toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2011

Sağlık Sorunsalı

Kasım 18, 2011
"Dışarıdan gelen" diye bir terim öğrendim bugün. Dışlarcasına kullanılan bu terim'in kullanıldığı yer bir sağlık ocağı idi.

Ocak ayında küçük bir kaza sonucu elimde bir kesik oluşmuştu bunun için ise sağlık ocağına giderek tetanos aşımı vuruldum. İkinci aşım ise Mart'ta idi. 

İkinci aşıdan sonra devam etmek zorunda değilsiniz ancak hayat boyu koruma istiyorsanız devam edebiliyorsunuz. Dolayısı ile ben de üçüncü aşım için bugün sağlık ocağına gittim ve aldığım cevap şu idi:

"Dışarıdan gelenlere vuramıyoruz. Bakanlığın kararı..."

Durumun benim için aciliyeti olmadığı için sorun yok ancak aciliyeti olan birisi için durum ne olacak? 

Daha sonra, tetanos vurulmam için dışarıdan aşı almamı, zaten ellerinde olmadığını ve hatta bakanlığında elinde olmadığını söylediler! Sonrasında olayın aslını teyit etmek için doktor bir arkadaşımla görüştüğümde aldığım cevap şu oldu:

"İşte abi, Türkiye'de sağlığın geldiği nokta bu..."

14 Mayıs 2011

Bu Hesapta Bir Yanlışlık Var!

Mayıs 14, 2011
Seçimlerin yaklaşması ile herkesin en büyük derdi AKP'nin bu kadar büyük bir oy oranı ile tekrar iktidar olması... 


İşte bu noktada, bu paniği ortadan kaldırmak için ortaya atılan fikirler ve görüşler de sanki çaresizlik itirafları gibi... Solda birlik, Oyların CHP'de toplanması, "Barajı geçemeyecek partiye boşuna oy atmayın" söylemleri, ortada birlik, köşede birlik, kafede birlik falan...

Ama işte ne yazık ki bunların hepsi çaresizlik söylemleri olduğu için olması gerekeni yansıtmıyor ve Türkiye'yi olması gerekenden daha fazla karanlığa itiyor.


Kendi adıma, şu an favori olan 3 partinin genel başkanlarından da haz etmediğimi not düşeyim öncelikle. 

"Peki şimdi sorun nerde, AKP'nin karşısında tek güç olabilmek neden kötü bir şey olsun ki?" diyenleriniz çok ama unutmayın, panik hallerinde genelde insanlar düşünmeden hareket etme eğilimindedirler. Bu da o hareketlerden birisi. 

Şimdi yavaş yavaş bu durumları irdeleyelim... Herkesin ağzından bu aralar çıkan sözlerden birisi şu: "Yahu X partiye oy vereceğine CHP/MHP'ye oy ver bari de oyun işe yarasın". Bu durum karşısında gidip CHP veya MHP'ye oy veren çok kişi oldu geçen seçimlerde ancak unuttuğumuz bir şey, Türkiye'nin yönetim şeklinin Parlamenter Cumhuriyet olduğu ve bu yolun çok partili bir rejimden geçtiği.

2007 seçim tablosunu beraber inceleyelim: 
Soldaki sonuçlar 2007'de partilere atılan oy oranlarına göre ülke geneline dayanarak benim hazırlamış olduğum tablo. Oy oranları birebir olsa da, milletvekili sayılarının çakışmamasının sebebi Bağımsızlar'ın hesaba katılmamış ve sonuçların şehir değil ülke bazında hazırlanmış olması.

Şimdi gelelim, tablomuza göre AKP %46,6 oy oranı ile 314 Mv çıkarmış iken CHP %20,9 ile 140 ve MHP %14,3 ile 96 Mv çıkarmış durumda. Tabloda DP'nin %5,4 GP'nin ise %3,0'da kalmış olduğunu görüyoruz. Yani mecliste AKP 550 sandelyenin 314'üne sahip. Ya da diğer bir deyişle AKP karşısında 236 Mv var.

Şimdi bu seçim sonuçları üzerinden AKP'nin oy oranını ve oy sayısını sabit tutarak, bir partiyi daha parlamentoya dahil edelim. 

Tablo'daki sırada ilk parti DP. Şimdi CHP'nin %4,6 oyunu DP'ye kaydıralım ve DP'de meclise girsin. Sonuçlar aşağıdaki gibi değişecek:
Tabloda gördüğümüz gibi AKP'nin oy oranını sabit tuttuk ve CHP'nin oylarının %4,6'sını DP'ye kaydırdık. Böylece DP 63 Mv ile meclise girmiş oldu. 

AKP'nin oy sayısını/oranını değiştirmemiş olmamıza rağmen değişen bir sonuç var: DP'nin de meclise girmesi ile MHP sadece 6 Mv kaybederken AKP 20 Mv kaybetti.

Meclis'e girmiş olan tüm partilerin Mv sayıları azalmış da olsa, DP sesini yükselterek demokrasiyi güçlendirmiş oldu. Ya da diğer bir deyişle, meclisteki sandalye sayısı AKP'nin aleyhine, 294 - 256 şeklinde değişmiş oldu.

Peki, meclise bir parti daha ilave edelim ve bu da sıradaki GP olsun. Bunun için yine AKP'nin oy sayısını/oranını sabit tutarken MHP'nin oylarının %4'ünü ve CHP'nin oylarının %3,1'ini GP'ye kaydıralım. Sonuç aşağıdaki gibi:

Böylece GP 62 Mv ile meclise girerken DP'nin 2 Mv kaybettiği koşullarda AKP 9 Mv kaybetti. Meclisteki dengeler ise AKP aleyhine 285 - 265 olarak değişti.

Peki bu iyi bir durum mu? Eğer derdiniz AKP'nin tek ses olmasını engellemek, demokrasiyi geri getirmek ise evet. Ancak derdiniz AKP'nin karşısına başka bir tek ses çıkarmak ise, hayır. Ancak bu noktada sorunun zaten demokrasi eksikliği olduğunu, çok partili bir rejimden sadece iki partinin hakim olduğu bir rejime geri döndüğünüzü hatırlatırım.

Ama yine de, CHP'nin çok mükkemmel bir politka izlediğini ve MHP'nin de bazı oylarının CHP'ye kaydığını düşünelim. MHP'nin %14,3 olan oy oranını kaydıralım CHP'ye. Mesela MHP'nin oylarının %5,7'sini kaydıralım ve CHP mecliste daha güçlü yer alsın. Bu duruma göre;
MHP meclis dışı kalmış oldu ve CHP 60 Mv daha kazandı mecliste. Hesaplamalar yine AKP'nin oy sayısının/oranının sabit kalması üzerine dayanıyor.

Ancak bu durumda daha kötüye değişen bir durum daha var. MHP'nin oylarının %5,7'sinin CHP'ye kayması ile CHP mecliste 60 Mv kazanırken, AKP de 36 Mv kazanmış oldu. Yani 2007 genel seçimlerinde tablo AKP 314, diğer 236 iken, bu durum AKP lehine 350 - 200 olarak değişti.

İşte bu noktada, sağda birlik, solda birlik, oyların tek bir yerde toplanması çalışmalarına geri dönüyorum. AKP iktidar olarak, eski iktidarlardan daha çok İYİ iş yapmıştır. eski iktidarlardan ise daha az sayıda kötü iş yapmıştır (yaptığı kötü işlerin ÇOK kötü işler olduğu ayrı yana). En az eski iktidarlar kadar yemiş, eski iktidarlardan daha fazla kadrolaşmıştır.

Fakat, sorun AKP'nin ne kadar iyi, ne kadar kötü iş yaptığı, ne kadar kadrolaştığı, ne kadar yediği değildir. Sorun AKP'nin elindeki gücü koruyarak daha kötü işlere yelken açmasıdır ve bunların hiçbiri YGS ile, KPSS ile alakadar değildir. AKP'nin oyununa gelen sevgili KILIÇDAROĞLU ise, 80 milyon insanın kaderi ile ilgilenmek yerine, medyayı YGS ile meşgul ederek, olan biteni örtpas etmektedir.

İşin siyasetine fazla dokunmadan, konuma döneyim. AKP'nin bu konuda en büyük gücü, farklı seslerin mecliste temsil edilememesidir, tek sesliliktir. Çözüm AKP'nin karşısına başka bir tek ses çıkarmak değildir. Zira, bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini, AKP'nin oyları sabit kalsa da ne kadar onların işine geldiğini galiba anlatabildim.

Yapmamız gereken Türkiye'nin AKP - CHP - MHP üçgeninden oluşmadığını hatırlamaktır.

Burada anlattıklarım AKP yandaşlığı ve/veya CHP/MHP karşıtlığı gibi, hele DP veya GP sempatizanlığı olarak anlaşılmasın. Sadece son zamanlardaki aşırı partizanlıklara kızgınım zira Türkiye'nin sorunu partizanlık iken, daha da partizanlaşarak bu sorunu çözemeyiz...

Bir şeylerin değişmesi umudu ile,

Saygılarımla...


(Not: Kullandığım resimleri Isaac Roca'nın geliştirdiği D'Hont Metodu Hesaplama Programı aracılığı ile aldım. Program'da yaptığım olasılıkların linki'de aşağıdaki gibidir, detayları inceleyebilir, istediğiniz gibi oynayabilirsiniz:

19 Ocak 2011

Fırat

Ocak 19, 2011

Öylece uzanıyordu... Olan bitenden, her şeyden habersiz. Bundan sonra da haberdar olmamak istercesine, uzanıyordu... Yıllarca üzerinde çalıştığı meslek, yine onu orada koruyordu. Soğuktan koruyordu belki, belki de kıskançtı kem gözlerden koruyordu.

Yapacak işleri vardı ama o öylesine bir yerlere saklanma isteği hissetmişti. Kim bilebilirdi ki öylesine ulu orta saklanmaya çalışacağını.

Neden saklansındı ki bu adam? Ne yapmıştı ki bu adam? İşte kimse bu soruya cevap veremedi, belki vermek istemedi.

Tüm bunlar olurken dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kadının gözünden bir damla yaş süzüldü. Sevmek apayrı bir şeydir. Ne yap, ne et atamazsın içinden. Ama ne var ki, kimse o gözyaşının sebebini de anlamadı.


Orada öylece uzanıyordu... Nasıl başardıysa, öylesine bir saklanmıştı ki, bir daha bulunamadı. Aramak istemeyenler bile aradı ancak kimse onu bir daha bulamadı...

Tüm bunlar olurken, semada beyaz bir güvercin uçuyordu. Sanki o biliyordu nereye saklandığını, sanki o görmüştü. Ancak o küçük güvercinin içinde bile bir his vardı. Güvercin kalbi yaralı, bitkin ve yorgun düşmüş bir şekilde uçuyordu. Kimselere demedi ne gördüğünü, onun nereye saklandığını...

Güvercinin ne ilk durağıydı burası, ne de son. Uğurlu günlerde de uçmuştu bu güvercin, bileklerine zincir vurulan günlerde de... Uçtu hep inadına, engel tanımadan!

Yükseklerden uçtu yine, bu sefer Fırat'a doğru...


(Fotoğraf: Leo Pan)

14 Aralık 2010

Igualdad

Aralık 14, 2010
Igualdad adında, hayvan haklarını koruyan bir kuruluş varmış Bugünlerde ellerinde hayvan cesetleri taşıyarak eylem yapmışlar. Anlamadığım tek nokta, bir hayvanın ölü bedenine saygı göstermek de hayvan haklarından değil midir?

13 Nisan 2010

7,5 Milyon Ağaç

Nisan 13, 2010

30 Mart 2010 günü, 2 milyon nüfusu bulunan bir ülke bir günde 7,5 milyon ağaç dikti. Şaka falan yapmıyorum. Nüfusa oranla, kişi başı 3,75 ağaç dikildi bir günde.

Makedonya'da başlatılan ve bir kaç yıldır devam eden bir proje "Ağaç Günü (Ден На Дрвото) - Geleceğinizi Dikin" projesi. Ülke yönetimi tarafından tatil edilen bu günde herkes, ülke çapında belirlenen çeşitli yerlerde ağaç dikmeye yönlendiriliyor. Öğrenciler öğretmenleri eşliğinde kendilerine ayrılan bölgelere ağaç dikiyorlar. Ayrıca her şehirde sabah 9'dan akşam 4'e kadar ücretsiz otobüs kaldırılıyor ağaç dikim bölgelerine, şehirlerin belli yerlerinden.

Bu sene ben de oradaydım ve 41 adet ağaç diktim. Sonra biraz düşünmeye başladım, aynı şey Türkiye'de yapılabilir miydi diye...

Makedonya ekonomik durumu Türkiye'den kat ve kat daha kötü olan bir ülke. Fakat tüm bu projenin lojistiği ve planlaması düşünüldüğünde (fidanların halka ücretsiz verildiğini belirtmem gerekiyor) inanılmaz bir çalışma...

Peki iki milyon nüfusu ile Avrupa'nın küçük bir ülkesi olan Makedonya bu projeyi başarabildi ise Türkiye neden başaramasın?

Türkiye'de buna benzer bir proje ile bir günde 300 milyon ağaç neden dikilemesin! Hiç de zor değil. Gelecek neslimize güzel bir Türkiye bırakmak istiyorsak, neden kolları sıvamıyoruz???

18 Ocak 2010

AYÖP - AYıplanası Öğretmenler Platformu

Ocak 18, 2010
Ayöp (Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu) adında bir oluşum varmış. Türkiye'deki koşullar düşünüldüğünde böyle bir yapılanma olması ve öğretmenlerin haklarını arıyor olması güzel...

Ne var ki bu öğretmenlerin atanmayı hak etmediklerini alenen belirtmeleri de bir o kadar garip. Aşağıda alıntılar yaptığım yazıyı yazan kişi de atanmayı isteyen bir öğretmen:

"Ayöp(KAYSERİ) olarak16.01.2010 tarihinde Almerin önünde..."
  1. Parantezden önce boşluk bırakılır.
  2. Tarihlerden önce de boşluk bırakılır.
  3. Almer özel isim olduğu üzre "Almer'in" şeklinde yazılması gerekir.
"Şubat Atamaları Geri Getirilsin,KPSS Kaldırılsın,Ücretli Köle Olmayacağız..."
  1. Noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakılır.
"Pankartlarımız ve el ilanlarımızla aynı zamanda insanları bu konuda duyarlı olmaya çağırdık"
  1. Anlatım bozukluğu: Yukarıdaki anlama göre pankartlar ve el ilanları ile birlikte insanları da duyarlı olmaya çağırmışlar, ancak pankartları ve el ilanlarını öncelikli tutmuşlar. "Aynı zamanda" kaldırıldığında cümle asıl anlamına kavuşuyor.
"...ederken kendisinin zapıta amiri olduğunu ifade eden sivil kıyafetli biri..."
  1. Zabıta.
  2. İfade etmek: anlatmak. İddia etmek: sözünde direnmek, bir iddia ileri sürmek.
"...el ilanı dağıtmamızı söyledi bizler söylenilenleri yerine getirmemize rağmen..."
  1. Cümle sonlarında nokta (.) kullanılır.
"...şikayetçi olacağını söylerek..."
  1. söyleyerek.
"...karakola çağırıldık."
  1. Ünlü düşmesi, ikinci hecesinde dar ünlü ( ı,i,u,ü ) bulunan kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıkları zaman ikinci heceye ait ünlünün düşmesi olayıdır. "Çağrıldık".
"AYÖP-Kayseri ye yapılan..."
  1. Türkçe'de özel isimler ile ekleri ayırmak için kesme işareti (') işareti kullanır. Arada boşluk bırakılmaz.
"...Öğretmenler Platformu (AYÖP) nezlinde kabul edilebilir..."
  1. Nezdinde: Yanında, huzurunda, gözetiminde.
"Bu yasal , meşru..."
  1. Virgülden önce kelime ile virgül arasında boşluk bırakılmaz.
"...engellenmesi mümkün değildir.Ki emniyet güçlerinin..."
  1. Noktadan sonra, yeni cümleye başlamadan önce boşluk bırakılır.
  2. Cümleye bağlaç ile başlanmaz.
"...zabıta görevlilerinin bu şekilde üzücü bir yaklaşımda bulunması da tarafımızdan ayrıca manidar olarak görülmektedir."
  1. Manidar: Anlamlı.
  2. "ayrıca" kelimesinin cümlede kullanılması gereksiz.
"...AYÖP güçlenerek Tüm Ataması Yapılmayan Öğretmenlerin taleplerini..."
  1. T, A ve Y harfleri küçük yazılması gerekiyor.
"...arkadaşlarımıza geçmiş olsun diliyoruz."
  1. "Geçmiş olsun" dilenmez. "Geçmiş olsun" başlı başına bir dilektir. Geçmiş olsun denir (geçmiş olsun diyoruz).
Türkçe'yi mükemmel bir şekilde kullanmam. Yeri gelir çok hatalı şekilde kullanırım, -hatta bu yazı içinde benim de hatalarım vardır- mesela bağlaç ile cümleye başlarım... Lâkin ben ne bir öğretmenim, ne kimseye öğretmek gibi bir derdim var ne de burada ciddi bir dava güdüyorum.

Eğer ciddi bir iş yapıyorsanız, bunun için attığınız en ufak adım bile ciddi olmalı. Siz küçük şeylerin önemsiz olduğunu düşünüyorsanız, büyük olan her şeyin, küçük şeylerin bir araya gelmesi ile oluştuğunu unutuyorsunuz demektir. Bunu unutuyorsanız bir insana bir şeyler öğretmeniz nasıl beklenebilir?

Tüm bunları okuyunca içimden "atanmayın zaten" diye haykırdım. Yeteneği olmayan insanların ressam, müzisyen, oyuncu, vs. olamayacağı gibi, öğretme kabiliyeti olmayan insanlar öğretmen olamazlar. Öğretmenlik yetenek ister, sıkı çalışma, dikkat ve titizlik ister.

Saygılarımla...

(Annesi, babası ve ablası öğretmen olan bir insan olarak öğretmenlere her zaman saygımın sonsuz olduğunu bildirmek isterim. Yanlış anlaşılma olsun istemem.)

29 Kasım 2009

Boş Konuşma - II

Kasım 29, 2009
Malum, kurban bayramı olduğu için herkes -inananı da, inanmayanı da- kurbandan kastedilen amacı biliyor. Kurban bayramında her sene koyunların, kuzuların, danaların vs kurban edilmesini vahşilik olarak görebilirsiniz de, görmeyebilirsiniz de... Bu konuda bir yorum yapmıyorum.

Lakin kurban kesmenin vahşet olduğunu düşünen hiç kimsenin sabah saat 6'da kalkıp "ben böyle diyorum da, bakalım acaba hoca efendi ne diyor? 'Vahşet' mi diyor, 'vahşet değil' mi diyor?" diyerek camiye gideceğini zannetmiyorum. Tam aksine, kurban bayramında camiye gitmiş ve namazdan sonra kurbanını kesmeyi düşünen adamın da, bu konuşmalara ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Peki neden, neden biz hep kendimizle çelişiyoruz? Size de sanki imamlar her sene yaptıkları bu konuşmalarla kendilerini bunun vahşet olmadığına dair inandırmaya çalışıyorlar gibi gelmiyor mu?

Kimi kandırıyoruz ya da, biz neden boş konuşuyoruz?

27 Kasım 2009

Boş Konuşma - I

Kasım 27, 2009
Niye boş konuşma adını verdim buna işin açığı çok emin değilim lakin bahsedeceğim konuşmalar bana çok boş geldi.

Boş olmasının yanında biraz da can sıkıcı olduğunu söylemem gerekiyor. Genel olarak bahsettiğim çeşitli yorumlarla kendimizi, toplumumuzu hangi konuma koyduğumuz.

Dün Konya'da otobüse bindikten sonra televizyonda Beşiktaş - Manchester Utd. maçını izledim. Ama maçın son dakikalarına geldikçe spikerin yaptığı yorumlar beni oturduğum yerde canımdan bezdirdi.

Beşiktaş güzel bir futbol sergiledi ve kazandı. Buraya kadar bir sorun yok ancak şu yorumlar sinirlerimi alt-üst etmeye yetti:

"Haydi çocuklar, dayanın çok az kaldı... Dayanın çocuklar."
"Bu gece bir tarih yazılacak, tarih bu geceyi konuşacak!"
"Hay gayret çocuklar, sıkın dişinizi, az kaldı."
"Tariiih bu geceyi yazacak... Tariiih bu kadroyu yazacak... Manchster'ı nasıl devirdiğimizi yazacak.."

Kendi kendimizi ancak bu kadar ezik konumuna koyabilirdik. Öyle bir izlenim yaratıyoruz ki sanki "Beşiktaş Manchester'ı yenemezdi de, şansına gol bulup üstüne yattık ve zaman harcamak için elimizden geleni yaptık". Duruma göre Beşiktaş öyle beter bir takımdı ki, tarih "yahu nasıl oldu da takım bile denilemeyecek bir kadro manchesterı yendi" diye yazacak.

Dış basından spikerimizin yorumları duyulduğunda "zavallılar" dediklerini duyar gibiyim.

Kendi kendimizi küçümsemeyi, kendi kendimizi aşağılamayı ne zaman bırakacağız biz?

18 Kasım 2009

Domuz Gribi (Swine Flu)

Kasım 18, 2009
Bu aralar Dünya kasıp kavruluyor (?) Domuz Gribi'nden. Domuz Gribi yada diğer bir deyiş ile 2009 Grip Salgını...

Bir süredir medya bir yandan halk bir yandan bir galeyana kapıldık gidiyoruz. Peki Domuz Gribi gerçekten ölümcül bir salgın mı bizlerin düşündüğü gibi...

Bizlerin düşündüğü gibi diyorum çünkü tıp camiası Domuz Gribi konusunda rahat bir nefes almaya başladı, özellikle son iki haftanın ardından. Tabi çok doğal olarak son iki haftadaki ölüm sayısındaki artışa bakılırsa "şüphelenilmeyecek bir salgın değil" gözüyle bakabilirsiniz.

Yukarıdaki diğer adlandırmaya dikkatinizi çekiyorum: 2009 Grip Salgını! Bu şekilde adlandırılmasının sebebi Domuz Gribi'nin ilk defa görülmüyor olması. Yani bu dünya daha önce Domuz Gribi salgınları atlatmış durumda. 1918, 1976, 1988 ve 2007 yıllarında ortaya çıkan bu salgınlar genellikle 11 ila 16 ay gibi süreçlerde sonlandı (İlk salgın olan İspanyol Gribi haricinde).

Şimdi Domuz Gribi konusunda bulunduğumuz nokta ile geçmiş vak'alar ve mevsimsel grip arasında bir karşılaştırma yapalım:

Domuz Gribi teşhisi konulan hastalardan Nisan 2009'dan bugüne değin 7167'si hayatını kaybetti. Bu sayı gittikçe tırmanıyor -ki bu çok normal- ancak geçmiş Domuz gribi vak'alarına kıyasla çok düşük seviyede bir artış bu.

Son bir aydır, henüz bir grip sezonuna girdik ve domuz gribi ile ilgili ölümler daha da artacak fakat insanımızın ve kışkırtıcı medyanın kaçırdığı nokta şurası: Mevsimsel gripten bir grip sezonunda 250.000 ila 500.000 kişi hayatını kaybeder. Tabi bu ölümlerin sebebi direk olarak grip değil, grip virüsü'ne yakalanan kişilerin hastalık konusunda dikkatsiz davranmaları çünkü herhangi bir grip hastalığının vücudumuzdaki başka hastalıklarla birleşip öldürücü bir hale gelmesi işten bile değil.

Domuz gribi ile ilgili diğer vak'alarda da ise ölüm sayısı ortalama 2 milyon kişiyi buluyor.

Uzmanların dikkat çektiği ve telaşlandığı nokta ise 2009 salgınındaki virüs türünün 1918 İspanyol Gribi'ndeki virüs türü ile aynı olması (H1N1). Korkulan nokta ise İspanyol Gribinin dünyayı gerçekten kırıp geçirmiş olması. 3 yıl süren İspanyol Gribi'nde yılda yaklaşık 20 milyon kişi hayatını kaybetti ve 3 yıl süren salgın sonunda grip nedeni ile ölenlerin sayısı 50 milyonun üzerinde idi. Şu andaki Domuz Gribi istatistikleri ile kıyaslandığında -ki ölümlerin büyük bir çoğunluğunun ana sebebi grip değil- 2009 salgını korkulduğu kadar ölümcül değil.

Tabii ki, grip için gereken her önlemi almak ve tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Lâkin sadece Domuz gribi için değil mevsimsel grip için de aynı önlemleri almak gerekiyor ki bu önlemlerin en başında el ve yüz temizliği geliyor.

Aşı konusuna gelince -40 milyon aşı konusu-, zaten bir yüzyıl öncesinde geliştirilen aşıyı "yeni aşı geliştirdik" kisvesi ve "Domuz gribi çok tehlikeli hepimizi öldürecek ama bizi bu aşı koruyacak" yaygarası altında satmak bana bir takım ülkeLERin içinde bulunduğu ekonomik krizi rahatlatıyormuş gibi geliyor. Diğer yandan ülkemdeki vatandaş ihtiyacı olan ilaca ulaşamıyorken Domuz Gribi aşısına mı ulaşacak??!

22 Eylül 2009

1, 2, 3, 4....

Eylül 22, 2009
2004 yılında Kayseri'ye henüz yerleştiğimizde çıkmıştı ikinci üniversitenin dedikoduları... "Melikşah Üniversitesi kurulacakmış, vakıf üniversitesi olacakmış..."

Yıllar ilerledikçe Kayseri ve Üniversiteler ile ilgili dedikodular ve söylentiler gittikçe büyüdü... Zannedersiniz ki Kayseri'ye 3 tane daha üniversite yapıyorlar.

Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olması ile birlikte, Abdullah Gül Üniversitesi söylentileri aldı başını gitti.

Peki, Kayseri gibi bir şehir için 4 üniversiteye gerek var mıydı? Yoksa söylenti miydi tüm bunlar?

Ne var ki, biz ilk geldiğimiz yıllarda söylentileri ayyuka çıkan ve geçen yıl itibari ile resmen kurulan Melikşah Üniversitesi 2009 ÖSS sınavı ile de ilk öğrencilerini almış oldu. Yani artık Kayseri'nin öğrencisi bulunan iki üniversitesi var.

İşin en ilginç tarafı ise Melikşah Üniversitesi ile Erciyes Üniversitesi kampüsleri arasında yaklaşık 3 km mesafe olması...

Peki diğer söylentiler: Maalesef, söylenti değiller. Ağustos 2009 itibari ile Nuh Naci Yazgan Üniversitesi'nin kurulması TBMM tarafından onaylandı. 2011 ÖSS ile ilk öğrencilerini alacak.

...ve yer seçim çalışmaları bitirilen diğer bir üniversite, Abdullah Gül Üniversitesi (devlet üniversitesi) 1 - 2 yıl içerisinde resmen kurulacak.

Bütün bunlardan yegane beklentim Kayseri'nin yapısal, mimari ve bürokratik anlamda Türkiye'nin en modern şehri olduğu gibi, kafa yapısı ve insanları açısından da en modern şehri haline gelmesi...

24 Ağustos 2009

Baloncuk

Ağustos 24, 2009
Bir gün içimdeki öfke son zerresini bulacak... Hayır, hayır! Son zerresi kalacak sadece içimde ve ben hayatımdaki en büyük umursızlıkla onu da atacağım içimden. Böylece içimde öfkenin en ufak bir zerresi bile kalmayacak...

Biliyor musunuz o gün ne olacak? Şimdiye kadar dünyanın belki de en mutlu insanı olmuş ben, belki biraz daha mutlu olacağım ama biliyor musunuz o gün ne olacak?

O gün her şey huzur bulacak, HER ŞEY!!! Ne sadece ben, ne sadece benim yaşantım... Fakat aynı zamanda tüm dünya.

Barış, işte o zaman hüküm sürecek!!!

15 Ağustos 2009

Allah Rızası İçin...

Ağustos 15, 2009
Bundan yaklaşık bir sene kadar önce dolandırıcılık davaları ile ilgili yasa da bir düzenleme yaptılar ve dolandırıcılık davalarında "kandırılabilirlik oranı"nı suçlunun lehine veya alehine kullanmaya başladılar.

Peki nedir bu kandırılabilirlik oranı?

Ben bir dolandırıcıyım ve insanları dolandırmak için mükemmel bir tezgah hazırlıyorum, öyle bir tezgah ki bu herkesin inanabileceği birşey. İşte bu durumda benim yaptığım dolandırıcılık "kandırılabilirlik oranı" yüksek bir vaka olduğu için daha ağır bir ceza hükmü ile yargılanıyorum.

Lakin diğer taraftan, hiç uğraş vermeden bir kaç kişiyi "ben Allahım" diye dolandırdım. Bu durumda kandırılabilirlik oranı çok düşük olduğu için bu sefer oran hafifletici unsur olarak lehime dönüyor.

Lakin ben de şunu iddia ediyorum zaman zaman: Yukarıdaki dolandırıcılık vakası bundan birkaç sene önce vuku bulmuş gerçek bir vaka. İki kafadar sıradan esnafın birine kendilerini Tanrı ve Peygamber olarak tanıtıp, adamı soyup soğana çeviriyorlar. Bununla kalmadı efenim ve Kayserili iki kafadar ise kendilerini Hızır ve İlyas olarak tanıtıp cennetten yer garantilediklerini söylerek 5 kişiyi dolandırdılar.

Şimdi gel gelelim işin bu boyutuna, insan da birazcık akıl, mantık, irade bulunur demek istiyorum. Ben yasa da öyle bir düzenleme yapılsın istiyorum ki kandırılabilirlik oranı yukarıdaki gibi %0 olan vakalarda dolandırıcılar serbest bırakılsın. Aksine dolandırılanlar ıslâh evi tarzında bir yere gönderilsinler ki akılları başlarına gelsin.

Tüm bunların temelinde milletimizdeki "Allah rızası" çakılı kazığı yatıyor. Evet, çakılı bir kazık. Birisi "Allah rızası için..." demeye görsün bütün yağlarımız eriyip gidiyor. Bunu da en başta dilencilere karşı gösteriyoruz.

"Yav biliyoruz biz de, istese çalışır da, allah rızası deyince iş değişiyor, o zaman vermesen olmaz"... Yahu bu ne kadar saçma bir açıklama, saçma bir düşüncedir. Evet, gerçekten ihtiyaçtan dolayı insan birşeylere ihtiyaç duyup birşeyler isteyebilir. Lakin bunun şekli, şemali, yolu yordamı vardır. Dilencilik değildir yani iş. Kaldı ki, dilencilere kıyasla hırsızların kazandıkları paranın daha helal olduğunu düşünüyorum, neticede alınteri var işin içinde...

Peki neyin nesi bu "Allah rızası"? Yarın bir gün adamın biri sokakta karşınıza çıksa ve dese ki, "abi elim çok kaşınıyor, acayip asabım bozuk, bir tane okkalı bir tokat atsam sana olur mu?" dese ters ters bakarız. Lakin adam sonuna bir Allah rızası ekledimiydi, orada akan sular durur... "At kardeşim, at. Bir tokat mı yıkacak bizi. Allah rızası için değil mi nihayetinde..."

Peki sizi öldürecek insana ne demeli:
-Allah rızası için bir öldürüp gidicem abi...
-Hay hay kardeşim, lafımı olur. Allah'ın rızasını yerine getirmeyeceğiz de... Vur vur, Eşhdü....

Rıza, sözlük anlamı ile istek demektir. Allah rızası ise "Allah'ın isteği üzerine" demektir. Ve unuturuz ki, haram olan alınteri olmadan kazanılan paradır ve biz dini ve hayatı anlamak adına yaptığımız saçma betimlemelerle bunu sadece hırsıza yorarız...

Komşudan ödünç alıp öğrendiğimiz din ile, varlığını, konu komşunun, sokaktaki adamın anlatması ile anladığımız bir tanrı ile bizi Allah rızası için gün gelir boğazlarlar...

Diyeceğim o ki, bari bırakın hakkıyla para kazanan şu insanlar rahat etsinler...

29 Temmuz 2009

Geçersiz Pasaport

Temmuz 29, 2009
5682 sayılı Pasaport Kanunu'nu bilmeyenler olabilir. Yurtdışına çıkmayanlar için normal bir durum. Benim değinmek istediğim nokta ise şu:

"(Harca ilişkin hükümler mülga: 25/2/1952 - 5887/126 - e md.)
Seyahatleri Türkiye için kültürel, ticari veya sosyal bir menfaat temin edecek mahiyette bulunduğu sabit olanlarla Milli Eğitim Bakanlığının müsaadesiyle ilmi tetkiklerde bulunmak veya yabancı memleketlerde yapılacak spor teması ve müsabakalarına iştirak etmek üzere kafile halinde gezi yapacak öğretmen, öğrenci ve sporculara verilecek pasaportlar hiçbir harca tabi değildir."

İşte kanunun bu maddesi öğrencilere harçsız pasaport verilmesini sağlamakta.

Fakat ben Pasaport kanunundan değil "Geçersiz Pasaport" kanunundan bahsetmek istiyorum.

2009 yılına kadar pasaport almak veya mevcut pasaportunuzu uzatmak istediğinizde, okuldan aldığınız belge ile direk emniyete gitmek suretiyle pasaportunuzu uzatabiliyordunuz. 2009 yılından itibaren bütçe hesaplarını karıştırmamak için öğrencileri öncelikle defterdarlığa yönlendirmeye başladılar.

Emniyette tüm işleri hallederken bir sorun mevcut değildi çünkü pasaport bölümünde görev yapan kişiler işin ehli olmuş durumda idiler. Gelin görün ki bu iş defterdarlığa aktarıldıktan sonra, işi bilmeyen insanlar işin başına getirildiği için defterdarlık kendi içerisinde uygulamalar getirdi. Fazla uzatmadan yapılanı anlatayım:

Temmuz ayı başında mevcut pasaportumu, 5-17 Ekim 209 tarihlerinde Güney Kore'de bulunacağım için, uzatmak üzere Kayseri Kaleönü Vergi Dairesi'ne gittim. En üst kata çıkıp harç belgemi alıp emniyete gidip pasaportumu uzatacaktım.

Pasaportum henüz o tarihte 19 Şubat 2010'a kadar gerçerli idi. Lakin Türkiye'den vize istemeyen ülkeler "ülkeden çıkış tarihinden itibaren en az 6 ay geçerli pasaport" istediği için bu süre benim için yeterli değildi. Yani en az 18 Nisan 2010'a kadar geçerli pasaporta sahip olmam gerekiyordu.

Yukarıya çıktığımda görevli kadından duyduğum cümle beni yeteri kadar şaşırttı: "hmm.. 12 günlükmüş, yani 6 ay uzatma veriyoruz." Pasaportu süresi bitiminden itibaren 6 ay uzatmalarında süre yoktu ama görevli kesinlikle ileri bir tarihten itibaren uzatma yapılamayacağını söyleyince problem burada başladı (Normalde bitiminden itibaren uzatma yapılır, bu da apayrı bir sorun). Çünkü o günden itibaren 6 ay uzatmaları pasaportumu 7 Ocak 2010'a kadar uzatmaları demekti. Ne kadar komik değil mi? Ben zaten 19 Şubat'a kadar süresi olduğunu söyleyince de uzatamayacaklarını söylediler.

Eskiden emniyette yapılan işlem şu idi: Memur belgedeki dönüş tarihinize bakar, dönüş tarihinizin üstüne, gidilecek ülkeye göre, 3 ay, 6 ay veya 1 yıl ekler pasaportunuzu verirdi.

Daha sonra durumu anlatıp madem bugünden itibaren uzatacaklar o halde 6 ay değil 1 yıl uzatmaları gerektiğini söyledim cevap şu oldu: "Hayır, kesinlikle! Biz orada kalış süresine göre verebiliyoruz. Kişi 6 aydan az bir süre kalacaksa 6 ay, 6 ay ile 1 yıl arasında kalacaksa 1 yıl, 1 yıldan uzun ise kalış süresi kadar pasaport verebiliriz."

Bu şu demek: Siz Almanya'da 5 ay süre ile bir projeye gideceksiniz ve harçsız pasasport için başvuru yaptınız ve 1 Ocak 2010'da gideceksiniz. Defterdarlık size 6 aylık pasaport düzenleyebilir. 31 Aralık'ta pasaportunuzu alsanız ve aynı gün vize başvurusu yapsanız bu Almanya'nın size, pasaportunuzun yeteri kadar geçerli olmadığı gerekçesi ile vize vermemesi anlamına gelir.

Fazla uzatmak istemiyorum. Defterdarlıklarda bugünlerde çok sayıda geçersiz öğrenci pasaportu düzenlenmekte ve bu, gidilen vize istemeyen bir ülke ise ilk defa yurtdışına çıkan bir öğrencinin gittiği ülkenin sınır kapısında mağdur olması anlamına gelmektedir.

Son bir yıldır şunu çok iyi tecrübe ettim: Türkiye'de gerçek sorunları kimse görmez. Basit şeyler sorunmuş gibi gösterilir ve meclise yerleştirilmiş bir kaç adet kuklanın orta oyununu izleyen milletimiz çok güzel uyutulur.

Ben pasaportumu allem edip, kallem edip aldım. Ama sorun hâlâ devam etmekte ve biz görmedikçe de devam edecek...

Bir zamanlar bir haber sunucusunun da dediği gibi: "Her nerede uyuyor ve uyutuluyorsanız!"...

08 Temmuz 2009

Sites Google

Temmuz 08, 2009
Çalışmaya çalışıyorum e be insanlar! İşimiz gücümüz var bizim burada. Her neyi, ne için, hangi hükümle kapatmaya çalıştınız bilmiyorum ama kaç kişinin çalışmasına engel olduğunuzu biliyor musunuz acaba? Başınıza internet kadar taş düşsün... (linux istiyorum, acilen linux istiyorum...)

03 Temmuz 2009

DUR!

Temmuz 03, 2009
Dur demiş ve durmuşuz! Evet, birisi bize dur demiş ve biz durmuşuz, milletçe durmuşuz! Birisinin bize hadi artık git demesini bekliyoruz. Bize öyleymiş gibi gösterileni üstün görmeye alışmışız. Bakmayın çok ama çok basit bir sorundan bahsedeceğim ben burada ama varın da en ufak sorunlarda bile böyleysek daha büyüklerinde neler oluyordur siz çıkarın.

Duruyoruz, okulda, sokakta, pazarda, çarşıda.. Her yerde! Mesela yaya geçidinde! Duruyoruz öylece çünkü arabaların durmasını bekliyoruz, yolunsa bize ait olduğunun farkında değiliz. Örnekleme için çok saçma bir konuda olabilirim lakin vatandaş olarak ülkenin de bize ait olduğunun farkında değiliz ki yaya halimizle YAYA geçidinin bize ait olduğunun farkında olalım...

Bazılarımız için arabanın durması bile anlamsız geliyor. Araba ya bu, niye duruyor ki? Çünkü bu 'bazılarımız' yol tamamen boşalsın diye bekliyor.

Değişir miyiz diye düşünmüyor değilim. Ama bana değişiriz gibi gelmiyor. Bırakın yaya geçidinde araçların durmasını, yaya geçitlerinden geçen yayaların üstüne aracını sürecek kadar küstah insanlar oldukça, biz bir adım ileriye gidemeyiz.

Dediğim gibi birileri bize dur demiş zamanla ve birimiz de çıkıp "biz niye duruyoruz ya" demiyor. Bu gidişle demeyeceğiz de... Sadece trafikte değil, hayatın her noktasında, her konusunda...

"Piç miyiz yahu biz!"

Temmuz 03, 2009
8 sene önce lisedeki tarih hocamız aynen bu ifadelerle anlattı durumu. Konu'nun benzerine NTV Tarih Temmuz sayısında da rastlayınca yazmak istedim.

Konu: Resmî Nikah.

Bize henüz ilkokulda Atatürk ilke ve inkılaplarını işlerken de bize öğretildiği üzere Atatürk "Resmî Nikah" sistemini getirdi.

Aslında bu iş bize öğretilen ya da medyanın bize yansıttığı gibi değil. İşte aynen tarih hocam Fahri Akça'nın söylediği gibi: "Açın televizyonları, gazeteleri okuyun her yerde 'Atatürk resmî nikah sistemini getirdi' der. Peki piç miyiz biz yahu, Osmanlılarda anamız babamız belli değil miydi, kaydı tutulmuyor muydu? Tabi ki de tutuluyordu."

Evet Osmanlı'da kadılar, kadıların olmadığı köy ve kasabalarda imamlar nikah kıyardı. Fakat kesinlikle ve kesinlikle bu evlilikler için "izinnâme" adı verilen bir belge tutuluyor ve bu belge arşivlerde saklanıyordu. Kimse de öyle "Boş ol!" deyince çat diye boşanmıyordu.

Dolayısı ile aslında Atatürk Nikah usulünü değiştirdi, resmî nikah sistemi getirilmedi zira kıyılan nikah her daim resmî idi.

02 Temmuz 2009

BitmeyENler

Temmuz 02, 2009
Bundan 15 yıl kadar önce idi. İlkokul arkadaşlarımızla ders boşluğunda konuşup tartıştığımız bir konu vardı: Demokrasi Meydanı Gençlik Merkezi.

DMGM günümüzdeki park ve/veya forum benzeri alışveriş merkezlerinden birisi olacak şekilde Kasım 1993 yılında inşaya başlandı. O yıllar bizim için çok heyecan verici idi bu. Çünkü DMGM'de açılacak olan mağazalar ve sinemalar konusunda heyecanlıydık. Mc Donald's açılması, cep sinemaları açılması bizim için muhteşem şeylerdi...

1,5 yıl kadar önce İlkokul arkadaşları olarak bir araya geldik ve konuştuğumuz konu 15 yılın ardından aynı idi: DMGM'nin yapılacağı yere Forum Çamlık yapılacaktı ve oradaki açılan mağazalar konuşulmaktaydı. Denizli'deki olaylı Mc Donald's serüvenlerinden sonra (Denizli Mc Donald's 2001 yılının sonunda küçülme politikası kapsamında mahkeme kararı ile kapatıldı. Mağaza sahibi Mc Donald's'a açtığı karşı davayı kazanınca mağaza tekrar açıldı. Karşılıklı davaların sonunda Mc Donald's'ın kapatılmamasına kesin olarak hüküm getirildi. Ne talih ki, mağaza sahibi 2004 yılı başlarında evinde gaz zehirlenmesi sonucu ölmüş olarak bulundu) yeni bir Mc Donald's'ın açılacak olması büyük sürprizdi.

Asıl konuya dönelim, okurken dikkatinizi aradan geçen 15 yılın çektiini düşünüyorum. Evet, DMGM inşaatı yıllar sürecinde asla tamamlanamadı ve 2007 yılında yıkılarak MallTURK firmasına devredildi ve 2008 yılında Forum Çamlık Alışveriş ve Yaşam Merkezi açıldı.

Biraz uzun bir girişti lakin bahsetmek istediğim Türkiye'nin bitmeyENleri ya da bitemeyENleri...

Bugün Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi'ne uğramamla şok olmam bir oldu. Gevher Nesibe Hastanesi 1. Gıyaseddin Keyhüsrev'in, kardeşi Gevher Nesibe'nin vasiyeti üzerine 1204 yılında yaptırdığı dünyanın ilk uygulamalı tıp akademisidir, günümüzde ise Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır yada kullanılamamaktadır. Çünkü müze 2004 yılından beri onarım'da. Peki 800 yıllık bir tarihi abidenin içinde ne denli bir çalışma yapılır ki 5 yıl boyunca devam eder? Kafa kurcalayıcı...

1990 yılında Denizli'de yapımına başlanan ve Uzay Çatı adı verilen mimari yapının ilk defa uygulanacağı kongre merkezi inşaatı 2007 yılında yıkılarak yerine Recep Yazıcıoğlu parkı yapıldı.

Kayseri'de 2005 yılında başlayan tramvay çalışması Seçimler öncesi tamamlanmış gibi gösterilip seçim malzemesi yapılsa da henüz tamamlanmadı. Proje başladığında her şeyin 24 ayda tamamen biteceği söylenmişti.

Pamukkale Ekspresi güzergâhında başlanan yol düzeltme çalışması 1 yılı aşkın süredir tamamlanamadı.

Denizli Merkez'de (merkezden kastım tam göbeği, taksim The Marmara gibi bir yere) 1996 yılında 6 katlı bir bina inşa edilmeye başlandı. Bina'nın kısa sürede kaba inşaatı tamamlandı. Hâlen Kaba inşaat halindeki bina Denizli Çınar meydanında bulunmakta, belediyenin tüm girişimlerine rağmen altındaki dükkan sahipleri tarafından satın alınmış olan bina yıkılamadı. Binanın "İşletilemez" olduğuna dair rapor bulunmakta.

Marmaray...

Hızlı tren projesi (kağıt üstünde 12 yıl önce başlayan ve Erzurum'dan İstanbul'a, Antalya'dan İzmir'e, Denizli'den Eskişehir'e kadar uzunca bir hattı kapsayan proje).

Keçiören Metrosu...

Bu liste uzar gider, hepinizin ekleyeceği bir şeyler, bir proje vardır. Her şeyi düşününce gözün önüne büyük resmi koymak lazım: Türkiye tüm bu bitmeyenlerin arasında neresinde? Atatürk'ün başarılı bir şekilde başladığı, 10 yılda inanılmaz hızlı ilerleyen Türkiye.... İşte henüz bitmeyEN bu olsa gerek.

25 Haziran 2009

Trafik Kurallarına Uyalım, Uymayanları Dövelim!

Haziran 25, 2009
Abartmıyorum, ciddiyim. Uymayanları dövelim. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!" demiş atalarımız lakin bu söz günümüz için eksik kalmış. Şöyle olmalı günümüz versiyonu: "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!"

Bu sözü de trafik kurallarını zerre kale almayan insanlara atfediyorum. İşte uymayanları dövelim dememin sebebi de budur, döversek hadi yırtarlar, yok sözle yetinmezlerse ya sakat kalırlar ya da kabristanı boylarlar.

Mesela, bize ilkokuldan beri öğretilen çok temel bir trafik kuralı: Trafikte park eden veya duraklayan araçların önünden veya arkasından yola çıkmayınız.

Ne gereksiz bir kural değil mi? Çünkü o istikamette gelen bir araba, kamyon vs. motorlu bir taşıt ise bir nebze sorun yok. Lakin gelen bir bisikletli ise sonuç nice olabilir? En kötü ve olası sonucu söyleyeyim: Bisiklet sürücüsü ve yaya hayatını kaybedebilir. Peki bu durumda ortalama hızı 15 kmh olan bisiklet sürücüsü mü suçludur yoksa yaya mı?

Hem bu kurala uymayıp hem de bangır bangır bağıran dengesiz insanlara göre yaya sonuna kadar haklıdır. Bisikletlerin trafikte işi ne ki zaten, değil mi?

İkinci bir kural daha: Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakınız.

Çok gereksiz değil mi bu da? Ne gerek var şehir trafiğinde zırt pırt kafayı çevirmeye. Yakınlarda araba sesi varsa bak, yoksa zaten ne olabilir ki? Alt tarafı yapacağınız ani bir atılımla çok kötü bir kazaya sebebiyet verebilirsiniz. Ama önemli değil. Nasıl olsa suçlu olan bisiklet sürücüsü... Ya kardeşim ne işi var bu bisikletlerin trafikte??? Bisiklet denen aleti neden yapıyorlar zaten onu bile anlamış değilim. Bizde de mal gibi iki tane var, ne işe yarıyorsa artık...

Sözü fazla uzatmaya gerek yok efenim özetle; "Nush ile uslanmayalı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir, kötekten anlamayanın yolu kefendir!". Yani ne yapıyoruz, trafik kurallarına uyuyoruz, uymayanları da dövüyoruz!

Scientology

Haziran 25, 2009
Kaç gündür gerek Universe Today'de, gerekse Wunderground'da sürekli Scientology reklamları dönmekte. En azından bana sürekli Scientology reklamları denk gelmekte. İşin açığı çok fazla bilmiyorum Scientology nedir ne değildir lakin Nip/Tuck'ta izlediğim kadarı ile az buçuk bilgim var, eğer o da doğru ise...

Benim dikkatimi çeken bir iki şey oldu bu scientology reklamı ve web sitesi ile ilgili... Reklamda bulutlu bir gökyüzü gösteriliyor ve ekranda kocaman LOVE yazıyor. Sonra şimşekler çakıyor birden ve HATE yazıyor. En son gelen "What is the answer?" yazısından sonra ise bulutların arasında 'ahşap' bir kapı beliriyor ve bu kapı aralandıkça 'yeşillikler içinde' bir ortamdan 'nur' yayılıyor her yere ve en sonunda "scientology" yazıyor. Şimdi burada bu ahşap kapı, yeşillikler ve kapının ardından yayılan nur benim kafamı karıştırdı. Karıştırdı demek doğru olmaz lakin benim bir yerden gözüm ısırıyor bu sahneleri.

Dikkatimi çeken 2. şey ise Scientology web sayfasınındaki favicon'un (adres çubuğu yanındaki minik logo) bir haç işareti olması... E, buna daha fazla açıklama yapmayayım artık.

Biraz garip geldi bunlar bana... Hani Scientolog bir okur varsa sonra yanlış anlaşılmasın durum, benim ki naçizane sorular işte.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim. "Ben arada derede kaldım, tutacak bir kulp arıyorum, neye inanacağımı bilemedim" diyenler varsa, Scientology falan uğraşmayın. Ben size Dudeism'i öneriyorum.

Dudeism iyidir, hoştur, kafadır!! Hem Scientology gibi şeylerde olduğu gibi dinin piri olmanıza hiç de gerek yok, bir form doldurduğunuz anda Dudeist Papazı olabiliyorsunuz. Sertifika bile hazırlıyorlar...

Mesela Hristiyanlıkta yok "Son Akşam Yemeği" imiş, Yok Da Vinci'in sırları, şifreleri kodları imiş bir sürü alttan alta şeyler var ya, Dudeism'de onlar da yok. Dude Vinci var, hem öyle şifresi, kodu, modu da yok...

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts