gündelikçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündelikçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Kasım 2009

Bozukluk

Kasım 05, 2009
Sıradan bir günde evin köşe-bucağını temizlerken zaman zaman yerden bozukluklar toplarsınız. Genelde insanları böyle kuytu-köşeden çıkan bozukluklar sevindirir. Ne var ki 10-20 kuruşun bize çok ciddi bir fayda sağlayacağından mı, değil. Fakat ben bu tarz durumlarda pek de sevinemiyorum çünkü yeri geliyor stotinka, groszy buluyorum, yeri geliyor cent, dinar falan.

Evdeki bütün bozuk paraları küçük bir kutuda biriktiriyorum. Bugün bulduğum 2 euro centi de oraya koyarken aklıma geldi saymak ve sonuç şu şekilde:

6 Türk Lirası
5 Euro
10 Złoty
24 Dinar
212 Japon Yeni
1800 Kore Wonu
21 Kuruş (TL)
14 Cent (€)
1 Grosz (Złoty)
20 Stotinka (Leva)

Tüm bunlar şu demek: Mevzu-bahis kutunun içinde 5 Kasım 2009 saat 22.00 itibari ile 29 Lira 60 Kuruş param bulunuyor.

29 Ekim 2009

Anlatım Bozukluğu

Ekim 29, 2009
"OKULLARDA DAĞITIMI HALK BANKASI TARAFINDAN YAPILAN ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARININ DAĞITIM TAKVİMİ ÇERÇEVESİNDE OKULLARINDAN ALMAYAN ÖĞRENCİLERİMİZİN, ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARINI 15-30 EKİM 2009 TARİHLERİ ARASINDA SABANCI KÜLTÜR SİTESİNDE DAĞITIMI DEVAM EDİLECEKTİR. ÖĞRENCİ KİMLİK KARTLARINI ALMAYAN TÜM ÖĞRENCİLERİMİZİN GEREKLİ HASSASİYETİN GÖSTERMESİ İSTENİLMEKTEDİR."

Bence bu bozukluktan öte bir şey olmuş biraz...

25 Ekim 2009

www.kayihan.net

Ekim 25, 2009

Şu geçirdiğim 4 günde elle tutulur bir tek bu işi yaptım. Bitirince niye Türkçe hazırlamadığım üzerine düşündüm iyice ama bulamadım. Galiba hafta içinde Türkçe'sini de yapıp, çizmekte olduğum sayfaları da bitireceğim..

26 Eylül 2009

Notlar... Anılar...

Eylül 26, 2009
1 yıl 6 ay 23 gün oluyor bu eve taşınalı. Epey bir vakit geçmiş. Zannedersem taşındıktan bir gün sonra yani 1 yıl 6 ay 22 gün önce panomu duvardaki yerine astım.

Fakat panonun geçmişi biraz daha uzun. Panomu ilk alıp duvara yerleştireli 3 yıl kadar oluyor. Gariptir geçen 3 yılda panomun üzerinden kaldırdığım not çok ama çok az... Dolayısı ile pano bir sürü not ile dolu, çoğu eski olan ve hatta belki artık hiç kullanılmayan. Lâkin, panonun üzerindeki notları kaldırmamamın sebebi tembellik değil hepsinin ufak tefek anılar olması.

Yaklaşık 2,5 aydır evimde değildim. Döndüğümde ise yeni bir not beklemekteydi beni, ben yokken panoma bırakılmış yeni bir hatıra diyelim. Şimdi karar verdim, artık toparlamalı ve sandığıma yerleştirmeliyim bunları da... Her şey o kadar üst üste ki... Beni ne kadar şu anda iyi hissettiriyor olsalar da artık artık yenilenmeli, düzenlenmeli, yeni notlar bırakmalı insanlar...

22 Eylül 2009

Heyecan.....

Eylül 22, 2009
Bir süredir bahsediyorum Kore'ye gittiğimden. İşin açığı heyecanlıyım, bazen heyecandan ne yapacağımı şaşırıyorum. Lakin gidiyorum da işin bir de maddi boyutu var tabii..

Kore'ye gidiş ve dönüş, aynı zamanda kongrelere katılım ve orada konaklama, yemek derken ihtiyacımız olan masraflar 2500 TL civarında. Bunun dışında ihtiyacımız olacak tek şey bize cep harçlığı olacak ve sevgili insanlarımıza hediye alacak para.

Lakin tabi nereden geliyor beni Kore'ye götüren 2500 TL: Daha önce bu durumdan bahsettim mi bilmiyorum lakin beni Kore'ye gidişim için Türkiye Temsilciliğini yaptığım ve aynı zamanda SGC'yi düzenleyen konsey destekliyor, gidiş-dönüş uçak bileti, konaklama, yemek ve kongre başvuru ücretini kapsıyordu bu destek.

Lakin kafamı kurcalayan 125 € olan ikinci kongrenin başvuru ücreti idi. 125 € az bir meblağ gibi görünebilir lakin ben henüz o parayı bulup ödeyemediğim için dört dönmekteydim.

Ne var ki bugün sevgili Ariane'den aldığım güzel teklif beni bu konuda huzura eriştirdi: Ariane Uluslararası Uzay Kongresi süresince stand yöneticiliğini üstlenirsem bu kongre için başvuru ücretimi SGAC'nin karşılayacığını söyledi...

Şu an keyfi masraflarım dışında ödenmemiş bir meblağ kalmadı ortada.

11 gün kaldı, ve heyecan şimdiden doruklarda benim için. Bir yandan uzay sektöründe söz sahibi olan insanları, tanımak bir avantaj olduğu gibi; Buzz Aldrin'le tanışabilecek olmak da çok ayrı. En büyük heyecanlardan birisi ise aylardır organizasyondaki arkadaşlarımızla birlikte hazırlamak için canımızı çıkardığımız kongrenin gönül rahatlığıyla ve herkesin beğendiği bir şekilde atlatılması...

Aha, şimdi aklıma geldi yarından sonra 30 TL'ye sağlık sigortası yapmam gerekiyor. Kalan son zorunlu harcama bu işte, onun içinde annem sponsor olacak... :)

25 Ağustos 2009

İmdat!

Ağustos 25, 2009
Her gün, her gece bizim evin balkonundan o kadar çok insanın çığlığını duyuyoruz ki...

Kimisi ölüm döşeğinde yardım istiyor, kimisi annesini çağırıyor, kimisi "ölüceeeemm!!" diye basıyor çığlığı...

Biz ise hiç oralı olmuyoruz, umursamıyoruz hatta bazen gülüyoruz bu yardım çağıranlara çünkü durum bizim açımızdan oldukça eğlenceli...



09 Ağustos 2009

Büyük Ev

Ağustos 09, 2009
Bakmayın başlığa bizim ev öyle büyük bir yer değil. Aksine ev küçük, aile büyük. Evde 6 kişi yaşıyor (tabi ben sadece tatil için buradayım, sonra geri evime). Evdeki kişiler bana yakınlıklarına göre şu şekilde: Anne, Baba, Abla, Abla, Yeğen.

Ben kalabalık diyorum tabi lakin daha kalabalık aileler de olabilir. Lakin bana göre "kalabalık" bir ailenin bulunduğu evde durumlar şu şekilde oluşur:

  • Kapı çaldığında ya birden fazla kişi kapıyı açmak için yönelir ya da hiç kimse kapıyı açmaya yeltenmez.
  • Evde bir bilgisayar, 4 bilgisayar kullanıcısı varsa (evde bilgisayar kullanıcısı 5 lakin allahtan bilgisayarım yanımda) Bilgisayar sabah açılır ve gece 2-3 e kadar kapanmaz lakin başında mutlaka biri nöbettedir.
  • Oturulan mekan güvenli bir yer ve üst ve alt komşu ile aralar iyi ise (3 katlı bir apartman'da oturuyoruz, her katta bir daire var) kapı gündüz vakitlerinde genelde açıktır ve evde hangi saatte kimin olduğu bilinmez. Yani en olmadık anda evde yalnız kalmış da olabilirsiniz ya da evde bir anda 12-13 kişi de bulunabilir.
  • Kalabalık ailelerin en güzel yönü kahvaltılar ve akşam yemekleridir. Şükür ki bizim evde yemekler mutlaka beraber yenir ve sadece yemeklerin lezzetinden değil muhabbetin de lezzetinden geçilmez.
  • Aile'de herkes paylaşımcı ve hünerli olduğu için 6 kişi'de yemek yapar. Kimisi soslar'da iyidir, kimisi ana yemekte, kimisi ara sıcaklarda, kimisi tatlıda, kimisi kimisi....
  • 6 kişi yaşayınca harala gürele, atışma tartışma çok olur, 2 saat sonra da herşey süt liman olur.
  • Sürekli birileri uyur ve sürekli birileri ayaktadır (yaklaşık olarak).
Aslında daha çok detay var yazılabilecek... Benim her seferinde en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden durum kapı zili çalınca oluşan durumdur. Ailem diye söylemiyorum, bu dünyada bir eşi benzeri daha yoktur...

03 Ağustos 2009

12:34:56 7/8/9

Ağustos 03, 2009
Yani 7 Ağustos 2009 saat 12 buçuğu 4 dakika 56 saniye geçe... Heyecanlı bir an. Fakat peşin peşin söyleyeyim başımıza taş falan yağmayacak, uygarlık boyut atlamayacak, dünyanın sonu gelmeyecek!

1 saniye öncesi nasılsa öylece devam edecek hayat.. Eğlencelik bir durum işte lakin bir daha da gerçekleşmeyecek bir an...

İleteyim istedim..

Sevgilerimle.

27 Haziran 2009

The Inspiration of J.R.R. Tolkien

Haziran 27, 2009

J.R.R. Tolkien için bir genelleme yapmak zor olabilir aslında lakin benim burada anlatmak istediğim Yüzüklerin Efendisi eseri ile ilgili... Yıllardır içimde tuttuğum büyük sırrı ifşa etmek istiyorum.

Şahsen, büyük bir kandırmacayı ortaya çıkarmak istiyorum. Zira, ayıla bayıla kitaplarını okuyup filmini izlesek de hikayenin orijinalinin J.R.R. Tolkien'e ait olmadığı çok açık. "Bu da nereden çıktı?" dediğinizi duyar gibiyim. Hiç şaşırmadım.

Aslında tarih sayfalarını biraz karştırmış olsa idiniz, ya da belki, İstanbul'un bilimum semtlerinde bir gezintiye çıkmış olsa idiniz konuya vakıf olabilirdiniz.

Şimdi Yüzüklerin Efendisi romanından bir kaç can alıcı nokta seçip olayı sizler için aydınlatmaya çalışacağım.

Efenim; roman içerisinde öncelikle ak sakallı, adı da Ak Gandalf olan bir kahramanımız var. Çok cesur hareketlerle savaş kazanan ve bu uğurda riski göze alan bir kral, Aragorn; Isengard'da bir kule ve bu kule de ateşle oynayan bir adam; yıllarca tam anlamıyla alt edilememiş Mordor; her daim aydınlık olan Mordor semaları; savaş için iki kritik kale, Miğferdibi ve Gondor; Yeşillikler içindeki Shire; Entlerin son resmi geçidi; ölümüne bir savaş; ve yüzük taşıyıcısı, Frodo Baggins.

Örnekler çoğaltılabilir lakin ben bu 12 bağlnatı noktası ile olayları size açıklayacağım.

1. Herhangi bir bulutlu havada çengelköy civarlarında sahilde oturduğunuzda karşı yakada bulutlara vuran ışıkları görürsünüz, orası her daim aydınlıktır, Mordor semalarının her daim aydınlık olduğu gibi... Evet doğru bildiniz, yazarın Orta Dünya dediği yer, tarihte birçok imparatorun, hükümdarın dünyanın tam ortası ilan ettiği İstanbul'dur.

2. Hadi biraz geriye gidelim tarihte ve İstanbul'da yaşanmış ölümüne bir savaşın sayfalarını açalım. İstanbul'un Fethi, ölümüne bir savaş!

3, 4. Zamanla İstanbul'da bir kule yükselmiştir. Zira bu kule'de her daim ateşle ilginen bir adam olmuştur. Beyazıt Kampüsü'ndeki itfaiye kulesi! Yani yazarın gözünden Isengard kulesi... İtfaiyecilerde ateşle oynayan adamlar. Lakin iyi anlamda...

5. Yıllarca alt edilememiş bir imparatorluk: Bizans! (Yazarımız buna Mordor mu demişti?)

6, 7. ...ve bu imparatorluğu alt etmek için iki önemli kale: Anadolu ve Rumeli Hisarları, yani hikayeden hatırlayacağınız Gondor ve Miğferdibi...

8. Yeşillikler içindeki Shire, pardon, Beykoz!

9. Entlerin son resmi geçidi, yani karada yürüyen ağaçlar, yani ağaçtan yapılan gemiler, yani karadan yürüyen gemiler...

10. Bir imparator: Fatih Sultan Mehmet! Aragorn'dan daha zeki, daha usta, daha genç!

11. Büyüye ihtiyaç duymayan bir akıl hocası: Ak Şemsettin. (İşte J.R.R. Tolkien'in yakayı eleverdiği nokta, Ak Gandalf mı demişti?)

12. Yüzük taşıyıcısı mı? Bu savaşta benim bildiğim bir "Sancak Taşıyıcısı" vardı, adaşımdı, adı Ulubatlı Hasan'dı!

Görüyorsunuz ya, J.R.R. Tolkien meğersem nereden esinlenmiş. İstanbul'un fethinden nasıl da etkilenmiş. Kendince kurgulayıp, abartıp kitap yazmış bir de üstüne. Tarihimize sahip çıkalım.

Saygılarımla...



(Not: Yukarıda bahsedilen iddialar hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamakla birlikte, ilk olarak H. Aziz Kayıhan tarafından Şubat 2007'de Kabataş - Zeytinburnu tramway hattındaki araç "Ak Şemsettin" durağına geldiğinde ortaya atılmıştır. Kaldı ki, J.R.R. Tolkien'e saygı büyüktür. Eli öpülesi adamdır. Yukarıdaki sadece arkadaş arasında türetilmiş bir geyikten ibarettir.)

25 Haziran 2009

Scientology

Haziran 25, 2009
Kaç gündür gerek Universe Today'de, gerekse Wunderground'da sürekli Scientology reklamları dönmekte. En azından bana sürekli Scientology reklamları denk gelmekte. İşin açığı çok fazla bilmiyorum Scientology nedir ne değildir lakin Nip/Tuck'ta izlediğim kadarı ile az buçuk bilgim var, eğer o da doğru ise...

Benim dikkatimi çeken bir iki şey oldu bu scientology reklamı ve web sitesi ile ilgili... Reklamda bulutlu bir gökyüzü gösteriliyor ve ekranda kocaman LOVE yazıyor. Sonra şimşekler çakıyor birden ve HATE yazıyor. En son gelen "What is the answer?" yazısından sonra ise bulutların arasında 'ahşap' bir kapı beliriyor ve bu kapı aralandıkça 'yeşillikler içinde' bir ortamdan 'nur' yayılıyor her yere ve en sonunda "scientology" yazıyor. Şimdi burada bu ahşap kapı, yeşillikler ve kapının ardından yayılan nur benim kafamı karıştırdı. Karıştırdı demek doğru olmaz lakin benim bir yerden gözüm ısırıyor bu sahneleri.

Dikkatimi çeken 2. şey ise Scientology web sayfasınındaki favicon'un (adres çubuğu yanındaki minik logo) bir haç işareti olması... E, buna daha fazla açıklama yapmayayım artık.

Biraz garip geldi bunlar bana... Hani Scientolog bir okur varsa sonra yanlış anlaşılmasın durum, benim ki naçizane sorular işte.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim. "Ben arada derede kaldım, tutacak bir kulp arıyorum, neye inanacağımı bilemedim" diyenler varsa, Scientology falan uğraşmayın. Ben size Dudeism'i öneriyorum.

Dudeism iyidir, hoştur, kafadır!! Hem Scientology gibi şeylerde olduğu gibi dinin piri olmanıza hiç de gerek yok, bir form doldurduğunuz anda Dudeist Papazı olabiliyorsunuz. Sertifika bile hazırlıyorlar...

Mesela Hristiyanlıkta yok "Son Akşam Yemeği" imiş, Yok Da Vinci'in sırları, şifreleri kodları imiş bir sürü alttan alta şeyler var ya, Dudeism'de onlar da yok. Dude Vinci var, hem öyle şifresi, kodu, modu da yok...

14 Haziran 2009

29 Mart 2009

Sevgili Blog bu.. hıçk!!

Mart 29, 2009
An itibari ile 28,5 saati doldurmuş bulunmaktayım. Hıçkırıyorum efenim, öyle böyle değil. İnatçı hıçkırık tuttu.

Daha önce yaşamıştım benzer bir durum. 38 saat sürmüştü lâkin o 38 saat ömrümü yemişti...

27 Mart'ı 28 Mart'a bağlayan gece saat 02.30'da başladı tüm bu hıçkırıklar. İnatçı hıçkırık için bildiğimiz hıçkırıkta kullanılan yöntemlerin hiçbirisi sökmüyor. Sadece geçici rahatlamalar yaşıyorsunuz. Çok kesin devam ederse hastane yolları görünüyor. Tabii bu saatlerin tamamında hıçkırmıyorsunuz. 2-3 saatte bir 5 ila 15 dakika gibi periyotlarda kesiliyor. En kötü an da bu çünkü geçmiş olabileceğini düşünürken bu sürenin sonunda tekrar devam etmesi çok feci bir hayal kırıklığı yaratıyor. Unutmadan bir de uyurken metabolizma minimum seviyede olduğu için bu eylem gerçekleşmiyor. Uyandıktan bir süre sonra yine yüzleşiyorsunuz gerçekle...

Rekor kırmak gibi bir isteğim ve hevesim kesinlikle yok. Bugün içinde geçeceği umudundayım. Yok eğer bana mısın demez ise 55 saatlik hıçkırık serüveninin sonunda kendimi hastanede bulacağım...

24 Şubat 2009

House M.D.

Şubat 24, 2009

Dün gece 4. Sezon finali ile ağzıma sıçan dizi bu işte... Yattığım yerden ağladım, bana mısın da demedim. Hoş sadece dizi değil, bana kendi hayatımdan hatırlattığı eski anıların da etkisi vardı ama şunu söyleyebilirim ki, bir çok dizinin senaristlerin grevi yüzünden ya bittiği yada kötü bir son bulduğu dönemde House M.D. 4. sezonu diğer 3 sezona göre muhteşem yapmış ve mükemmel bir finalle bitirmiş...

İzlemiyorsanız eğer edinin bir şekilde ve başlayın izlemeye. İlk sezon çok yavaş ve konusuz gelebilir fakat sezon sonundan itibaren dizide heyecan başlıyor. "Bende yok bu, bulamam, edemem" diyen varsa da ben yollarım siz yeter ki izleyin... Bir yandan da tıp genel kültürü kazandırdığı için yararlı olabilecek dizidir kendisi...

The Giggle Loup

Şubat 24, 2009
Yeğenim Murat, ayda bir, bir dershanenin seviye tespit sınavlarına giriyormuş. Cumartesi bir sınava daha girecekmiş. Yemek sırasında sınav muhabbeti üzerine bir diyalog başladı...

Perinur: Sen sınava gireceksin de, seni sınava alacaklar mı bakalım?
Murat: Alacaklar ki..
Aziz: O nereden çıktı ya?
Perinur: Sınavlarda gülüyormuş bu, bir kere sınavdan çıkarmışlar...
Aziz: Hadi ya, o ne öyle? :D
Murat: Ben sınavlarda gülmüyorum ki, bazılarında gülüyorum! (Nasıl savunma ama :D )

Sofra başında nasıl bir yarıldıysak artık buna... Hani suçunu da itiraf ediyor. :) Dürüst ne de olsa, buna sevinmek lazım. Ne var ki sonrasında olayı anlattı da biraz olsun anladık. Meğersem arkadaş Kıkırdama döngüsünün bir parçası haline gelmiş...

Coupling'i izleyenler Kıkırdama Döngüsü'nün (The Giggle Loup) ne olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise buradan buyursun:

The Giggle Loup: http://www.youtube.com/watch?v=-iKjkPgVQcE

Yasal Uyarı: Kıkırdama Döngüsünün ne olduğunu öğrenmek, onun bir parçası olmaktır!

(Perinur: Hayatımın kadını, annem.)

23 Şubat 2009

The Interpreter

Şubat 23, 2009
Son 5 yılda yaptığım Kayseri-Denizli yolculuklarının %80'inden fazlası çevirmenlik yaparak geçti efenim. Almanlar, İngilizler, Japonlar vs... Host yada muavin ingilizce bilmediği durumlarda bu turist arkadaşların imdâdına hep ben koştum. Neler neler yaşadım bu süreçte, ne eğlendim, ne güldüm...

Fakat bu sefer bizzat çevirmenlik yaptım, bir an için "acaba ben yanlışlıkla turist otobüsüne falan mı bindim" dedim kendi kendime... Ama değildi her zaman ki gibi Kayseri - Marmaris seferini yapmakta olan otobüstü bu.

Bu güzergâhtaki turist yoğunluğunun sebebini açıklayayım:
Bahsi geçen otobüs, Kayseri'den kalktıktan 1 saat sonra Kapadokya'ya ulaşır. Otobüs'ün güzergâhı üzerindeki diğer turistik mekânlar ise (aktarma ile) Pamukkale ve Efes. Dolayısı ile Kapadokya - Pamukkale veya Kapadokya - Efes yolunu kat edecek, ülkemizi ziyaret etmekte olan sevgili turist dostlarımız doluşuyorlar otobüse...

Dönelim yolculuğumuza.

Yan taraftaki otobüs şemasında da görüldüğü üzere bu sefer resmen kuşatıldım turistler tarafından, hem de çok uluslu olarak.

Sağ taraftaki 38 numaralı lacivert koltukta oturan zavallı arkadaş benim. Benim dışımdaki renk gruplarına göre tanıtayım yolcularımızı:

27 - 30 numarada 5 kişilik bir Fransız aile vardı. 3 tane süper çocuk ve otoriter ama bir o kadar da şeker ebeveynleri. Çocuklardan Julien henüz 5 yaşındaydı. Evin büyük çocuğu olan, iki ufaklığın ablası Marianne ise 10 yaşında. Adını öğrenemediğim diğer ufaklık ise 8.

Mor koltuklara geçelim, yani Japonlara. 4 arkadaş çıkmışlar tatile. İsimlerini ne kadar söyleseler de anlamadığım bu 4 arkadaş havadan biraz memnuniyetsiz kalmışlar. Yani bu kadar kar ve bu kadar soğuk hava beklemiyorlarmış, memleketleri süpermiş, ılıman bir havası varmış. "Antalya'ya gideydiniz o halde, ne işiniz vardı allahın dağında" dedim tabii bende. Türkçe söyleyince mal mal baktılar. Zaten bir garipler, hepsi de otobüse biner binmez koltuğa beyaz keseler astılar. İçlerinde yolculuk malzemeleri varmış güya... İşte şişen yastıklar, uyku gözlüğü falan... Uyudular horul horul daha da konuşmadık.

33 - 34 numara: Amerikalılar! Phil ve Jasmin: Dünyanın, birbirine en çok yakışan, en tatlı çifti olmaya adaylar. Dünya tatlısı iki insan. İlk mola yerinde ben temiz hava almaya çalışırken Phil seslendi bana uzaktan "Hey, where are you from?" diyerekten. Şaşırmış bir şekilde cevap verdim bende: I am Turkish! Cevabı alınca o da şaşırdı. Bu kadar iyi ingilizceyi nerede öğrendiğimi sordu. Sonrasında bir dizi diyalog sonucu hikayeleri şu şekilde oluştu:

Phil ve Jasmin Coloradolularmış. Phil elektronik mühendisliğinde doktorayı bitirir bitirmez takmış hatunu koluna, Türkiye'ye tatile getirmiş. Başlarına buyruk geziyorlar, önceden yaptıkları herhangi bir rezervasyon, planlama olmadan. Kararlaştırdık, onlarla buradan İstanbul'a aynı gün aynı otobüs ile geçiyoruz! :)

Bir tanesi yanımda oturmasına rağmen pek konuşmadığımız yeşil arkadaşlar ise çinliler. Arkadaşın çinli olduğunu öğrenince çat pat çincemle "你好, 您好吗 ?" dedim. O da cevap verdi. Cevabı anladım sadece, sonrasında söylediği cümleler için bön bön baktım. Doktormuş, arkadaşlarıyla geziyormuş o da... Sonra uyudu zaten konuşmadık bi daha...

En arakadaki sarılar ise Almanlar. Birşey söylemeye gerek duymuyorum, soğuk almanlar diyorum siz anlayın: "Ich nicht ausstehe dich!"

Bütün bunlardan çıkardığım ders: Almanlara tercümanlık yapmayacakmışsın! :D

Bütün bunlardan çıkardığım ana fikir: Phil ile Jasmin'i gördükten sonra ekim ayında G. Kore'ye giderken koluma bir hatun takıp gitmeliyim. Yalnız başına geçmez o güzelim seyahat, heba olur... (Aha da buradan da duyuruyu yaptım gitti :D )

Yolum daha uzun, bakalım daha neler gelecek başıma...

Sağlıcakla kalın efenim.


(Dip serzeniş: Pamukkale ekspresi halen çalışmıyor. :( 24 Temmuzdan beri ne bitmez yol çalışmasıymış bu ya, sıfırdan ray döşenirdi o güzergâha 7 ayda)

20 Şubat 2009

Once Upon A Time In My Life - II

Şubat 20, 2009
2007 yazı kendimi öldürmeye yeltendiğim bir yazdı efenim. Yok, öyle depresyonları, bunalımları olan bir insan değilim. Aksine dünyanın en mutlu insanıyım ben! Ama gel gör ki insan kendi dikkatsizliği ile başına neler açabiliyormuş...

Sağlıklı bir insanın günde ortalama bir litre su tüketmesi gerekir. Ama bu ortalama, su için gerekli. Yani herhangi bir sıvı değil çünkü aldığınız sıvıya göre günde bu miktar ölüme sebebiyet bile verebilir.

Gel gelelim ben nasıl kendi sağlığımla oynadım:
Herkes'in su hariç sevdiği ve favorisi olan bir içecek vardır. Benimkisi sade gazoz! Evet, sade gazoz.

Vazgeçemem asla gazozdan. 2,5 litreyi koyun önüme "bana mısın?" demem, bitiririm hepsini... Özellikle de Zafer gazoz ise. (Bu konuya daha sonra ayrıntılı değineceğim.)

Konuya dönelim:
Efenim ben 2006 dan itibaren çok su tüketmeyen bir yaratık olmaya başladım. İçtiğim su haftada ortalama 1-2 bardağı geçmiyordu. Yazın ise sıcak günlerin rehaveti ile bu sayı değişmiyor, sadece asitli içeceklerle takviye olunuyordu. 2007 yazında da kendime bu açıdan yapabileceğim en kötü şeyi yaptım, o süre farkında olmadan. Yaz boyunca içtiğim su toplam da 5 litreyi anca bulur. Bunu ay bazında açıklarsam, yaz boyunca bir ayda tükettiğim;
Su miktarı: ~ 2 litre
Gazoz miktarı: ~ 60 litre

Hâl böyle olunca bütün sağlığımın içine ettim. Gazoza karşı son 6 aydır ciddi bir savaş açmış durumdayım. 2007 Temmuz'undan itibaren ise su tüketimime müdahale etmek için eşe dosta haber saldım "bana su içmeyi hatırlatın" diye...

Gelelim günümüze, son 3 ay için istatistikleri veriyorum size:
Aylık su tüketimi: ~ 40 - 45 litre
Aylık gazoz tüketimi: ~ 1 - 2 litre

Karaciğeri sorunlu bir insan olarak bu su miktarı bile az benim için ama, şu an için yeterli. Umarım daha da sağlığıma dikkat eder bir hale geleceğim.

15 Şubat 2009

Terfi

Şubat 15, 2009
Sevgili angie öğretmenlikten öğrenciliğe terfi etti. Bu kötü haber değil zira kendisi yüksek lisansı kazandı. Aynı zamanda bir aydır bizimle birlikte yaşamaktan bıkmış olacak ki ev tuttu kendileri. Bizimle yaşamaktan bıkmak mı? Bir hafta önce evi tutmuş olmasına rağmen hâlâ bizimle yaşadığına göre durum hiç de öyle değil. Bugün de uyumaya giderken "Ben de yatağıma gideyim artık" diyerek gitti. Artık ne kadar sahiplendiyse yatağı. :) Görünüşe göre 1-2 hafta daha bizde olacak.

Şaka bir yana, gayet memnunum durumdan. Benim için hava hoş yani. Zaten geçen iki hafta içerisinde evde toplamda 8 yatılı misafir ağırlamışız. Ne güzel :)...

Annemin deyişi ile "Allah gelenimizi gidenimizi eksik etmesin, arayan-soran dostlar sağolsun. Geliyorlar biz mutlu oluyoruz, onlar mutlu oluyorlar, ne güzel böyle şeyler!"

28 Ocak 2009

Börekçi Geldi Haanıııımm!

Ocak 28, 2009

2 gün önce feci börek krizim tuttu... Dayanamadım, börek de börek diye.... Angie ile birlikte malzeme almaya gittik... Sonra daldım mutfağa, malzemelerimi hazırladım, sardım böreklerimi, kızarttım da bir güzel yağda.... Mis oldular, süper oldular...

Malzemelerle de oynadık önce azıcık... Ortaya yukarıdaki şeytanvarii sebze adamı şıktı...

Sonra yapım aşamasına geçtim... Ne kullandım iç malzemesi olarak: Sosis, peynir, kırmızı biber, patates ve maydanoz. 8 çeşit başarılı börek çıkardım ortaya... Neydi bu çeşitler:

  • Peynirli
  • Sosisli
  • Patatesli
  • Kırmızı Biberli
  • Peynirli-Kırmızı Biberli
  • Acılı-Patatesli
  • Sosisli-Patatesli
  • Peynirli-Sosisli

Yukarıda saydığım çeşitler arasında Peynirli-Sosisli hariç hepsinde maydanoz bulunmakta. Yumurtalayıp, galeta ununa buladığım böreklerim kızara dursun o esnada artan yufkaları küçük kareler şeklinde kestim. Artan sosisleri de dildim kenarlarından. Böreklerimin tamamını kızarttıktan sonra sıra kare şeklindeki yufkalara ve artan sosislere geldi... Onları da hallettikten sonra menümüzde bulunan her şeyi afiyetle yedik. Bir de böreklerin hepsini kızarttıktan sonra rastgele dizdim ki, yerken sürpriz olsun diye.. Adını da sürpriz börek koyduk... :)


25 Ocak 2009

"Kişne Bakem At Gibin!"

Ocak 25, 2009
Dün oldu. Kayseri'nin göbeğinde iki tinerciye rastladım. Hem de gündüz vakti. Ama hiç öyle sıradan tinerci tipleri düşünmeyin. Bunlar farklıydı, zira 50'li yaşlarında bir karı-koca idi.

Evet, ben de yeteri kadar şaşırdım lakin olayın ilginç tarafı onların tinerci olduğunu anlamamdan önceki kısım:

Migrostan alışveriş yaptım ve çıktım, otobüs durağına yürüyorum. İlerdeki yuvarlak banklarda iki kişi oturuyor yan yana. Sağdakini seçemedim adam kapattığı için fakat adamı şehrin göbeğinde uluduğu için seçebiliyordum. N'oluyor diye baktım adam bir daha uludu. Yaklaşınca yanındaki kadını gördüm ve verdiği telkini duydum: "Bi daha ulu!"

Adam üçüncü kez uluduktan sonra tekrar hava aldı*. O anda beni bitiren telkini duydum: "Şimdi bi de kişne bakem at gibin!" Evet adam kişnedi, bildiğinizi at gibi ve kadından gelen tepki şu: "He koçuma!!!"

Anlam veremedim, biraz izledim onları. Sonra kadın da hava aldı biraz. Sonra gittim.

Bir yandan da düşündüm acaba 50lerine kadar gelip "Ulan, kaç yaşımıza geldik monoton bir hayat yaşadık. Kalk vuralım kendimizi sokaklara, eğlenelim, hayatın her zevkinden tadalım bir parça!" mı dediler diye... Düşündüm, düşündüm, güldüm de çıkamadım işin içinden :)

(* hava almak: Tiner çekmek anlamında kullanılan tinerci terimi.)

09 Ocak 2009

Ürobilinojen (+)

Ocak 09, 2009

Sevgili doktorum Ece hanımın bugün vardiyası olmadığı için Dahiliyeden kayıt yaptırıp tüm testlerimi yaptırdım. Sonuçlar benim için çok şaşırtıcı oldu, Özellikle Kolestrol ve Ürobilinojen açısından. Sonuçlar şu şekilde:

(Tıp terimleri ile yazıp gerekli açıklamalarını yapmayacağım, yok "ben meraklı melahatim efenim, öğrenmek isterim neyin var neyin yok" derseniz e-posta atın anlatayım. Çok da önemli şeyler değiller işin açığı...)

Sedimantasyon sonucumla başlayayım. Sedimantasyon değerim 19 mm/h (olası değer 0-15).

Kolestrol değerlerimin düşmüş olabileceğini hayal ediyordum. Evet düşmüş lakin hala yüksekler. Kolestrol 220 mg/dL (olası değer 0-200) ve LDL Kolestrol 145 mg/dL (olası değer 0-135). (Son ölüçümlerde 280 - 210'du değerler, az kalmış biraz daha dikkat.)

Trigliserid değerim de içler acısı. 226 mg/dL (olası değer 35-110). 1 ay yağlardan uzak durup trigliseridimi dengelemem gerekecek.

Ve son olarak tüm kan ve idrar tahillerimin vazgeçilmezleri: Pozitif çıkan Ürobilinojen ve 3 mg/dL olan Total Bilirubin değeri (olası değer 0-1,2).

Kendi dalı olmayan bir doktor bu iki değeri görünce ne yapacağını şaşırabiliyor. Fakat bu sefer ben de şaşırdım lakin hayatımın en yüksek total bilirubin değerini gördüm. Bu değerler ışığında doktor 1 ay sonra tekrar gelmemi söyledi. Bunun sebebi de Ürobilinojen için almam gereken ilaçları, trigliserid yüksekken alamayacak olmam. O yüzden 1 ay sonra yeniden doktorumun huzuruna çıkıp, yeni tahlillerin ardından ilaçlarımı alabileceğim.

Şimdilik sinüzit ve öksürüğüm için gerekli ilaçları verip postaladı beni. Gelecek aya umudum normal aralıkta Kolestrol ve Trigliserid değerleri...

Gelecek aya görüşürüz efenim...
Sağlıklı ve Mutlu kalın!

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts