hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Haziran 2011

Peri Fırtınası - 2. Bölüm

Haziran 06, 2011
Hayal bile değildi uçmak...

Adının Murat olduğunu sonradan öğrendiğimiz kızıl güvenlik görevlisi, bizim odasında ne işimiz olduğunu sorduğunda... Bir süre evelemeden gevelemeden sonra, dürüstlüğü seçip, kaçacağımızı itiraf ettik. Güldü Murat... Epey bir güldü... "Siz buradan nasıl kaçacağınızı zannediyorsunuz" demesi ile anlattı tüm hikayesini...

Murat burada çalışan bir çok kişinin koşullardan rahatsız olduğunu ancak isteseler bile işi bırakamadıklarını, geçmişteki bir çok firar'ın başarısız ya da sonunun kötü olduğundan bahsetti.

- Siz,... dedi ...yine şanslısınız. Lazımsınız çünkü bunlara.

Bunun üzerine uzun uzun konuştuk. Bizi kullanacaklarını biliyorduk elbette ama daha gelecek insanların olduğunu bilmiyorduk. Biz sadece ilk iki idik. Diğerleri geldikçe Murat'ın odasını toplanmak için kullandık. Artık plan kesindi ve Murat da içindeydi...

Bir kaç güne hocam tekrar geldi, artık hocam demek tiksindiriyor ya... Fakat farkettiğim önemli bir şey oldu. Zira hocam sadece bir anlaşma ortağı da değildi. Benimle konuşurken yüzüme bile bakmadı bu sefer. Lanet ettim kendisine ve yaptıklarına... 

 - Hiçbir şey yaptıramayacaksınız bana ve diğerlerine, bunu bir kere aklınıza sokun artık!!!
 - Aziz... Aziz! Keşke her şey senin benim isteğimle olsaydı... Ama yapacaksınız, daha durun hele, daha durun...

Bu konuşmanın üzerine arkadaşım ile Murat'ın odasına gittik... Artık harekete geçmek gerekli idi. Uzun konuşmaların ardından, Murat'ın odasına saklanmaya karar verdik, hep beraber, 8 kişi. Başlangıcı biraz zor bir plandı bu zira, kaçmış süsü vererek bir kaç günü Murat'ın odasında geçirecektik. Daha sonra zayıflayan güvenlikten faydalanıp, gerçek firarı gerçekleştirecektik. 

Kafama takılan yakında bir yerleşim birimi olmamasıydı. "Peki nasıl ulaşacağız bir yerlere" dediğimde Murat'a, yakında bir dağ evi olduğunu ve yamacın ters tarafında olduğu için buradan görünmediğini, orada bir yardım ateşi yakıp bekleyeceğimizi söyledi...

3 gün sonrası olağan bir kutlama günü idi orada. Büyük bir aile burada ikamet eden. Aile mafya işlerinden bağımsız yaşıyor. Adları temiz yani anlayacağınız. Eğlence erken başlasa da, kutlama yemeğinin yeneceği sırada hafiften başlayan rüzgar, bir anda güçleniyor yağmurla beraber...

O zaman ilk defa duydum ne olduğunu Peri Fırtınası'nın... Anons yapılıyor aile üyelerinden biri tarafından: "Sevgili dostlar, aldığımız rapora göre, Peri Fırtınası bu sene beklenenden erken geldi. Sizden isteğimiz evde kalmanız ve odalarınızdan dışarı adım atmamanız. Can sağlığınızı düşünüyorsanız, bu duyuruyu lütfen dikkate alınız!"

Murat, Peri Fırtınası'nın inaılmaz bir fırtına olduğunu söyledi. Fırtına çok kuvvetli olmasa da, yeri gerçek anlamda yerinden oynatan bir fırtına idi... ve Murat ekledi: "İşte bizim için fırsat budur!"

Fırtına'nın tüm elektrik sistemini alt üst etmesi ile birlikte fırladık dışarı hep beraber ve ilerlerken birden büyük bir sarsıntı ile yarıldı yer... Tepenin ortasında kocaman bir çatlak oluştu. Tam o çatlağa doğru bakarken, göklere yükselmeye başladık!!! Fırtına kara parçasını havalandırmıştı, üzerinde bulunduğumuz... ve yükseldik... Koca kara parçası uçuyordu adeta... Ancak kısa bir süre sonra alçalmaya başladık. Fakat yükseldiğimizden çok alçalıyorduk. Uzun bir süre geçtikten sonra, tam da planladığımız dağın yamacına çakıldık...

Etrafa bakmamla beraber yaşadığım şok bir ayrı olsa da Murat aldırmadan, küçük bir yokuştan aşağı inerek yakmak için bir balya aramaya gitti... Mimarisi hiç de hoş olmayan, farklı bir yere düşmüştük biz... Bu dağ evi hiç rahat vermiyordu zira, Murat'ın yaktığı turuncu saman balyası da...

 - Murat! Nerede olduğumuzun farkında mısın? Burası hiç bir dağ evine benzemiyor!!
 - Farkındayım, ama kaybedecek vaktimiz yok, nihayetinde dağın yamacında hala bir dağ evi...
 - Yukarıda birileri var? Onlardan yardım isteyelim... dedim tam o anda, yukarıda farkettiğim iki insanı görür görmez.

Genişçe yokuşu çıktıktan sonra tam yardım isteyecektik ki, gördüğümüz görüntü kaçmamızı gerektiriyordu, zira oradakiler, insan değil, uzun kafalı, kırmızı gözlü yaratıklardı... Diğerlerinin yanına koştuk direk ve oradan kısa bir yürüşüyün ardından tamamı Roma tarzında, taşlardan yapılmış bir şehre girdik. Lakin her yer, o garip insanlardan doluydu. Kör olduklarını o ara farkettik.

Şehrin içinde koşarken birden bir labirent'e girdik... Nereye gideceğiz, derken labirentin içinde karşımıza, yanımızdaki 4 kızın babaları olduğunu iddia eden, neredeyse aynı takım elbiseyi giyinmiş ellerinde şemsiye 4 adam çıktı... 

"Oh şükür, bulduk kızlarımızı!!!" diyerekten bize doğru yaklaşırlarken durdurduk onları ve kızlara döndük: "Bunlar babalarınız mı sizin?"

Biri cevap verdi:
 - Evet, ama babam ne böyle giyinir ne de konuşur. Ben hiç hoşlanmadım bu durumdan...

Bunun üzerine adamları başımızdan savıp devam ettik labirente ve bir şehre çıktık yine... Soğuk, donuk, karanlık ama kalabalık bir şehre... Sağa sola bakınırken, tabelalarda, reklamlarda yazan Kril alfabesini farkettik. Tam kril alfabesinden dolayı herhalde Rusya'da bir yerde olsak diyecektim ki, yazanlar Türkçe idi!

O an neye uğradığımızı şaşırarak devam ettik ve ilk karşılaştığımız iki kıza sorduk: "Neler oluyor, neredeyiz biz?"

Kızlar şaşkın şakın birbirine bakıp:
 - Eski Türkçe? Eski Türkçe mi konuştu bunlar? dediler... Kzıların konuştuklarını az buçuk anladık...
 - Niye kril alfabesi kullanıyorsunuz?
 - Kril alfabesi ne demek ya? Başka alfabe var sanki... Bin yıllardır bu alfabeyi kullanıyoruz...
 - Bin yıllar?
 - Dalga mı geçiyorsunuz bizimle?
 - Afedersiniz ama hangi yıldayız biz!
 - 27152!!!



Hayır, hayır, hayır! 27152? Nasıl yani....Bir an her şey değişti, çevreye bakışımız, algımız... Peki neden süper modern bir şehirden öte '80 Yugoslavya'sı tadı veriyordu heryer?

Kızlar devriye polislerini aradılar derhal. Polis geldi, gecikmeden. Kırmızı ilginç bir kıyafet giyiyorlardı. Bizi anlamakta zorluk çektikten sonra damgamızı göstermemizi istediler bizden. Damga?? Bir süre birbirimizi anlamaya çalıştıktan sonra, Murat cebinden kimliğini çıkardı ve bunun üzerine gerçekleşen uzun telsiz görüşmelerinden sonra, tutuklanarak bir polis trenine bindirildik. Şehrin tramway hattında dolaşan bir polis treni.

Murat'ı yanıma oturttum trende... 25 bin yıl. Yüzyıl değil, bin yıl değil, 25 bin yıl geleceğe gitmek!!? Tam o esnada arkamdan kulağıma fısıldadı birisi: "Ne hissettiğinizi ben çok iyi biliyorum, evet 25 bin yıl!!!"....

O fısıltıyla birlikte odamda buldum kendimi. Sağıma soluma bakındım. Omzumda inanılmaz bir ağrı vardı... Bir iki saniyeden sonra farkettim uyandığımı...

Uyuyakalmak kötü... Hele ki ters bir şekilde, omzun üstüne yatarak. O değil de, hâlâ acıyor omzum...



Peri Fırtınası - 1. Bölüm

Haziran 06, 2011
Hayal bile değildi zaman yolculuğu...

Ama her şey, hocam ve 2 arakdaşımla beraber o ıssız tepeye gitmemizle başladı... Uzaktan bile hoşuma gitmemişti görüntüsü. 


Arabadan indiğimizde bir grup insan karşıladı bizi. Çok yüksek güvenlik önlemleri altında korunan böyle bir yerde bizim ne işimiz vardı hiç bilimiyorum. "Her şey hazır mı hocam?" dedi adamlardan birisi. "Planlandığı gibi..." cevabını verdikten sonra hocam, içeriye buyur ettiler bizi.

Önce ben geçtim dar kapıdan ve onu takip eden dar ama kısa merdivenlerden. Yarım kat yukarıdaki salonda beyaz kazaklı, saçı at kuyruğu bir kız dışında 5 adam vardı, hepsi takım elbiseler içinde.

Sonradan bir kişi daha geldi ki içeri, ben o anda ne olup bittiğini hızlı bir şekilde anlamam gerektiğini farkettim. Uzun süredir aranılan meşhur bir suçluydu bu adam. Mafya'nın allahı... Oturdu yavaşça, son kalan, boş, siyah deri koltuğa ve bana döndü: "Hoş geldiniz Aziz bey..."

Bir an nevrim döndü! Ben hocamın ve arkadaşlarımın da içeriye geçeceği düşüncesi içersindeydim ve hatta beklemekteydim o ana kadar lakin, onlar anlaşma karşılığı beni getirmişti bu adama. Bir yandan bu adamın beni ne yapacağını düşünürken, o yine konuşmaya başladı, yanındaki çekmeceden şırınga tabancasını çıkarırken:

 - Buralarda işler pek öyle beklendiği gibi gitmiyor bu aralar, her şey pek yolunda değil. Tabi ki, bunların da belli başlı sorumluları var...

Tüm bunları söylerken  bir doz ilacı doldurdu tabancaya, yine yavaşça ve yanımdaki Fehmi Bey'e seslendi, arkanızdaki kutuyu bana uzatır mısınız diye...  Fehmi Bey'in ise arkasına dönmesiyle, o koca bir doz zehirli ilacı boynundan yemesi bir oldu ve koltuktan düşerek can verdi gözümüzün önünde... Hemen ardından küçük kıza doğru çevirdi silahı adam ve küçük kız bir anda eğilerek;


 - Dede yaaa!..... Yapma şöyle....
 - Bu veledi de vuracağım bir gün ya, kıyamıyorum işte... Lafı uzatmadan, siz şimdi odanıza geçin Aziz Bey... dedi silahı bana doğrulturken ve ekledi... ...ve sorumsuzların başına ne geldiğini unutmayalım!


Herkes odayı terketti ve ben fırsatını bulup, kapıdan çıkıp, şansıma kaçtım oradan... Ama nasıl bir kaçış!

Şehre döndüm... Çok sevdiğim -ve hoşlandığım- bir arkadaşımla karşılaştığımızda o da arandığını anlattı aynı adamlar tarafından ve benzer bir hikaye gelmişti başına. O sırada tam telefona sarılacaktım ki, benim peşimde olabilirler lütfen gidelim demesiyle kendimizi bir ara sokakta koşarken bulduk... Viyana'nın o dar ve güzel sokağından ele ele koşarken sevdiğim kız ile, bir şeyden kaçmıyor olmayı yeğlerdim, ama...

Maalesef geri götürüldük. Bir de üzerine güveliğin artırılmış olması sürprizi eklendi... Fakat yine de durmak akıl kârı değildi, arkadaşımı ikna ettim kaçmak için ancak başarılı bir girişim olmadı. En azından kafaladğımız bir güvenlik görevlisinin odasında saklanıyorduk artık, Peri Fırtınası'na kadar...

...





(Resimler: Lupum SinguraticumCarola Angulo)

09 Kasım 2007

Şahin Tepesi

Kasım 09, 2007
Bu şahini hatırlıyordu, hem de çok iyi. Kuşları ayırt edip daha önce gördüğünüz bir kuşu tanıyor olmak çok saçma gelebilir. Ama bu şahini hatırlıyordu. Aynı gözler aynı yer. Tek fark vardı arada: Şahinin bakışlarındaki hüznü görüyordu bu sefer. Mesut için zor böyle durumları kaldırabilmek, gözyaşlarına boğuldu yine, eski bir dost olarak gördüğü o şahin'in de ağladığını düşünerek...

Hemen yanı başındaki güzel çiçeği koparıp Şengül'e uzattı. Yüzündeki mutluluğu görecek olmanın güzelliğinde...
- Çiçekler, sevgiliye adanacaklarsa eğer hiç pişman olmazlarmış kurban olmaktan....
- ....Hep seveceğim seni, sonsuzluğa.
Şengül'ün güzel sözlerinin üzerine günü daha güzel kılmak adına ayrıldılar, Şahin Tepesine doğru...

Mesut, her zamanki işiyle uğraşıyordu Şengül'ü ilk gördüğünde... Daldı gitti yine o günlere. Çiçeklerle dolu bahçesinde birbirinden güzel çiçekleriyle başbaşaydı. Sonra Şengül çıkageldi birden. O an için kim olduğunu bilse bir önemi kalmazdı ya, Şengül'e istediği ağaçları ve çiçekleri verdi, onların bakımından bahsetti ve uğurladı müşterisini; en sıra dışı müşterisini.

Bir iki hafta sonra yine aynı müşteri çıkageldi. Ağaçların bakımı ile ilgili minik bir rica ile... Kırmayıp, Şengül'ün evine misafir olmuş oldu, bir vesile. Nereden akıllarına gelirdi ki her ikisininde, gelecek. Ve her ikisi de birbirinden habersiz, masumca... Mesut ağaç işlerini bitirdikten sonra teşekkür etmek adına çay ikram etti Şengül, çayla beraber doyumu olmayan bir muhabbet... Yalnız bu öyle basit bir muhabbet değildi. Mesut çay ve muhabbet için teşekkürlerini sunup ayrıldıktan sonra çok daha iyi anladı içine işleyen bu muhabbeti. Yağmur yağdığında içinize işleyen yağmurun sizi ilk anda ürpertmesi gibi adeta... Etrafını saran ve ürperten bir şey vardı Mesut'un...Ve sanki Şengül'ü tekrar göreceği hissi.

Şengül aynı gerekçeyle tekrar geldiğinde, her şey daha farklıydı. Gözlerin birbirlerine anlattıkları aşikar. Mesut bu sefer giderken yanında çiçeklerden seçme bir demet aldı ve o gün anlattı Şengül'e Çiçeklerin, sevgiliye adanacaklarsa kurban olmaktan pişman olmadıklarını...

Sıyrıldı düşüncelerinden döndü bir kez daha yanındaki güzele baktı... Şahin Tepesi yaşadığınız koca şehri ayaklarınızın altına aldığınız bir yerdir. Adeta o şehirdeki sıkıntınızı, derdinizi, sorunlarınızı da ayaklarınızın altına alırsınız. Bu yüzden garip bir mutluluk hissi hakimdir orada. Soluduğunuz havada bile hissedersiniz bu duyguyu. İsminde olduğu üzre, tepeye adını veren şahinler. Şahinlerin nasıl kuşlar olduğu bir yana, orada bir şahin'e rastlamak bir mutluluk timsali, güzel şans ve umut demektir insanlar için. Şahin aniden gelir önünüze konar siz ne olduğunu anlayamadan. Sanki sizin içinizi okuyup, paylaştıklarınızı paylaşıyormuşçasına... Şahin Tepesine ilk gelişlerinde başlarına gelen tam olarak buydu işte. Yüzlerindeki milyonlarla çarpılan tebessümle birlikte bir birbirlerine, bir şahine bakıyorlardı... Ve şahin'in gözünde de vardı aynı mutluluk....


......işte bu kesinlikle aynı şahindi. Yanılmıyordu Mesut. Erken ayrıldı buraya gelmeden önce bulunduğu mezarlıktan, dayanamadı koştu buraya geldi, belki daha imam telkini bile bitirmemişti. Kollarını birbirine kavuşturup karnına bastırdı ancak yine de engel olamadı içindeki acıya, tam da karnının ortasında düğümlenen... Son bakışını hatırladı, sevdiğinin gül yüzüne... Daha fazla tutamadı kendisini ve hıçkırıklara boğuldu... Kendini toparladığı bir anda yanı başındaki güzel çiçeği kopardı. Şahin'e baktı uzun uzun elindeki çiçekle, çiçeği şahin'in hemen önüne bıraktı ve kalktı.. Daha bir adım atmadı ki Şahin de gitti.. Pençelerindeki çiçekle, Mesut'un bir sevgiyi toprağa verdiği mezarlığa doğru... Şahinin arkasından bakakaldı uzun uzun... Bir fısıltı duydu kulaklarında ve yine gözyaşlarına boğuldu: "Hala seviyorum seni, sonsuzluğa......"

Ne İzliyorum?

StZiza

En Son Yazılar

randomposts