00'da, 8 km'yi teptikten sonra, nihayet arabanın yanındaydık.



Karpuzumuzu kesip afiyetle yedikten sonra, arabanın sorunlarına yöneldik ve gaz pedalını bağlayan aparatın yerine bir tel parçası yerleştirdikten sonra, bizi aşağıya indirecek hale gelen arabamızın önce yönünü ite kaka aşağıya doğru çevirdik. Sonrasında ise yerine güç bela oturttuğumuz ve sabit durmayan karbüratör ile kaya dolu yollardan geriye döndük.

Tüm bu maceranın en eğlenceli noktalarından biri ise şehir merkezinde son gazla saatte 13 km hızla ilerliyor olmaktı.



Saat 21 sularında nihayet eve dönebilmiştik. Aklanık paklandıktan sonra yataklarımıza kıvrılıp mışıl mışıl bir uykuya daldık.

Yorucuydu, yakıcıydı, az buçuk sorunluyudu lakin, eğlenceliydi ve her bir metresine, her tür yorgunluğuna sonuna kadar değdi...

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts